24 Aralık 2011 Cumartesi

"Yokum" Diyorum

Babaannemin evinde maaile toplanmışız. Küçükler yere, büyükler koltuklara, ergenler ise sandalyelere oturmuş, çıt çıkarmadan pür dikkat ekrana bakıyoruz. Birazdan Doğu Anadolu Bölgesi'nin puanları açıklanacak. Tan Sağtürk ve yanındaki her yarışmadan ekmek yiyen "hakem adam" yavaş yavaş, tane tane konuşarak heyecanımızı körüklüyor, biz de azdan çoğa doğru okuduğu puanlarda tuttuğumuz yarışmacının adı hemen çıkmasın diye dua ediyoruz. "Ve sonuncu olarak, 10 puan... Melih'e gidiyor ve Melih liderliğe yükseliyor" lafıyla 60 milyon (o zamanlar 60'tık) rahat bir oh çekip arkasına yaslanıyor.



Televizyondaki yarışmaların hayatımızda bu kadar büyük yer kaplamaya başlaması BBG zamanlarına tekabül ediyor sanırım. Ondan önce Riziko, Şans Kapıyı Çalınca, 1 Kelime 1 İşlem gibi zararsız, eğlenceli, bilgilendiren yarışmalar vardı. Sonrasında ise BBG, Gelinim Olur Musun, Popstar patlak verdi. İlk başta her şey güzeldi, BBG'deki Melih ve Eray'ın tartışmalarını büyük zevkle izler, Tarık'ın "Of Deli Gönül"ünü bayılarak söylerdik. Sinem ile Ata'nın aşkı, Semra kaynana adlı cazgır kadının bağırıp çağırmaları bizim için büyük bir merak unsuruydu. Popstar'da her hafta kim ne söyleyecek, jüri ne diyecek diye reklamlarda bile çişe gitmezdik neredeyse. Jüri, ah o jüri ilk kez orada karşımıza çıktı zaten.

Yarışmaların sezon sayısı arttıkça işin iyice suyu çıkmaya, bu yarışmalarda yarışan insanlar 2 sezon sonra unutulunca kafalarında bardak kırmaya, 3. sınıf gazetelerde köşe yazmaya, hiç satmayan albümler yapmaya başladılar. Bu yarışmaların aslında insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını Semra Kaynana'nın oğlu Ata'nın vefat haberiyle anladım ilk kez. Bir yıllık şöhret olup sonra unutulmayı mı kaldıramadı, ne oldu bilemem ama öyle veya böyle o çocuk genç yaşta doğal olmayan bir sebepten öldü. Arkasından yapımcılar annesini televizyona çıkarmaya devam ettiler, Dest-i İzdivaç sunucusu bile yaptılar. Kadın artık gibi çığırtkan değil, çok hüzünlü bir ses tonuyla konuşuyor, lafları artık iğneleyici değil, yumuşak. Kadın çok sevdiği oğlunun ölümüyle bambaşka bir insan olmuş belli ki, ama rating avcıları yine de onu bir şekilde ekrana çıkartıp, eski geliniyle yüz yüze getirebiliyor. Şu videoda bu şarlatanlığı da izleyebilirsiniz. Hele en son sahnede bir şarkı söylüyorlar ki, bence içler acısı.



Bugün televizyonda Bugün Ne Giysem denen yarışmayı izliyordum. Styling yaptığını söyleyen bir kız 3 bin liralık tasarım elbisesiyle podyumda boy gösteriyor. Üzerine giydiği pardesünün altından çıkan şifon eteğiyle bence de biraz garip duruyor ama izlediğimden beri net-a-porter'larda, style.com'larda o elbisenin tasarımcısını arıyorsam en azından dikkate değer bir seçim yapmış. Sanki Mahmutpaşa'dan alınmış saten+tül parlak renkli gece elbiseleriyle, Taksim pasajlarında almayanı dövdükleri dandik penye minilerle muhattap olanlar onlar değilmiş gibi, bu kızı yerden yere vuruyorlar. Yahu tamam anladık o çanta o elbiseye gitmemiş ama "Ben bir dergide bu stylingi görsem yuh derim çöpe atarım bir daha da o dergiyi almam" nedir yahu? Bir de 15 dk. boyunca tüm bu aşağılamaları dinledikten sonra oylamaya geçiliyor. Acaba kız gidecek mi kalacak mı diye jürinin ağzının içine bakıyor herkes. Hayır "Bience ıyakabı çanta ulmamış" diyerek bozuk Türkçe'siyle bir şeyler anlatmaya çalışan İvana mı moda ikonu, kareograflığını bilip sahne arkasında kalması gereken Uğurkan Erez mi, yoksa yapımcının belli ki "Aman sakın hiçbir şeyi beğenme" dediği Hakan Akkaya mı? Bu insanlar kim yahu? Biz neden sanki moda konusunda kitap yazmış, acayip büyük başarılara imza atmış insanlarmışcasına bu kişilerin yorumlarını ağzımız açık izliyoruz? Onlar kim oluyor?

Bu jüri olayının daha fenası da var elbette: Acun Yarışmaları. Acun Yarışmalarını bilirsiniz, haftanın her akşamı ayrı bir formatta yayınlanan, ama hepsinde Acun'un bir şekilde "Evet şimdi de oylamaya geçelim.. Azra?" "Sergen?" "Hadise?" sorusunu sorduğu, insanların büyük ödülü kazanmak için ter döktüğü şaklabanlıklar bütünü.



Acun'u severdik aslında, Pazar akşamları yayınlanan Acun Firarda'da giydiği Hawaii şortu ve parmak arası terlikleriyle, kötü İngilizcesi, yabancı kızlara yazmasıyla hangimizin gönlünü kazanmadı ki? Ama Acun'un durması gereken nokta oydu. Oydu, ama o bununla yetinmedi. Belki Dünya'da gidecek yer kalmamıştı evet, ama yine de her kutuda 10'dan geriye saymamıza, adadaki kızların acaba kişisel bakımlarını nasıl yaptığına kafa patlatmamıza, yılanlarla dolu bir havuzda yüzmeye çalışan insanları izlememize değer miydi? Kutudan büyük çıktığında istisnasız her yarışmacının dirseğini turuncu masaya dayayarak yüzünü ellerinin arasına gizleyip üzülmüş numarası yapmasına maruz bırakılmış bir nesiliz biz. Ada konseyinde elenen yarışmacının meşalesinin söndürülmesini gördük hatta. Fear Factor'de kaç örümcek yendi, kaç böcek yutuldu konusuna hiç girmiyorum bile. (şu videoyu bir izleyin de görün, böyle rezillik olamaz.)

Acun Yarışmaları ve bu yarışmalarda kazanmak için gurur, özsaygı gibi değerleri çöpe atan katılımcıların toplumumuza iyi bir şey kazandırmadığı kesin (aslında Adriana Lima'yı görmemizi bir artı sayabiliriz, ama bir Brad Pitt gördük mü, hayır!!) hatta belki bir çok şey götürdü. Var Mısın Yok Musun'da yarışan her yarışmacının bir engelli kardeşi, bir kredi borcu, gözü yaşlı bir annesi vardı ve yarışmacının hayatındaki tüm acılar, seyirci tribünündeki ilk sıraya oturmuş bize bakıyordu. Onların acılarına o anlık ortak oluyor, kutudan kırmızı çıkarsa da reklamlar girene kadar üzülüyorduk; ta ki ertesi gün yepyeni bir yarışmacı yepyeni acıları karşımıza getirene kadar. Önceki günkü yarışmacı ise kutudan çıkan 100 lira ve Acun'a bıraktığı reytinglerle çoktan evine dönmüş, unutulmuş oluyordu.



Bu sezon olay iyice çığrından çıktı ve TV8'i işgal eden Okan Bayülgen misali Acun da her akşam başka bir yarışma yapmaya başladı. Geçen sezonlardan da bildiğimiz Yetenek Sizsiniz, ülkedeki Micheal Jackson taklidi yapan insanların hepsinin bir kere sahneye çıkmasından sonra, yerini Mehter takımlarına, org çalan küçük kızlara ve Dilber Hala taklidi yapan komikçilere bıraktı.



Hadi oraya çıkanlar küçüklüğünden beri etrafındakiler tarafından çok güzel bir sesi olduğuna inandırılmış veya sağ eliyle sol elini aynı anda ters yönlere çevirmekle büyük ödülü kazanacağını düşünen, gaza gelmiş birer vatandaş diyelim. Peki o "jüri"ye ne demeli? Acun, tamam belki ticari zekan yüksek, yurtdışından format getirmekte üstüne yok; Hülya Avşar, sen İbrahim Tatlısesin bıyıklarıyla öpüşme ve klibinde popo sallama konusunda bir numarasın; Sergen, sen ki jübileni bile yapamadan futbolu bırakmandan önce Türkiye'deki bütün takımları gezmiş, en son Anadolu'da gidecek takım kalmadığında emekli olmuş bir zamanların ünlü futbolcususun. Peki siz oraya oturunca neden hepimiz size dünyanın en yetenekli yetenek avcıları gibi bakıyoruz? Hülya Avşar düet yapan iki kızın hangisinin sesinin tiz olduğunu ayırt edemezken ondan alınacak ne gibi bir cevap bizi Türkiye'nin En Yetenekli İnsanı'na götürebilir? Hayır dostlarım, seyircilerden aldığı alkış çoksa evet, azsa hayır diyen bir Acun'un ve çıkan herkese "Sen şimdi n'aptın ben anlamadım"dan öte bir yorum yapmayan Sergen'in jüri olduğu bu yarışmayı izlemeyi reddediyorum.

Olay Yeteneksizsiniz yarışmasıyla kalsa yine iyi. Bir de O Ses Türkiye var. Bakın yanlış anlamayın, sesi güzel olan insanları dinlemeyi severim, keşke benimki de güzel olsa. Ses yarışmaları da yapılsın, ona da itirazım yok amaaaa, jüriye gelince orada bir duralım. Hülya Avşar mı güzel sese karar verecek Murat Boz mu? Bu şarkıcıların kaç tanesi solfej biliyor, kaçının elle tutulur bir başarısı var? Murat Boz çok bariz bir şekilde sesi patlamış bir kıza "Muhteşemsin" diyor ve Mustafa Sandal ona kinayeli bir biçimde "Bravo, bu işten çok iyi anlıyorsun gerçekten" diyorsa zaten her şey ortada. Bu insanların yaptığı yarışma ve seçtiği ses, benim için çocukların mahalle arasında yaptıkları futbol turnuvası gibi. Bunu bir UEFA Kupası gibi görmeye gerek yok, zira hakemlerin kokartı yok.




Son olarak da Yok Böyle Dans var. Acun ne yaptı etti sonunda kendini o jüri koltuğuna oturttu, yanına da entellektüelliği ve Dünya Güzelliğiyle saygımı kazanmış, Kıvanç gibi bir sevgili ile combo yapmış Azra Akın'ı aldı. Şimdi Türkiye'de dans konusunda bilgi sahibi olan çok az insan olduğu ortada, daha önceki yarışmalarda Yonca Evcimik ve Asena bile jüri olmuştu. Ancak bu eksikliği neden kendinle, Azra'yla dolduruyorsun Acun? Z sınıf ünlülerin yarıştırıldığı (bir Buzda Dans vardı hatırlarsanız, Zeynep Tokuş'tan Atilla Taş'a unutulmuş tüm ünlüler oradaydı) bu programların sonu ne zaman gelecek merakla bekliyorum.

Ülkemiz televizyonlarında peydah olan bu yarışmalar artık hayatımızda önemli bir yer kaplıyor. Ancak bu yarışmalar bizi gerçeklikten uzaklaştırıyor. Şehit haberlerine bir kere üzülen halk, her hafta elenen yarışmacılar için ağlıyor. Kendisinin ne olduğu belli olmayan "jüri" üyeleri, ünlü olma hevesiyle oraya gelmiş insanların hevesini tuzla buz ederek veya daha da kötüsü onları birkaç aylığına baş tacı edip sonra unutarak hayatlarına darbe vuruyor. Biz ise oturduğumuz yerden bunları izliyor, kendi istekleriyle bir adada toplanmış aç kalma numarası yapan insanlara üzülüyoruz. Yeteneksizler yarışmasında Micheal Jackson'ın kemiklerini sızlatanlara oy atıyoruz. Hayatında ilk kez sahneye çıkmış ve kendisine arkasını dönük 4 koltuktan gelecek "tısss" sesiyle yırtmayı planlayan insanların umutlarının yıkılmasına şahit oluyoruz. Biz, bunların hepsini kendimiz yapıyoruz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

İlk Hastam

Sabah dolap katı her zamankinden daha da hareketliydi. İnsanlar bir yandan önlüklerini giyiyor, bir yandan da eşyalarını son kez kontrol ediyor ve heyecan içinde konuşuyorlardı. Herkes birbirine "ayy ben şimdi nasıl yapacağım" diye soruyordu. Kimileri gece uyuyamadığını anlatıyor, kimileri arkadaşlarıyla prova yapıyordu. Kimse yerinde duramıyordu; çünkü o gün biz ilk kez hasta bakacaktık.

Amerika tatilinden sonra okulların hiç vakit kaybetmeden açılması benim için büyük bir darbe oldu.(yazıları unutmuş değilim, birer birer gelecek, sadece okulların açılmasıyla biraz erteledim) Yine de bunun tek güzel yanı vardı: ilk hafta hasta bakacaktım. Okullar açılmadan önceki hafta staj grubum belli olmuştu ve Konservatifle başlıyordum. Konservatifi bilmeyenlere "dolgu yapılan bölüm" olarak çok basitçe ve eksik olarak anlatmam mümkün.

O gün herkesin aksine nedense bende bir rahatlık vardı. Halbuki ben de bir haftadır hasta bakacak olmamın heyecanıyla yaşıyordum. Ancak o gün, acil durumlarda yaptığım gibi soğukkanlılığımı korumayı ve sakin olmayı başarmıştım. Bir staj grubunda 23 kişi vardı ve o gün, yanılmıyorsam 16mız hasta bakacaktı. Eşyalarımı topladım ve Aytaçla yavaş yavaş yukarı çıkmaya koyulduk (Aytaç benim yakın arkadaş grubumdan, şans eseri aynı stajdayız). Herkesin box'larının (her bir hasta koltuğuna ve ünite box deniyor) yazdığı listeye baktım. Benimki herkesin çalıştığı büyük klinikte değil, yandaki Çürük Araştırma Merkezi denilen, 4 box'tan oluşan ve kliniktekilerin aksine daha çok muayenehane havası veren bir yerdeydim. Kendi tezgahım, lavabom vardı. Tek sorun asistanlara ve malzemelere biraz uzak oluşumdu ama Aytaç beni asiste etti ve bu sorunları kolayca aşmamı sağladı.


Kliniğe ilk girdiğimizde asistan bizi topladı ve hastayı alınca yapmamız gerekenleri söyledi. İlk hastamız olduğunu belirtmeyeceğiz, formdaki soruları soracağız, şöyle bir muayene ettikten sonra teşhis koyması için asistanı çağıracağız. Bunu söyledikten sonra hastalarımızı dağıttı -hastanın adının yazılı olduğu bir kağıt, bekleme salonuna gidip ismi bağırıyorsun- . Steril aletlerimizi aldık, tablaya folyomuzu serdik, aeratörümüzü denedik, bonemizi taktık, pamuk tampon kutusunu açtık ve artık hazırdık. Her şeye son bir kez baktıktan sonra, bekleme salonuna gitmek üzere yola koyuldum.

Küçükken ilk kez girdiğim ortamlarda sesimi mümkün olduğunca kısık tutardım. Böylece yanlış bir şey söylesem bile kimse duyamazdı. Büyüdükçe bu sessizliğimi üzerimden atsam da, hala kimseyi tanımadığım, sessiz bir yerde yüksek sesle konuşurken rahatsız olurum. Bekleme salonuna giderken aklımda bu vardı. Acaba ismi ne kadar yüksek sesle okumalıydım? Salona ayak bastığımda yolda yapmam gereken en önemli şeyi yapmadığımı fark ettim: hastanın ismine bakmak. Bir iki saniye kağıtta göz gezdirdikten sonra ismi buldum, boğazımı temizleyip okumaya başladım "Nurdan İlkhastam" Soyadının İlkhastam olması büyük bir tesadüf değil, gizlilik kuralları çerçevesinde şu an uydurduğum bir saçmalık elbette. Neyse ki adını duyan hasta ayağa kalktı ve bir kez daha bağırmak zorunda kalmadım. "Merhaba, lütfen beni takip edin." diyerek nazikçe kırıttım ve arkamı dönerek kliniğe doğru yürümeye başladım.

Yürürken suratımda oluşan manasız gülümsemeye engel olamıyordum. Göz göze geldiğim arkadaşlarımın hiçbiri bana gülmüyor, heyecanlı bir ses tonuyla hastalarına soru sormaya, ya da birbirlerinden eksik malzemelerini tamamlamaya çalışıyorlardı. Box'a ulaştığımızda hastaya döndüm, ciddi bir yüz ifadesi takınmaya çalışarak "Lütfen oturun" dedim. Hasta oturduktan sonra koltuğun arkasında ona göstermeden tekrar eski manasız sırıtışımı edindim. Aytaç da sırıtıyor, bir yandan da bana güven verircesine göz kırpıyordu. İlk hastamda yanımda olması gerçekten çok işime yaradı.

Hasta yerleştikten sonra tekrar ona döndüm ve formda yazan soruları sormaya başladım. Bu sırada kadının hamile olduğunu öğrendim. Şimdi ben bu kadına bir şey yaparsam diye kendi kendimi yemektense gidip asistanı çağırdım. Neyse ki 4 aylık hamile olduğunu ve bir şey olmayacağını öğrendim. Asistanın dolgu yapmamı söylediği dişi not ettikten sonra maskemi kapattım, eldivenlerimi taktım, aynamı ve aeratörümü elime alarak "Ağzımızı açalım" dedim.


Hastaya ne diyeceğimi 1.sınıftan beri kafama takılıyordu aslında. "Ağzımızı açalım, Ağzınızı açın lütfen, aç(?!)" seçeneklerinden hangisini kullansam diye kendi kendime düşünüyordum. O an hasta karşımdayken ağzımdan bir anda o laf çıktı. Ama geçen gün baktığım 3. hastam olan 17 yaşındaki kızcağıza "Ablacım aç bakalım ağzını" diyordum. Yani hiç kafaya takmaya gerek yokmuş, hastayla diyalog zaten kendi kendine gelişiyor.

Hastayla diyalog işini ilginç şekillerde yorumlayan arkadaşlarım da yok değil tabi. Ben orada tüm ciddiyetimi toplamış kavite açarken yan box'ta çalışan Yiğitcan'ı asiste eden Alican'ın konuşmalarına kulak verince maskenin altından gülmeye başladım. Alican asistanın "ilk hastanız olduğunu belli etmeyin" lafını çook abartmış, bol keseden sallıyordu. Mesela Yiğitcan bir şey unutuyor içeri almaya koşuyor, Alican hemen "e tabi dün ve bugün çok hasta baktı, yoruldu" diyor. Biraz zaman geçiyor "Ya ben bunu böyle yapıyorum hastalarım da çok memnun" diye uyduruyor. Halbuki daha hasta almamış. Ama bu şekilde orada bulunan tüm hastaları ve diş hekimi adaylarını rahatlattı, iyi de oldu.

Bu sırada o acemilikle hastaya da bir sürü şey yaptım; suratına su fışkırttım, yanağına sivri alet batırdım, çok hafif dilini kestim -bu şimdi aklıma geldi ya unutmuşum-, ama yine de ertesi hafta çağırıp cilasını yaptığımda, işim onunla tamamen bittiğinde "siz benim ilk hastamdınız" dediğimde kadıncağız şaşırdı, acemi olduğumu anlamamış. Babamın verdiği akılla kadına numaramı verdim ve bundan sonra diş problemlerinde arayabileceğini söyledim. Babam "İndirimli yaparım" de dedi ama öyle dersem kuaför gibi görüneceğime karar verdim ve söylemeye utandım. Ama gelirse indirim yapacağım ya, söz.

Dolguyu yaparken her aşamayı asistana göstermemiz gerekiyor. Bir asistanın "olur" dediğine bir diğeri "olmaz" dediği için bir işlemi sürekli aynı asistana sormayı kısa sürede öğrendim. 1. ve 2.sınıfta preklinikte (maket adamlarda yaptığımız işlerde) genelde işlerim ters giderdi, çok yavaş yapardım. Ama ilk hastamda çok kolayca, sorunsuz bir dolgu yaptım. Asistandan olur alınca, hastaya cila için haftaya randevu verdim. Ki bu gerçekten insanın kendini bir şey sanmasına neden olan, özellikle anne babaların göğsünü kabartan bir olay.

İlk hastamı bakmamın üzerinden 3 hafta geçti tabi, bugüne kadar toplam 3 hasta baktım. 1. ve 2.sınıfta bölüme isteyerek girmediğimden dolayı oluşan "acaba yapabilecek miyim" şüphelerim silindi, mesleği sevmeye başladım, hastalardan "doktor hanım" lafını duydukça gururlandım. Umarım diğer stajlarımda da bu böyle devam eder, çünkü sanırım okuldaki en sorunsuz kliniklerden birindeyim şu an. Dolgu yaptırmak isteyeniniz varsa haftaya cumaya kadar bizim okulun 4.katında bekliyorum sizi. Görüşürüüüz

24 Eylül 2011 Cumartesi

Californication -3-: Los Angeles

Yeni bir ülkeye gittiğim zaman toprağa bastığım ilk adımı kendi kendime çok önemserim. Sağ ayakla basarım mutlaka, havayı içime çekerim, etrafa (apronda da ne olacaksa) bakınırım, böyle saçma sapan triplere girerim. Amerika uçağından inerken o kadar uzun süredir gün yüzü görmemiştim ki, ışığa ve bacaklarımı istediğim gibi hareket ettirme özgürlüğüne kavuştuğum için bu ritüelimi atladım. Terminale vardığımızda gördüğümüz uzun pasaport kontrol sırası bizi o günün geri kalanı için kurduğumuz gezme hayallerine veda ettik. Sıranın en arkasına geçip kaderimize razı olmuşken babamla ben daha kısa görünen ama aslında "kaynak" olan bi sıraya geçtik. Annem, teyzem, eniştem ve kızlar arkada kaldı.


Beklerken önümüzdeki onlarca Çinli'nin sırayla bankoya gitmesine ve doldurduğumuz formlarla ilgili mutlaka ama mutlaka bir hata yaptığı için görevli tarafından uyarılmasına ve 1 dk.lık işin 10 dk'ya uzamasına şahit olduk. İstisnasız hepsinde olur mu ya? Oldu. Biz de bekledik. Sıra babamla bana gelince, babamın beni arkadan dürtüklemeleriyle, itmeleriyle pasaport memurunun yanına gittim ve en ince sesimle karşımda duran ve bana bir sinek kadar bile değer vermediği yüzünden okunan adama "ii şiy binim annimler arkada kaldı da gilsiler olur mu ıcıba?"dedim. Adam kafasını 30 sn sonra kaldırdı. "Nasıl oldu da ayrı düştünüz?" dedi. Ama öyle bir bakıyor ki, ben bütün İngilizceyi, hatta düşünmeyi unuttum. Böyle bir 5 sn hiçbir şey demeden bön bön adamın yüzüne baktım. Malum, gümrüklerde eğer memur istemezse seni ülkeye sokmayabiliyor, o yüzden her pasaport kontrolünde sanki bir şeyi yanlış yapmışsın gibi bir hisse kapılıyor insan. Sonunda toparlandım ve "Çok kalabalıktı nasıl oldu anlamadık.." gibi bir şeyler geveledim. "Çağır gelsinler" dedi. Artist sanki Obama ya. Türkiye'de böyle pahalı mağazalardaki satış elemanlarının bir tribi olur ya, sanki mağaza sahibi oymuş gibi. Halbuki oradaki 1 çift ayakkabı onun 1 aylık maaşıdır, aynı öyle.



Neyse hiçbir sorun çıkmadan herkes kontrolden geçince araba kiralamaya gittik. Yüzlerce araba denedikten, hepsiyle bir tur attıktan sonra çok büyük olduğu için Dodge'u eledik ve biri beyaz biri siyah birbirinin aynısı iki Cherokee kiraladık ve otelimize doğru yola koyulduk (navigasyon yardımıyla tabi). Otel havaalanına yakın bir yerdeydi. İlerledikçe buraların tam bir Latin mahallesi olduğunun farkına vardık. Zaten kaldığımız süre boyunca yemek yediğimiz, alışveriş yaptığımız yerlerde çalışanların çoğu Latin'di. Amerika ucuz iş gücünden yararlanmak için boşuna Meksikalılar'ın göçüne göz yummuyor.

Otele vardığımızda bütün yolculuk boyunca dikkatimi çekecek olan, hatta bazen sinir olacağım bir gerçekle karşılaştık, tüm çalışanlar size "you guys" diyor. "You guys can have your breakfast at 7 to 10 pm" "You guys can wait here while I bla bla" "You guys want me to make it a combo?" diye diye bizi böyle sanki askerlik arkadaşları, kapı komşuları yerine koydular. Bizde "siz" denir ya tanımadığın kişilere, efendim denir, hanımefendi falan denir. İngiltere'de de "sir" deniyor, "miss" deniyor. Ama burada 20 yaşındaki tezgahtar kalkmış 60 yaşındaki çifte "you guys" diyor. Ama onun dışında mağazalardaki organizasyon ve çalışanlara verilen eğitim süper, onu da anlatacağım. Neyse, otele eşyalarımızı bıraktık ve arabaya atlayıp şehir merkezine doğru yola koyulduk.

O gün Cumartesi olduğundan, e havanın da hafif kararmaya başlamasıyla Walk of Fame denen, Kodak Theatre'ın falan da olduğu yol hareketlenmeye başlamıştı. Biz gittiğimizde Amishler gibi giyinen ancak öyle olmadıklarını iddia eden bir grup ilahiler söylüyordu. Dağıttıkları broşürlerden aldığımda annem sanki o an onları bırakıp üzerime o bir örnek siyah elbiselerden giyip saçlarımı örecek ve onlara katılacakmışım gibi "bırak o elindekini bırak bırak" diye söylenmeye başladı.


Onlardan başka, Cindrella'dan tutun Iron Man'e kadar onlarca karakter fotoğraf çektirmeniz için ortalıkta dolaşıyordu. Uykudan ayakta zor durduğum için bunlara fazla dikkat edemedim. Neyse hemen yemeğimizi yedikten sonra otele gittik, valla uzun süredir bu kadar güzel bir uyku çekmemiştim.












Ertesi gün Universal Studios'a gittik, ki bundan sonraki postta bir tek onu anlatacağım.Ondan sonraki 5 gün boyunca Las Vegas ve San Francisco'yu gezdikten sonra bir kez daha döndük Los Angeles'a. Bu sefer de aynı cadde üzerindeki Graumann's Chinese Theatre'a uğradık. Bu binanın bahçesinde tanıdığımız bir sürü film yıldızının el ve ayak izleri vardı. Etraftaki dükkanlarda ise yerdeki ayak izlerinin haritası vardı. Tabi ki o saçma şeye para vermek yerine şöyle bir bakıyor gibi yapıp Marilyn Monroe, Frank Sinatra gibi isimlerin yerlerini ezberledim ve yerine koydum. (yukarıdaki iki fotoğrafta Tom Hanks ve Marilyn Monroe -prefer blondes demiş- var, büyütüp bakabilirsiniz) Aynı yerde "ünlülerin evleri" haritası da vardı ancak babam "Biz ne gideceğiz ya, onlar gelsin" diyerek klasik bir baba tepkisi verdi ve Justin Timberlake'i, Angelina&Brad'in çocuklarını, kocasından boşanan Jennifer Lopez'i görme şansımı elimden aldı.

Aynı gün Kodak Theatre'ın içine girme fırsatımız oldu. Alt katta bulunan Hard Rock Cafe'den kendime bir tişört almadan geçmedim, ne de olsa yurt dışına çıkan her Türk gencinin yapmadığı takdirde oraya gitmiş sayılmayacağı bir eylemdi bu. Bir de Los Angeles'ın çok güzel bir alışveriş merkezi var, adı The Grove. Üstü açık bir yer ve sokak sokak düzenlenmiş. The Cheesecake Factory diye adının bile mükemmel bir lezzeti çağrıştırdığı cafe'de bir cheesecake yiyememiş olsam da bu açlığımı Apple Store'un sunduğu ürün yelpazesiyle doyurdum. Sokaklardan geçen tramvayı ve ışıklandırmalarının mükemmelliğiyle The Grove, hiç sıkılmadan gezebileceğiniz bir alışveriş merkezi. Türkiye'de her köşe başında açılan "AVM"lere bakınca içinizin acımasına sebep olacak türden bir yer.



Elbette oraya kadar gidip meşhur Hollywood tabelasında fotoğraf çekmeden olmazdı. Gerçi benim ısrarlarım olmasa bizimkiler onu da yapmayacaklardı sanırım. Yolculuk gününün sabahında oraya gitmeye karar verdik. Şimdi orada fotoğraf çekeceğiz tabi, öyle yolculukta giyeceğimiz kıyafetlerle olmaz diye düşündüm ve bir gün önce aldığım ve ince bir uzun kollu olduğunu sandığım yünlü kazağımı giydim. Arabayı park edene kadar her şey normaldi. Ancak klimayı kapatıp o arabadan indikten sonra esas çilem başladı. Çünkü tabelayla güzel bir fotoğraf çekmek için baya bir yokuş tırmanmak, toz toprakla bütünleşmek ve güneşe yaklaşmak gerekiyordu. Ancak diğerlerini ısrarla ben buraya kadar getirdiğim için şikayet etmeye hakkım yoktu; en önden çıkmaya başladım. Oraya çıktığımızda babamın makinesiyle yapacağımız bir moda çekiminin hayallerini kuran ben, babam oraya çıkana kadar sıcaktan kütlesinin yarısını kaybetmiş olduğundan 3 adet pozla yetinmek zorunda kaldım.



Los Angeles'tayken izlediğiniz tüm filmlerin çekildiği, dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin verildiği ve tüm o yıldızların yürüdüğü yerlerde bulunmak, Marilyn Monroe'nun ayağını koyduğu yere basmak, el izini kendinizinkiyle kıyaslamak (tabi ki elimi yerlere sürmedim, bunu yapmayacağımı beni tanıyan herkes zaten tahmin etmiştir) kimi zaman insana ilginç gelse de, Rodeo Drive, Beverly Hills gibi yerlerden uzaklaştıkça, zenci mahallelerini, eski arabaları gördükçe şehir normalleşmeye, o ulaşılmaz niteliğini yitirmeye başlıyor.

Yine de Los Angeles bence çok hareketli, aynı zamanda güzel, bir yanında Steven Spielberg'ün yıldızı, bir yanında sokakta uyuyan evsizleriyle içinde bir çok tezat barındıran ilginç bir şehir.

Bu arada biliyorum ki yazıları aksattım ama bu sefer İspanya yazıları gibi yapmayacağım, hepsini tek tek yazacağım. Ama bu sefer gecikmesinin bir bahanesi de var: okulum başladı ve bugün ilk hastama baktım. Tabi o da bir yazı olarak burada yerini alacak. Görüşürüz çocuklar, i luv you guys.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Californication -2- : Yolculuk


Uyandığımda tek düşündüğüm o gün dünyada belki de en çok gidilmek istenen ülkeye gidecek oluşum değil, karnımın açlığıydı. Önceki gece karnımın açlığını bastırmak için uygun bir şey bulamamış, çoğumuzun uyguladığı bir taktik olan ve Ramazan ayında ülkemizde tavan yapan"acıkınca uyuma"yı uygulamıştım. Uyandığımda tek derdim, bir şeyler yiyebilmekti. Ama annemin hiç kahvaltı hazırlayacakmış gibi bir durulu yoktu. "Ee, yemiyor muyuz?" dedim. "Yoo, orada yiyeceğiz." dedi.

Acıktığım ve bir şey yiyemediğim zamanlarda, vücudumun stoktan tükettiğini düşünüp duruyorum. Bir an önce yemezsem zayıflayacağıma inanıyor, üzülüyorum. ( ne yapayım kızlar 1.70cm/47kg). Kenan abim gelip bizi aldı, Cumartesi sabahı saat 9 olduğu için yollar açıktı, kısa sürede havaalanındaydık. Tatile birlikte gideceğimiz teyzem, eniştem ve bir diğer kuzenim Ece (maalesef abisi Batuhan'ın vizesi çıkmadığı için bizimle gelemedi) ile buluştuk. Check-in'leri hallettikten sonra kart sahiplerinin yararlandığı Lounge'lardan birine gittik ve karnımızı doyurduk.



Kısa süre sonra uçaktaydık. Daha önce hiç bu kadar uzak bir yere uçmamıştım. Bu kadar büyük bir uçakla da uçmamıştım. Koltukların arkasında ekran olan uçakla ise hiç uçmamıştım! Kardeşim Zeynep, Ece ve ben yanyana oturduk ve bize Survivor'daki ödül yemekleri gibi gelen, 14 saatimizi geçireceğimiz uçakta bize eşlik edecek bu ekranları incelemeye koyulduk. Müzik kısmında Adele'den The Beatles'a geniş bir yelpaze sunan uçak, Dizilerde HIMYM, Friends, House, hiç izlemesem de Gossip Girl gibi seçenekler sunuyor, filmlerde ise çeşitliliğiyle gözlerimi yaşartıyordu. Tek eksiği "Coming Soon" yazan Wifi özelliğiydi. Ha bir de unutmadan, tüm uçak yolculuklarındaki klasik harita görünümünün yanı sıra, öndeki ve alttaki kameralarıyla size kalkışta ve inişte mükemmel görüntü sağlıyordu.

14 saatlik yolculukta toplasan 2 saat uyudum. Bunun dışında 5 dizi, 2 film izledim. Kalkıp dolaştım, First Class'ta koltuklarını yatak yapmış uyuyan insanlara kıskanç bakışlar fırlattım. Kalktıktan birkaç saat sonra annemler "hadi tuvalet kirlenmeden girin" deyip duruyorlardı. Ama ben kaç kez girdiysem hiç pis görmedim. Hep mis bir koku karşılıyor beni, bir sürü peçete, kaliteli el sabunu, hatta elimi yıkadıktan sonra sürdüğüm el kremi bile vardı. Ben böyle canım sıkıldıkça tuvalete gidip kremleniyor, annemin laflarına da anlam veremiyorken anlaşıldı ki; ben business tuvaletine giriyormuşum paşalar gibi.

Gidişte Türkiye saatiyle sabah 11'de bindik, Los Angeles saatiyle 14'te indik. Yani teorikte 3 saat, pratikte 14 saat geçmişti. Önümüzde bizi bekleyen uzun bir pasaport kuyruğu (bi sonraki yazıda anlatacağım) ve araba kiralama vardı. Akşam olduğunda artık ayaklarımın altından yer kayıyor gibi olmaya başlayınca, jet-lag'in ne demek olduğunu öğrendim.


Bu arada uçak yemeklerine gelince, THY'den iyisini tanımam. Avrupa ve Amerika havayolları yanına bile yaklaşamıyor. Bize 2 öğün yemek verdiler, ikisi de birbirinden güzeldi. İç hatta da dış hatta da, Do&Co harikalar yaratıyor (hayır reklam için para almadım) hele dönüşte LA-Londra uçuşunda United Airlines'ın verdiği garip şeylerden sonra (kahvaltı için: ahududulu yoğurt, muz, kötü bir bisküvi ve kek) THY'nin Londra - İstanbul uçuşunda verdiği etli püreli zeytinyağlı fasulyeli yemek hayatımızın en güzel yemeği oldu. Zaten geçen sene de Londra-İstanbul uçuşumda (sanki pilot benim, "uçuşuM") 2 ay sonra yediğim ilk Türk yemeğinden sonra neredeyse ağlayacaktım.

Dönüş yolculuğumuz Los Angeles-Londra, Londra-İstanbul şeklinde aktarmalıydı. İlk kısmı United Airlineslaydı; yalnız bizim bilette yazan kişi başı 2 parça bagaj hakkı bu havayolunda tek parçaya indiriliyordu. Ama biz 2 bavul gidip 6şar bavulla dönen iki aile olarak bu kadar çok bagaj parası ödemek istemiyorduk. Bunun üzerine THY Los Angeles İstasyon Müdürü bize yardımcı oldu, bavullarımızı eve teslim etmek üzere aldı. Biz de elimizi kolumuzu sallayarak İstanbul'a kadar geldik.

Uçakta henüz gösterime girmeyen ve Ekim sonunda başlayacak Once Upon a Time ve Revenge dizilerinin ilk bölümü vardı. Yalnız bu bölümler sanırım bu uçaktan başka bi yerde yok.
Londra Heathrow Havaalanı'nda geçen seneki anılarım canlandı, Harrods'ta, W&H Smith'te vakit geçirdim. Poundlar ve pencelerle alışveriş yaptım. Oradayken hep yediğim hazır makarnalardan yedim. Hatta konuşurken aksanımı bile değiştirmişim, hala benimle dalga geçiyorlar.
Sonra da THY'nin o tanıdık uçağına binip güleryüzlü hostesler, Türkçe gazeteler eşliğinde İstanbul'a indik.

Bu sadece gidiş dönüş yolculuğunu anlatan bir yazıydı, devamı gelecek. Görüşürüz..

10 Eylül 2011 Cumartesi

Californication -1-


Merhaba. En son bayramda 10 günlük bir tatile çıkacağımı, dönünce her şeyi yazacağımı söylemiştim. Gün, o tatili yazıya dökme günü.

8 ay önce Pınar'da kaldığım bir gün annemlerin gece 12'de gelen telefonunu açarken biraz tedirgindim. Bu saatte neden arıyorlar, kötü bir şey mi oldu düşünceleri geçti hemen kafamdan. Neyse ki karşıdan gelen heyecanlı ses tonu beni rahatlattı. Sorduğu soru ise dumura uğrattı: "Yazın Amerika'ya gitmek ister misin?". Meğer annemler eniştemlere gitmiş ve tabi ki laptop'u önlerine açıp yeni bir seyahat planı yapmaya başlamış. Bu sefer plan büyüktü: Rüya ülke Amerika. Bu teklife tabi ki şaşırdığım gibi sevindim de, TC kimlik numaramı verdim ve biletler alındı.

O günden sonra daha çook var diyerek seyahati pek düşünmüyordum. Ancak yazın başından beri "nereyi gezeriz" planları, "buradan çok alışveriş yapmayayım orada nasıl olsa alacağım" düşünceleri oluşmaya başladı. Sonunda çok uzak görünen o gün geldi ve biz 27 Ağustos'ta 14 saat sürecek uçak yolculuğumuz için THY Los Angeles uçağında yerimizi aldık.

Yazının ismi Californication evet, genel olarak California (San Francisco ve Los Angeles) sınırları içindeydik. Ancak 1 günlüğüne Nevada'ya (Las Vegas'a) geçtik. Bi de bu yazı dizisini "1.gün, 2.gün" diye ayırmak yerine kategorilere bölmeyi tercih edeceğim. Çünkü başka birinin seyahatini gün gün okumak size ilgi çekici gelmeyebilir ama daha kısa, daha çok ve kategorize ederek yazarsam okuyucular için daha akıcı olur. Bu arada daha önce yazdığım İspanya yazıları için buraya, İngiltere yazılarım içinse buraya tıklayabilirsiniz.


Hadi bakalım. Let the game begin.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Beklediğim Gün


Evet, bugün tam da beklediğim gün. Çevirimi bitirip yolladığım, kafamın rahatladığı ve önümde 9 günlük bir tatilin olduğu gün. Mart ayından beri bilgisayar başına oturduğum her akşam o word dosyasını açıp ya boş boş bakıyor, ya bir iki paragraf çeviriyordum. Hiçbir şey çevirmeyip internette öylesine takıldığımda vicdan azabı duyuyordum elbette. Buna babamın ve arkadaşlarımın iteklemeleri, "hadi artık bitmedi mi"leri de eklenince, iyice zor oluyordu. Sonra bir hafta boyunca öyle bir gaza geldim ki, günde 10 sayfa çevirdim. Ama teslim tarihi 20 gün falan ertelenince "daha çok zaman var yaa" diye ağzımı yaya yaya konuşmuş, popomu yaya yaya oturmuştum. Ve tahmin edebileceğiniz gibi çeviri bugüne kadar sarktı. O kadar uzattım ki, babam beni artık dövecekti.

Neyse ki bugün laptop başında oturduğum, gözlerimin zombi gibi olduğu gecelerin, vicdan azabının son günü. Yarın sabah saat 11'de bir uçağın içinde olacağım bir aksilik olmazsa. 9 gün boyunca gezip tozmayı ve hiçbir sorumluluk almamayı düşünüyorum. Size şimdiden iyi bayramlar. Dönünce her şeyi yazarım.


Bu arada çeviri yaparken desteklerini esirgemeyen canıms Pın(yurtta her akşam yaptığı motive edici konuşmalar için) ve Mert'e(birkaç sayfa bile çevirdi) teşekkür ederim. Ne yapalım bu yazı da kısa olsun, şu an yazdıklarımı da tam olarak toparlayamıyorum zaten.

Hepinize iyi tatiller, jules amerigaya kaçar.

23 Ağustos 2011 Salı

Mutfakta Görk

Sizin anneniz nasıldır bilmiyorum ama benim annem bana bazen çocuk muamelesi yapmayı sever. Terliksiz dolaşmama, zayıflığıma, göğsü bağrı açık giyinmeme takar. Yaz akşamlarında üstüne hırka al diye tutturur.

Geçen gün bir arkadaşımla dışarı çıktım. Eve geldiğimde annemle aramda geçen diyaloğu size aktarayım:

- Sen sabah çıkmadan kahvaltı ettin mi bakiyim?
+ Evet anne.


Olması gereken cevap. Hayır deseydim gözlerimin altının morluğundan gece geç yatmama uzanan bir zayıflık sempozyumuna konuk olacaktım. Bu soruyu başarıyla yanıtladım, ama atlatmam gereken bir soru daha var.

- O zamandan beri aç mı duruyorsun yoksa?
+ Hayır anne yemek yedim.

Annemin bir atağını daha başarıyla savuşturdum. Bu durumda her şeyi doğru yapmış olmam nedeniyle annem sağ ben selamet hayatımıza devam etmemiz gerekir değil mi? Ama annem bir şey bulup çıkartıyor ve:

- Nee arkadaşın oruçluyken karşısında yemek mi yedin?
diyerek ters köşeden vuruyor. O altın kemeri beline takarken, ben nakavt oluyorum.



Geçen gün iftara gelecek misafirler için yemek konusunda yardım etmeye mutfağa girdim. Hem o gün kendimiz için, hem de ertesi gün misafirler için yemek yaptık. İlk önce "Level 1: Domates Çorbası" challange'ını geçmem gerekiyordu. Bu level kolaydı; hani oyunlara ilk başlayınca sizi oklarla yönlendiren bir tutorial olur ya, adeta onun gibi. Annem malzemeleri koyuyor, ben ise sadece karıştırıyordum. Pişme zamanını anlayıp ocağın altını "yeşil bölge"de (internette aşçılık oyunu oynamış olanlar bunları bilir) kapatınca 2. level'a geçmeye hak kazandım.

"Level 2 : Tavuk yemeği" bölümünü geçmek de hiç zor olmadı. Çünkü annem Options'tan zorluk derecesini Easy yaptı. Soğanları robottan geçirip tavukları çevirdim, o kadar. Tabi akşam önümüze geldiğinde garnitürlü, körili güzel bir yemeğe dönmüştü (thanks to annem)




Sırada "Level 3: Paçanga Böreği" vardı. Zor değil ama uzun süren bir level'dı bu. Tek zorluğu ise bölüm sonu canavarı Pastırma idi. Pastırmanın nesi canavar diyenleriniz olabilir, haklısınız. Şöyle ki, pastırmayı sevmem. Sadece bu böreğin içinde yerim. Hele ki çiğ halinin kokusunu duyunca kaçmak isterim. Ancak böreği sararken mecburen pastırmayla, çemeniyle bir bütün olmanız gerekiyor. Sonra da elinizden tüm gün kokusu geçmiyor.

Bu arada sizeböreğin tarifini de vereyim. Bizim yaptığımızdan 30-35 börek falan çıktı, siz malzeme miktarını istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz.

Malzemeler:
  • 4 yufka
  • 5-6 çarliston biber (jülyen doğrayın)
  • 1 domates (ikiye bölüp ince ince dilimleyin)
  • Kaşar Peynir (ince dikdörtgenler kesin)
  • Pastırma
Yufkaları 8-9 dilime bölüyorsunuz. Sonra da her üçgenin içine malzemelerden birer tane koyarak sarıyorsunuz. Misafir gelmeden önce de yağda kızartıyorsunuz (yine anneciğim sağolsun). Lezzetli de oluyor. Ramazan'ın sonuna geldik ama, iftar sofralarınızda bunu deneyebilirsiniz sevgili hanımlar. Yalnız bu yeminli tarif haberiniz olsun öyle sağda solda anlatmayın. (Böyle de bir şey varmış gerçekten, kadınlar çılgın anacım birbirinden tarif saklıyor)

Neyse sabırla tüm börekleri sardıktan sonra bu bölümü de başarıyla tamamlıyor ve içeride iPad'de garsonculuk falan oynamaya gidiyorum. Annem ise mutfağı topluyor, pilavı, tatlıyı yapıyor. Esas zorluklar ona kalıyor yani. Ertesi gün de bu soframızla puanları topluyoruz ve bir iftarı daha başarıyla atlatmış oluyoruz.




PS: Başlığı Nazmiye Teyzemin Mutfakta Naz blogundan esinlendim. Kendisi Kayseri mutfağının vazgeçilmez ismi, benim tarif diye yutturduğum şeylerin on katını yapıyor ve blogunda sergiliyor.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Eski Fotoğraflar

21 Ağustos 2011
Son zamanlarda mahalle aralarındaki küçük fotoğraf stüdyoları vesikalık çekmekten başka ne iş yapar diye düşünür oldum. Hayır gerçekten, çünkü gelirlerinin büyük bir kısmını oluşturan "tab ettirme" olgusu modern çağın sözlüğünden silineli çok oldu. Artık tab bizim için yalnızca klavyede bir tuştan ibaret. Stüdyolar da ne yapsın, tişörtlere, yastıklara sevgili resimleri basarak para kazanmaya uğraşıyor. Artık hepimizin iyi kötü bir kameralı cep telefonu, küçük bir dijital makinesi, hatta günden güne artan ve kimilerinin sadece "facebook profil picture'ını güzel çekmek için" aldığı ve ışık, kompozisyon ayarlamadan, makinenin hiçbir özelliğine dokunmadan (siyah beyaz ve sepya çekim hariç) yardırdığı profesyonel fotoğraf makineleri olduğu için filmli makineler yok denecek kadar azaldı. Sadece fotoğraf meraklıları özel makineleriyle bazı çekimler yapmak için kullanıyor filmleri.



Kodak da artık bu işten kendilerine bir hayır gelmeyeceğini anlayınca, yavaş yavaş eski tip fotoğraf makineleri için olan üretimlerini durduruyor. 2009 yılında Kodachrome filmlerinin basımına son vermiş. Hatta üretilen en son makarayı da yine Kodachrome ile çekilen meşhur Afgan kızı fotoğrafıyla ünlü olan Steve McCurry'ye ayırmış, o da bu filmle çektiği fotoğraflardan bir sergi açmış. Sergi şu an İstanbul Modern'de ve 4 Eylül'e dek orada kalacak.

Ancak bu yazıyı yazmamın esas sebebi o fotoğraf sergisi değil. Zaten bu yazıyı okuyanların da çoğu o sergiye gitmeyecek, biliyorum. Benim esas söyleyeceğim geçenlerde bir arkadaşımın-ayça- paylaştığı Dear Photograph sitesi.

Bu sitede eski fotoğraflarının çekildiği yerleri ziyaret ederek o fotoğrafı tekrar kadrajın içine sokup resmini çeken insanların paylaştıkları var. Biliyorum, cümle çok karışık, bırakayım da fotoğraf anlatsın:


İnsanlar bunları paylaşıp altına da fotoğrafa hitaben; Sevgili fotoğraf, nerede o eski süper güçlerim? gibisinden cümleler yazıyorlar. Eşini kaybeden bir amcanın çektiği fotoğrafın altına yazdığı "Dear Photograph, thanks for everything we had." cümlesi bana çok dokundu mesela.


Bu fotoğraflar görüntü olarak ilginç olmanın yanı sıra, altındaki yorumlarla birlikte okurken insana farklı şeyler hissettiriyor. Bir daha asla o fotoğraftaki gibi olamayacağını bilmek, o an orada olan insanların belki artık yanınızda olmaması, eskiden belki her yazınızı geçirdiğiniz anneannenizin yazlığına artık çok az gidiyor olduğunuzun düşüncesi insanı hüzünlendiriyor. Zaman geçiyor, mekanlar aynı kalsa bile biz değişiyoruz. Hatta o güzel Afgan kızı bile:


Çok güzel fikirlerin ve anıların olduğu bu siteye http://dearphotograph.com linkinden ulaşabilirsiniz. Kim bilir, belki siz de böyle bir şey yapmayı deneyebilirsiniz. Ve bu fotoğraflara bakınca, sahip olduklarınızın aslında ne kadar değerli olduğunun farkına varabilirsiniz.

9 Ağustos 2011 Salı

Yokuşlar ve Ben: Bir Direksiyon Dersi

Vatan Caddesi'nden Millet Caddesi'ne çıkan yokuştayım. Ayağım o kadar uzun süredir debriyajda ki, bacaklarım yorgunluktan tir tir titriyor. Kendimi kontrol altına almalıyım, yoksa yanımdaki kadın beni yiyecek. Direksiyon hocamdan bahsediyorum. Tam bir ilkokul öğretmeni kendisi, sevecen görünen ama tersi pis olan cinsten. Ah, işte yeşil yandı. Arabalar hareket etmeye başlıyor. Tabi ki arkamızda kornalarını sesli lamba uyarısı gibi kullanan şoförler anında başlıyorlar senfoniye. Elimi el frenine atıyorum, sağ ayağımı yavaşça gaza değdirirken solu hafifçe debriyajdan kaldırıyorum, arabanın burnu yükseliyor, işte o an debriyajı tutup kalkmam gerekiyor, el frenini indiriyorum ve pufs! Araba sönüyor.

Araba stop etti. Sol ayağımı lanet kavrama noktasında tutacağıma hareket ettirmişim. Ne yapayım yahu ben Lars Ulrich* miyim, iki ayağımı birbirinden bağımsız hareket ettirmeyi daha yeni öğreniyorum. Yanımdaki hoca ise hemen otoriter ses tonuyla "Çalıştır çalıştır" diyor. Arkadaki korna seslerinin kaç tane olduğunu sayamıyorum bile. Elim ayağım birbirine dolanıyor, yandaki de yatıştıracağına daha da beter yapıyor. El freninde elini elimin üstüne koyuyor, "hadi şimdi" demesiyle benim sol ayak yine fazla kalkıyor, ikinci stop. Arkamızdaki arabalar çıldırmış vaziyette, inip dövecekler beni. Onlar dövmese hoca dövecek. Yüksek sesle bir şeyler diyor ama ben duyamıyorum. Anaokulundaki o pısırık, sesi zor duyulan halime dönmüşüm. Elimden, hatta ayağımdan hiçbir şey gelmiyor. Kendi arabamda olduğumuz için hocanın da ayağında pedal yok. Neyse ki 3.denemede başarıyorum. Daha 1 metre gitmişken, tekrar duruyoruz. Tekrar el frenini çekiyorum ve filmi başa alıyorum.




Aslında her şey çok güzel başlamıştı. ÖSS'ye girdiğim yaz, yani iki sene önce ehliyetimi aldım. Araba kullanmaya çok hevesliydim. Babam bana birkaç kez araba kullandırtmayı denedi. Ancak o, öğretmen olacak son insanlardan biri zira diyelim ki boş bir yokuşta - trafiğin çok az olduğu yerlerde kullanıyordum - arabayı stop ettirdim. "Tamam tekrar çalıştır, kalk" diyor. Deniyorum, olmuyor. Bir daha, yok yine olmuyor. Babam sinirlenmeye başlıyor. Ama bana direkt olarak kızmak yerine sesini yükselterek "E hadi bakalım şimdi Nişantaşı'nda kalabalık trafiktesin, ne yapıcaksın düşün bul!" diyerek beni psikolojik olarak mağdur ediyor. Böylece hiçbir şey yapamıyorum ve sonunda maceram şoförün yanındaki koltukta son buluyor. Böylece benim über mallıklarım ve onun short temper'ı (hmm siz ne diyor, he asabilik :) sayesinde kısa sürede ikimiz de bu işten bezdik.

İki sene sonra benim araba aşkımın tekrar nüksetmesiyle internetten direksiyon ders veren hoca aramaya başladım. Aşağı yukarı hepsinin fiyatının aynı olduğunu görünce, en çok referansı olan hocayı aradım. Bir dersin iki saat sürdüğünü, saat ücretinin ne kadar olduğunu, kapıdan alıp kapıya bıraktığını söyledi. Eh iyi dedim, iki gün sonra dersi alayım. Kadın iki gün sonra geldi. Arabası Toyota Yaris, yani annemin Corolla'ya (aha benim dediğim arabanın foyası açığa çıktı) az çok benziyordur diye sevindim. Tabi arabada onun oturduğu yerde de pedallar var.

Şoför koltuğuna oturdum, düz yol mis gibi, arabayı yürütmeye başladım. Güzelce 2'ye alıyorum tümseklerde yavaşlıyorum falan, hoca "Ohoo sen aldın gidiyorsun zaten ben sana ne öğreteyim" diyerek beni mutlu etti. "Eh madem bu kadar iyisin, hadi okuluna gidelim" dedi. Ben güzel güzel gittim, tam TEM'e sapacaktım ki "Yook öyle rahat rahat basıp gidemezsin, E-5'ten gideceğiz." dedi. Ben o sırada etimi ve kemiğimi hocaya teslim etmiş bulunduğum için, ne derse yapacağım. E-5'ten güzelce Çapa'ya kadar gidip geldim. Dur kalk sırasında araba stop etmedi bile. Hoca 3.derste benim arabayla çıkacağımızı söylediğinde havalara uçtum.

2. dersi de ondan birkaç gün sonra, yine hocanın arabasıyla aldım. Bu sefer park ve manevraları, el freniyle kalkmayı gösterdi. Hocanın yol kenarına park etmiş iki arabanın arasına girmek için bir tekerlemesi var. Size şemayla anlatayım:



1) 45°'de böl kendini (önünde kalacak arabayı 45° açı yapmak)
2) Topla direksiyonu vur kendini (tekerleği hafifçe kaldırıma değdirmekten bahsediyor)
3) Bir insan adımı sağa ileri (direksiyonu tam sağ yapıp azıcık ileri)
4) Sonra tam sol geri (direksiyonu tam sol yapıp yerinize yerleşiyorsunuz)

Bu dizelere harfiyen uyduğunuzda gerçekten de kaldırımın yanına sıfır park ediyorsunuz. Park alıştırmalarından sonra Avcılar-Esenyurt'un içinde gezdik. Tabi oraların trafiği Bahçeşehir'e nazaran vahşi orman standartlarında olduğu için biraz bocaladım. Neyse ki o da sorunsuz bitti. Hoca normalde 5.derste öğrencinin arabasına geçtiğini, ama benim iyi kullandığımı o yüzden bir sonraki derste bizim arabaya geçebileceğimizi söyledi. Tabi bende bir havalar, bir artistlikler peydah oldu. Sanırsınız Şoför Nebahat'im.

Sıra bugünkü 3.derse geldi. Bu dersi o kadar hevesle bekliyordum ki, gece yatmadan önce kendimi direksiyonda hayal ediyorum, kendi kendime trafik senaryoları uyduruyor ve başarıyla atlatıyorum. Her neyse, sabah oldu, kalktım. Kahvaltı edip hazırlandıktan sonra hocayı beklemeye başladım. Hoca geldiğinde büyük bir seviçle arabanın anahtarını asılı olduğu yerden aldım ve aşağı indim.

Bizim evin önü çoğunlukla yokuş olduğu için genelde oralara park ediyor annem. Neyse ki bu sefer düz bir yere park etmişti. Arabayı kolayca çıkardım, Bahçeşehir'in içinde gayet güzel gittim. Hoca "e hadi senin şu Çapa'ya gidelim" deyince direksiyonu bu sefer TEM'e kırdım. Araba bizim olunca, OGS parasını da dert etmeyecek olan hoca hay hay dedi. (İlk derste parayı direkt eline vermek ayıp olur diye el freninin yanına koymuştum, hoca da "aman bakayım da fazla vermiş olma" diyerek tam para verip vermediğini kontrol ettiğinden beri böyle düşünüyorum)

TEM'de neredeyse sorunsuz bir yolculuk geçirdik. Dönüşü E-5'ten yapalım dedi hoca. Vatan'dan Millet'e doğru çıkan yokuşa işte bu yüzden gittim. Ah o yokuş yok mu. Allah onu bildiği gibi yapsın. Asfaltları pul pul dökülsün, kaldırım taşları erisin inşallah. Arabanın balataları mahvoldu kesin. Hey allahım. Neyse. O yokuştan kurtulup Bahçeşehir'e döndük. Hoca yine bir yokuşta kenara çektirdi. Hadi kalk dedi. E kalktım hiç sorun olmadan. Hadi bir daha, e ulan bunda da kalktım. Hatta el frenini çekme debriyajla kalk dedi, ilk denemede kalktım. Pes. Vallahi pes. Deminki eblekle şimdiki Miss Schumacher aynı insan mı? Trafik magandalarının kornası olmadan, kendi habitatımda, tanıdık binaların arasında çok daha iyi kullanıyorum arabayı.

Artık son düzlüğe giriyoruz, eve dönüş yoluna geçiyorum. Yol kenarında bir park alıştırması yapayım istiyorum. Yalnız bizim arabada park sensörü var. Bir de ben geri geri giderken olması gerekenden daha hızlı hareket ediyorum. Ben tekerlemenin 2. dizesini (vur kendini) gerçekleştireyim derken park sensörü dııt dııt ötmeye başlıyor. O öttükçe hoca da ötmeye başlıyor. "Ayy! Durr! Napıyorsun? Yavaş! Ay dur ben korktum senden!" Öyle bağırıyor ki. Hay başlicam ya. Ben görüyorum, daha 30 cm var diye yazıyor. Bu duruma ne hoca ne ben daha fazla dayanamayıp vazgeçiyoruz. Böyle bir sinir harbinden sonra evin önüne gelip park ediyorum ve bir ders daha sona eriyor. Ama benim de sinirlerim alt üst olmuş durumda. "Arabamı" kilitleyip eve çıkıyorum ve bilgisayarın kapağını kaldırıp bu blogu yazmaya koyuluyorum.

* Metallica'nın davulcusu

5 Ağustos 2011 Cuma

Oje Çılgınlığı


Merhaba! Bugünlerde beni bir oje merakı aldı ki sormayın gitsin. Eskiden sahip olduğum yaklaşık 10 tane ojenin hepsi koyu lacivert, siyah, koyu bordo, füme gibi renklerde olduğu için, ne renk sürdüğüm pek anlaşılmıyordu. Bir tek küçükken sahip olduğum mor lazımlıkla başlayıp bugüne dek gelen mor renk sevgim sayesinde sahip olduğum bir iki ton mor renk ile farklılık yakalardım.

Yazın başından itibaren oje bloglarını takip etmeye başlamamla, her dışarı çıktığımda bir iki tane oje alır oldum. Orada gördüğüm fikirler ve yaşım büyüdükçe geride kalan "rock müzik dinlediğimi koyu renk giyerek belli etmeliyim" kafası ile yeni renkler, farklı şeyler denemeye başladım. Bugün sizlerle bu ojeleri ve nasıl yaptığımı anlatacağım. (Beyler kusura bakmayın, bugüne dek hep genele hitap eden şeyler yazdım ama bu yazıyı yazmayı çok istedim).



Öncelikle size gözümün nuru, biricik penguenlerimle ilgili manikürümü göstereceğim. Bunu yabancı bir kızın oje blogunda görmüştüm. Kız her tırnağına farklı renkte penguenler yapmıştı ama ben penguenlerin siyah postuna ihanet edemezdim. Önce Claire's'ten aldığım mat siyah ojeleri sürdüm. Sonra french'te kullanılan rakı beyazı ojeyle penguenin gövdesini yaptım. Toplu iğne ucu (ben ataş kullandım) ile siyah iki göz, turuncu ojeyle gaga ve ayakları yaptım. Hatta farklı bir renkle papyon da yapabilirsiniz. Ojelerin mat olması bence çok değişik ve güzel görünüyor. Dokusu da çok farklı ve parlak ojelere nazaran daha dayanıklı.




İkinci olarak geçen hafta sürdüğüm ojeleri göstereyim. Aslında bu yeşil ojeyi alırken böyle sedefli, acayip parlak bir şey olacağını düşünmemiştim. Ancak öyleymiş. Üstümdeki tişört de yeşilli morlu olunca, Zeynep (kardeşim) bu ojeleri böyle sürmemi önerdi. Biraz tereddütle de olsa, küçük bi çılgınlık yapıp sürdüm. Irish coffee'nin üstündeki bu kivi granülleriyle de güzel bi ikili oldular. Bu ojeleri kimi çok beğendi, kimi hiç beğenmedi. Bence en azından çarpıcı bir görüntü oluşturdu ve birkaç gün böyle dolaşmak hoşuma gitti.




Üçüncü ve son manikürüm ise "Newspaper nails" dediklerinden. Yani gazete tırnaklar. Gerçi benimki biraz "Kitap tırnak" oldu. Tırnaklarımın üzerine çevirdiğim kitabın satırlarını bastım. Hem anlamlı, hem güzel görünümlü tırnaklarım bence bu üçü arasından en ilginç olanı. Bunu da bir blogda gördüm ve çok hoşuma gitti. Görenler 'bunlar yapışkan mı, nereden aldın' diyor ancak bunlar bildiğiniz kağıt üzerine basılmış harfler. Nasıl yapılacağına geçecek olursak:

1. Önce tırnaklarımıza koruyucu bir base coat sürüyoruz. Ben şimdiye kadar şeffaf oje sürüyordum ancak sürekli oje sürmeye başlayınca tırnaklarım kurudu. Bunun üzerine ben de Golden Rose'un nemlendirici ve koruyucu bir ürününü aldım, onu sürüyorum. Tabi bu aşamayı atlayabilirsiniz de.

2. Gazete, ya da kitap sayfalarının renginde bir oje sürüyoruz. Bu ister açık gri olabilir, ister krem rengi, ister bej, size kalmış. Sürdükten sonra iyice kurumasını bekliyoruz. Ben Flormar'ın kurutucu spreyini aldım, hemen kurutuyor ve parlatıyor.




3. Şimdi sıra, tırnaklarımızın üzerine ne basacağımıza geldi. Tırnakların adı dediğim gibi gazete, internette herkes gazeteden kestiği parçaları kullanıyor. Ancak ben gazeteyle denedim, olmadı. Bunun sebebi sanırım evde vodka olmaması, onun yerine bulduğum kolonyayı kullanmaya kalkmamdı. Merak etmeyin sevgili mümin kardeşlerim, Ramazan ruhuna uygun olarak bu işi halletmenin bir yolu var!! Kolonya işe yaramayınca, youtube'a girip konuyla ilgili videoları izlemeye başladım. Bir kız su kullanmıştı, neden olmasın dedim ve denedim, sonuç mükemmeldi.




Önce çevirdiğim kitabı bastığım kağıtlardan on tane tırnaklarıma uygun boyutta parça kestim. Sonra, bu kağıtlardan bir tanesini aldım, bir iki saniye su dolu kabın içinde bekletip çıkardıktan sonra tırnağıma bastırdım. (Her noktasını iyice tırnağınıza yapıştırdığınızdan emin olun, yoksa harfler eksik çıkıyor.) Yavaşça kağıdı kaldırdım, kağıtta basılı olan harfler tırnağımın üzerine geçmişti.

4. On parmağınızı da yaptıktan sonra -ilk seferinde eksiksiz yazılar çıkarmak çok zor, silip tekrar yapmanız gerekebilir- üzerlerine çıkmaması için cila sürüyorsunuz ve bu tırnaklara kavuşuyorsunuz.




Görenler ya çok çok beğendi, ya da hiç mi hiç beğenmedi. Ama risk almadan güzelliğe ulaşmak zor kızlar, ne yapalım. Umarım beğenirsiniz, uygularsınız bu fikirleri. Zira annem ve teyzem hiçbirini beğenmedi. Yalnız bu ojeler beni bırakana kadar ben onları bırakmam, çünkü uğraştırdılar baya.

Kendinize iyi bakın, öyle girip kaçmayın, yorum bırakın olur mu? Görüşürüz.

29 Temmuz 2011 Cuma

Hangi Şarkıyı Dinliyorsun?

Merhaba! Uzun zamandır hiç site, video paylaşmıyorum. Geçenlerde bir arkadaşım* bana bu videoları önerdi. Videolar öyle bir sardı ki, bir sürü şehri arka arkaya izledim.

Bu videoları çekmek için gereken tek şey bir kamera ve elinize "Hey sen! Şu anda hangi şarkıyı dinliyorsun?" yazan bir pankart alıp sokağa çıkmak. Şehirde kulaklıkla müzik dinleyen insanlara pankartınızı gösteriyorsunuz, onlar da durup size ne dinlediğini söylüyor. Sonra bunları montajla birleştirirken birkaç saniyeliğine kişinin söylediği şarkıyı çalıyorsunuz.

İlk olarak New York'taki Tyler Cullen çekmiş bu videoları, sonra tüm dünyaya yayılmış. Türkiye'den ise yalnızca İstanbul'u buldum, diğer şehirler hala yapılabilir. Videolarda insanları dinledikleri müziklere göre kategorize etmeyi sevenleri şaşırtacak sonuçlar var. Aynı zamanda o ülkede ne dinlendiği hakkında bir fikriniz oluyor. Bazıları da İncil ya da Japonca dersi dinliyor oluyor. Bir de gittiğiniz şehirlerin videolarını izlerseniz tanıdık görüntüler görmek insanın hoşuna gidiyor.

Ben en çok Sao Paulo'dakilerin dinledikleri müzikleri sevdim. Bir de videoyu çekenin çevirdiklerine "amigo" diye seslenmesini. Burada Amsterdam'ı paylaşıyorum. Buraya tıklayarak da İstanbul'u izleyebilir -hatta benim gibi bir tanıdığınızı görebilir- ve yandaki panelden tüm şehirlere bakabilirsiniz.

video

Yorumlarınızı bekliyorum, hangi şehri beğendiniz söyleyin de biz de izleyelim.

* Bu videoları kendim keşfetmedim. Emeği geçen Aytaç ve Pınar'a teşekkür ederim. Bu arada bir fikir daha: birlikte fotoğraf kursuna gittiğimiz Pınar'ın çektiği fotoğrafları görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Gökyüzü&ağaç dallı ve şekerli fotoğraflar favorim.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Taksim'deki Klimalı Yerler

İşbu yazı aslında Taksim'de geçirdiğim günü, sanat sergilerini, yeme içme mekanlarını anlatmak üzere yazıldı. Ancak bittikten sonra şunu fark ettim, aslında biz iki sanat aşığı, kaliteli yemek yemeyi seven iki gurme değil, sıcaktan kaçmaya çalışan iki garibandık. Bu yazı da Taksim'deki klimalı yerleri anlatan bir rehberidir. Eğer siz de Taksim'e gidecekseniz, bu yazıdaki mekanları aklınızda bulundurun derim.

Lise 1 ve 2'de, Taksim'e gitmek çok büyük olaydı benim için. Babam ve annem Taksim'i bir cadı kazanı gibi görüyor, oradaki insanların alkol, uyuşturucu ve kumar batağında yuvarlandığını düşündükleri için de oraya gitmemi hiç hoş karşılamıyorlardı. İzin alabilmek için babama 2 gün öncesinden ekstra bir ilgi göstermeye başlıyor, onu bu fikre hazırlamaya çalışıyordum. Taksim gününden önceki akşam ise adeta mahkemeye çıkan sanık gibi büyük bir heyecanla yanına gidiyordum. İsteğimi kendisine ilettiğimde o da bir savcı edasıyla "kimle? kaçta? ne zaman döneceksin?" gibi sorular sorup beni ters köşeye yatırmaya çalışıyordu. Bunlara ne kadar kendimden emin cevap verirsem, mahkemeyi o kadar iyi yönde etkilemiş oluyordum. Sonunda hem savcı hem de yargıç olan babam mahkemedeki iyi halimi de göz önünde bulundurarak kararını açıklıyordu: "Gidebilirsin, ama telefonunu duy ve saat 16.30'da otobüse bin." Zaten arkadaşlarıyla saat 12'de buluşacak olan zavallı 16 yaşındaki ben ise beraat etmiş kadar değil de, tutuksuz yargılanmama karar verilmiş gibi buruk bir sevince boğuluyordum.

Lise 3'te biraz biraz normalleşmeye başlayan Taksim'e gitme ritüeli lise 4'te üniversiteye hazırlanmamla sekteye uğrasa da, İstanbul'da olup üniversite okuyan her öğrenci gibi 1.sınıfta Taksim'in dibine vurmamızla sıradanlaşmıştı. O zamanlar her gün gittiğimiz bu yer artık benim için eski önemini taşımasa da, yine de alışveriş merkezlerine ve Bakırköy'e güzel bir alternatiftir.

Dün yine çok sevdiğim biriyle Taksim'deydik. Aslında önce Mecidiyeköy'de buluşacaktık, sonra plan değişti. İyi ki de öyle düşünmüşüz çünkü Mecidiyeköy'e otobüsle gidip daha sonra metroyla Taksim'e geçmek yaklaşık 45 dk sürdü. Halbuki Taksim otobüsü 1 saat 20 dk.da falan hedefe ulaşıyor. Bundan sonra Taksim'e Taksim otobüsüyle gitmem.

Bu aralar hava çok sıcak olduğundan İstiklal'de gölgeden de olsa birkaç dakika yürümek bizi hayattan bezdirdi. Kendimizi klimalı bir yere atmak istedik. Önce bir yemek yemeye karar verdik ve Tünel'deki Mano Burger'e doğru ilerlemeye başladık. Mano, küçücük dükkanında farklı tatları bir araya getirerek oluşturduğu hamburgerleriyle birçok müdavimi olan ve bunu hak eden bir yer. Bir hamburger fiyatı McDonalds'taki Big Mac menü'ye eşdeğer olsa da buna değer.

Orada otururken karşıdaki bir büfeye takılıyor gözüm. Adı Vitamin World ve sadece taze sıkılmış meyve suyu satıyor. Ve yüz metre uzaktan bile ne yaptığı belli oluyor, çünkü duvar kağıtlarındaki meyve resimleri, tezgahındaki taze meyvelerle istediğini çok basit bir şekilde anlatmış. Yanında ise Karınca var, belki biliyorsunuzdur, Karınca ilginç "şey" satıyor. Bunların hepsi bir tasarım ekibinin elinden çıkma ve gerçekten çok ilginç şeyler çıkıyor. Mısır gevreği kutusu şeklinde kilitli saklama kabı (hırsızların aklına en son gelecek yer), gürültücü komşulardan intikam almak için gürültü CD'si ve yanında kulak tıpaları (ben de geçen gün bizi her sabah Roman havasıyla uyandıran komşudan Anathema ile öcümü aldım), üzerinde beyin resmi olan yüzücü bonesiyle çok renkli, çok güzel bir mağaza.



Bu mağazayı da bitirdikten sonra aşağı doğru yürümeye başladık. Esas amacım arkadaşımı Galata butiklerine götürmekti, ancak bu sıcakta oraya kadar varamayacağımızı anladık. Aşağı yürürken gördüğüm mağazalardan birinde bir tişört vardı. Bu bildiğimiz Hard Rock Cafe tişörtüydü ancak altında "İstanbul" yazıyordu. Mekan İstanbul'a gelmeden bizim ticari zekası tavan yapmış esnafımız tişörtünü bastırmış. Sahi, neden İstanbul'da Hard Rock Cafe yok?




Yukarı yürümeye devam ederken, sağ taraftan gelen ve adeta cennetten inen bir soğuk hava dalgası çarptı yüzümüze. Başımızı sağa çevirdiğimizde bu hayırsever klima sahibi mekanın Arter olduğunu gördük. Daha önce de beraber bu sanat galerisinde bir sergi gezmiştik. Tabi hiç vakit kaybetmeden kendimizi galeriye attık. Bu aralar, Arter'de iki farklı sanatçının sergisi var: Deniz Gül ve Patricia Piccinini. İlk önce Piccinini'nin sergisiyle başlıyoruz.


Böyle sergileri iki boyutlu işlerin sergilerinden daha çok seviyorum. Çünkü insana bir gerçeklik hissi veriyor ve bence, üç boyutlu, gerçek nesneler kullanarak çok daha fazla şey anlatılabilir. Girer girmez gördüğüm üst üste konan yaklaşık 20 sandalyenin tepesine çıkmış yaramaz çocuğun yüzündeki meraklı ve korkusuz ifade de bunu kanıtlar nitelikte. Daha sonra bir odaya giriyoruz. Oda karanlık ve içinde farklı yerlere konulmış yaklaşık 40 tane televizyon var. Duvarlara asılmış tv'ler plazma, ancak yerdekiler tüplü. İlk başta bunun da bir anlamı olduğunu, sanatçının eskiyle yeniyi kombine ederek buna bir anlam yüklediğini düşünsem de (sanat galerisinde insan her şeye bir anlam yüklemeye çalışan insan modeli) sonradan 40 tane plazma bulamadıkları için depodaki tv'leri de kullandıkları gerçeği aklıma geldi. Bu tv'lerin hepsinde, rüzgarda sallanan ağaçların görüntüleri oynuyordu. Hatta yerlerine göre aldıkları ışıklar bile düşünülmüş. Bir yandan duyduğunuz kuş sesleriyle kendinizi ormanda gibi hissetmeniz sağlanmış. Sanatçının bu eserinin adı Plastikoloji ve anlatmak istediği şey teknolojiyle yaratılan doğa görüntülerinin gerçeğinin yerini alabileceği iddialarına dikkat çekmek.




Daha sonra yukarı kata çıktığımızda, "Doğanın küçük yardımcıları"nı görmeye başlıyoruz. Bunlar, sıçana benzeyen, suratlarında şirin bir ifade olan ancak sırtlarındaki kıllarıyla, uzun tırnaklarıyla, garip uzantılarıyla hiç insanlara benzemeyen ve tiksinti hissi uyandıran yaratıklar. Sanatçının gerek insanları gerekse bu yaratıkları gayet gerçekçi olarak heykelleştirdiğini de söylemeliyim. Sergide bu yaratıklar insanlarla, özellikle çocuklarla bir arada yaşıyor. Sarılarak uyuyan çocuk ve yaratık, mutant bir sütanne tarafından emzirilen bebek aklımda kalanlardan bazıları.

Serginin anafikri arkadaşımın söylediği gibi: Bu yaratıklar her ne kadar çirkin görünürse görünsün, insanlarla bir arada, birbirlerine sevgi duyarak yaşayabiliyorlar ve birbirlerinin farklılıklarını yadırgamıyorlar.




Daha sonra en üst kattaki Deniz Gül sergisine çıktık. Kapıdan girdiğimizde sırtı bize dönük 5 tane mobilya gördük. Mobilyaların ön yüzünü görmek için dolaştığımızda, en başa konulan 5 sandalyenin yanında bir tabut, vitrin, gardırop, kapı -ve içinde bir oda - ve bir kasa ile karşılaştık. Hepsinin içinde de sanki bizim göremediğimiz bir insan yaşıyormuş gibi geldi bana. Açıkçası ne anlatmak istediğini anlayamadım, sergi rehberinde ise anafikir şu sözlerle anlatılıyor: Deniz Gül, "5 Kişilik Bufet" metninde, medyadan, sokaktan ve kendi iç sesinden hatırlayabildiği, çoğu belleğin süzgecinde deforme olmuş kelimelerden oluşan bir dilsel hafızayı, 5 mobilyada bedenleşen 5 kişinin sesine ve performansına açıyordu. Sergi bağlamında dilden ve sesten bağımsızlaşarak mekânda yeniden kurulan; ifadesini önce dilde bulmuş olan bir hissiyatı sergi mekânında görünür kılan projenin ana gövdesini, sanatçının yerleştirdiği mobilyalar ve mekâna giydirdiği camlar oluşturuyor. Hey allahım ya. Neyse. Beşinci mobilyanın yanına yaklaştığımda ise burnuma gelen kesif koku yüzünden neredeyse kusacaktım. Kokunun birkaç metre ötedeki masadan geldiğini anlamam uzun sürmedi. Benim masanın ortasında mermer sandığım şey, meğersem orada kaynayıp duran, üstü kaymak olmuş bir sütmüş!




Bakalım bu sütü nasıl açıklıyor sanatçı: "Kamusal alandaki süs havuzlarından esinlenen bu büyük ve yuvarlak masa, ortasındaki haznede kaynatılan ve gün boyu koyulaşıp yoğunlaşan sütün kokusunu diğer tüm mobilyaların üzerine yayarak, mekânı kendi büyüsü altına alıyor." Ah canım ya çok iyi düşünmüşsün gerçekten de bu mu bizi büyüsüne alacak? Allah bilir sergi açıldığından beri orda fok fok kaynayan bu süt, o sergiden aklımda kalan tek şey oldu ve hala aklıma geldiğinde midem kalkıyor, üzgünüm.

Bu süt kokusunu duyduktan sonra koşarak merdivenlerden inmeye başladım. Arkamdan gelen arkadaşımla birlikte sokağa adım atar atmaz geri girme isteğimiz hasıl oldu, zira dışarsı yukarıdaki süt gibi kaynıyordu. Şimdi ne yapsak diye düşünürken karşıda Borusan Müzik Evi'ni gördük ve oraya da girelim dedik.Orada da Madde-Işık adlı bir sergi var. Bu sergi de 5 katın tamamını kaplayan, aralarda korku tüneli gibi koridorlardan geçtiğiniz bir sergi.




Buradan aklımda kalan tek eser, Julien Maire'nin Patlayan Kamera adlı eseriydi. 11 Eylül'den iki gün önce Taliban'a karşı en güvenilir müttefik olan Komutan mesut gazeteci kılığına giren iki El-Kaideli tarafından patlayan bir kamerayla öldürülmüş. Teröristlerin bir kamera kullanmasından etkilenen sanatçı ise bu kameranın çalışmaya devam ettiğini ve son altı yıldır bir savaş filmi çektiğini hayal etmiş. Bu kameranın parçalarının durduğu masanın yanında bir televizyon var ve kesik kesik savaş görüntüleri dönüyor. Güzel düşünülmüş, etkileyici bir eserdi.



Buradan da çıktıktan sonra, yine soğuk bir yer olan İnci'de bir profiterol modası verdik. Yıllardır Taksim'de bulunan İnci Pastanesi, hala eski dekorasyonunu koruyor. Buranın profiterolü meşhur ancak ben buranınkini sevmem, zaten ben yemedim. Ancak orada otururken daha önce görmediğim bir şey fark ettim: üst katta bir yazıhane var ve orada muhtemelen pastanenin 2. veya 3. nesil sahibi olan amca oturuyor.

Buradan kalktıktan sonra biraz da Demirören Avm'deki Virgin'de takılıp, Satürn'deki direksiyonlarla GT5 oynadık ve dağıldık. Yorgun argın bir halde otobüse bindim ve eve geldim. Ne yazık ki evde de boya olduğundan kendimi yatağıma atmak yerine, toparlanıp teyzemlere gittik. Bir yandan yemeğimizi yiyip, bir yandan da Amerika planlarımız hakkında konuştuk. Amerika demişken, çok yakında bu adreste başlayacak olan Amerikan Rüyası yazı dizimi kaçırmayın derim. Görüşmek üzere.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Amerika Vizesi

Gözümü açtığımda saat 07.14'tü. Tatil başladığından beri 3.30'dan önce yatmayan ben, önceki gece 1.30 sularında yatağa girerek gözlerimi kapatmış, ancak zihnimi bir türlü susturamamıştım. Buna halk arasında "uyuyamamak" da deniyor olabilir. Kahvaltı falan etmeyip, saat 9'da Amerikan Konsolosluğu'ndaki randevuma yetişebilmek için yola çıktık. Daha önce 27 Haziran'da olan randevumu, gireceğim tek bütünleme sınavının da aynı güne denk gelmesi nedeniyle erteletmiş, 19 Temmuz'a anca yer bulabilmiştim. Annem ve babam da bana eşlik ediyordu, ikisinin de vizesi vardı, dolayısıyla vize görüşmemde tek başıma olacaktım. Daha önce de İngiliz Konsolosluğu'nda bu deneyimi yaşadığım için pek heyecanlı değildim, yine de biraz ciddi bir kıyafet giymeye özen gösterdim.


Oraya 8.30 civarında vardık. Arabayı "Bu sokağa park etmeyiniz, arabanız çekilir." tabelasının hemen altına bıraktık.İstanbul'daki Amerikan Konsolosluğu İstinye tarafında (bu aralar bu semtten ne çok bahseder oldum), bir tepenin üzerine kurulu heybetli bir bina. Yolun karşısında, vize için bekleyenlerin dolup taşırdığı küçücük kafeler var. Karnım guruldamaya başladığı için, kafeden bir tost aldım ve etrafı gözlemeye başladım. Konsolosluktan çıkanlar ya yüzlerinde büyük bir gülümsemeyle çıkıyor, ya ifadesiz bir şekilde yürüyüp gidiyordu. Peru Konsolosluğ u'na* geldiğini sanan bir kızcağızın şaşkın bir ifadeyle "Adam benimle İngilizce konuştu" diye bir laf ettiğini duydum.

Kapıda bir (Türk) adam duruyor, gelenlerin isimlerini kontrol edip yapması gerekenleri tarif ediyordu. Tostumu bitirmeye yakın, içeri alımları durdurdular. Neyse ki 15 dk sonra içeri ilk giren bendim. Güvenlik görevlisi iki kulağında büyük halka küpeleri olan, sakallı (erkek yani) ve tabi ki kaslıydı. Bana eşyalarımı bırakıp dedektörden geçmemi söyledi. İçeri telefon almadıklarını bildiğimden, yanımdaki tek eşya annemin elime tutuşturduğu, içinde dosyalar olan ve almamakta direttiğim ancak yenildiğim Converse torbasıydı. Talimatlara uyarak üst kata çıktım, gayet suratsız bir görevliden sıra numaram olan 87'yi aldım ve beklemeye başladım. Bankalardaki sistem gibi, sıranızı tabeladan takip ediyor ve sıra size geldiğinde ilgili gişeye gidiyorsunuz. İlk seferinde 87 çabuk geldi, gidip evraklarımı teslim ettim. Sonra bir daha sıra bana geldi, ne kadar hızlı ve kolay ilerlediğini düşünerek gişeye gittim.


Burada parmak izi verecektim. Görevli, çok tatlı ve çekik gözlü bir Amerikalıydı. Bana "Please put your forefinger on the screen"-Lütfen işaret parmağınızı ekrana koyun- dedi. Dediğini yaptım. Ancak bu sefer hareketle göstererek "FOUR fingers" dedi. Meğer four'u (dört) fore olarak anlamışım. Daha sonra "Please put your thumbs on the screen" dedi. Thumb( baş parmak)'ı üstüne basa basa ve göstererek söyledi. Ah dedim, kadın ben İngilizce bilmiyorum sandı işte. O an kendimi kaybedip çevirilerimden söz açmayı düşünüyordum ki, toparlandım ve thank you derken "th" sesinde dilimi dişlerimin arasına koyarak bu açığı kapatmakla yetindim. İnsanların böyle zayıf noktaları çok komiğime gidiyor -kendim olsam da-, bi daha görmeyeceğin birine bile hava atmaya çalışmak çok ilginç bir şey bence.

Esas bekleyiş bundan sonra başladı. Bu zamana kadar içerideki sandalyelerde beklerken, şimdi dışarı çıkmam ve orada beklemem söylenmişti. Dışarı çıktım. Benimle beraber yaklaşık 25 kişi daha bekliyordu. Sıra 67'lerdeydi, demek bana daha 20 kişi vardı. Ben ve Amerikan Rüyası'nı yaşamak isteyen bu insanlar, yaklaşık birer saat burada beklemek durumundaydık. Hem uçak biletine o kadar para ver, hem 15 saat uç, hem de bu kadar uğraş, yok yaa.. deyip yerimden kalktım, çıkıp gittim. Desem çok ilginç bir hikaye olurdu değil mi? Kalkmadım tabi, bal gibi de oturup bekledim. Etrafımda ilginç hikayeler yakalarım diye kulak kesildim, ancak kimse konuşmuyordu. Hiçbir hata yapmamak ve vizeyi alabilmek konusuna o kadar odaklanmıştık ki, herkes "makul" davranıyor, kimse yerinden kalkıp manzarayı bile izlemiyordu.

Biraz bekledikten sonra, içeriden benim yaşlarımda bir kız çıktı. Kız oradaki korkuluklara dayanıp hıçkırarak ağladı. Beş dakika boyunca hıçkırıklarını dinlediğimiz bu kızın yanına kimse gitmedi. O da içini çeke çeke asansöre doğru yürüdü, neden ağladığını öğrenemedim.

Sıram yaklaşınca beni içerideki salona aldılar. Kendime cam kenarında bir koltuk seçtim ve beklemeye başladım. Bana sıra gelmesine 3-4 kişi vardı. Bu sırada öndeki koltukta küçük bir kız çocuğu dikkatimi çekti. En fazla 2 yaşında olan bu kız, en sevmediğim şeylerden biri
olan "küçük çocukların toplu yerlerde saçma şeyleri yalaması" fiilini gözlerimin önünde gerçekleştiriyordu. Tam "Yapma!" diye bağıracaktım ki, babası kızı koltuğun demirlerinden uzaklaştırdı.


Sonra da saçları iki yandan toplu (annemin deyimiyle iki keçi saçı) 5 yaşlarındaki büyük kızına kitap okumaya başladı. Ancak kitap İngilizceydi. İlk olarak ailenin yabancı olduğunu düşündüm, ancak annenin küçük kızıyla Türkçe konuşmasını duyunca bundan vazgeçtim. Bu konuyla daha fazla ilgilenmeyerek dışarıyı izlemeye devam ettim. Sıra bu aileye gelince, çoluk çombalağı toparlayıp gişeye gittiler. Tesadüfen gişe de tam önümdeydi. Bu gişelerde görevliyle
aranızda bir cam var. Belgeleri alttaki delikten uzatıyorsunuz. Görevli sizinle mikrofondan konuşuyor. Hal böyle olunca da her dediğini duyabiliyordum.



Buradaki memurların şöyle bir özelliği var, her gelenle önce İngilizce konuşuyorlar. Baktılar karşısındaki bön bön bakıyor, bu sefer "Can you speak English with me?" diyerek durumu teyit etmeye uğraşıyorlar. Lakin İngilizce bilmeyen birine İngilizce olarak İngilizce bilip bilmediğini sormak, hem bir tekerleme olur hem de abesle iştigal. Bundan sonra, İngilizce bilmeyenlerle Türkçe konuşmaya çalışmaya başlıyorlar yahut bir tercüman çağırıyorlar.

Konuya dönecek olursak, ilk önce kadının Yüksek Lisans'ını Seattle'da (Amerikan aksanıyla, Sieaadıl diyeceksiniz) yaptığını, evlenince soyadı değiştiğinden tekrar alması gerektiğini falan öğrendim. Araba kiralayıp bilmemnereleri gezeceklerini anlattı, görevli de yolda kenara çekip manzarayı izlemeleri gerektiğini falan söyledi. Neyse, sonra sıra geldi annenin çocuğuyla övünme seansına. Adama kızının da İngilizce bildiğini söyledi. Görevli "Oo really? Do you like learning English?" gibi sorular sormaya başladı küçük kıza. Kız da mır mır "Yees" "Noo" lar ile cevaplıyordu. Kızın Filipinli bakıcısının ona İngilizce öğrettiğini öğrendik. En sonunda da anne kıza "Hadi amcaya başkanın ismini söyle" dedi. Ne diyeceğini merakla bekledim. Kız sonunda güç bela "Barack Obama" dedi. Hey allahım. Az kalsın oracığa kusacaktım ki aile vizeleri onaylanmış bir şekilde orayı terk etti.

Bu sırada birinin "Seksen yidi" diye bağrındığını duydum. Evet bu bendim! Tabelada numaram çıkmamış, görevli de tatlı aksanıyla beni çağrıyordu. Hemen kalkıp gişeye doğru gittim. Nasılsınız iyi misiniz hoşbeşinden sonra görüşme başladı. Görevli bana daha önce gittiğim ülkeleri, ne iş yaptığımı, kaçıncı sınıf olduğumu, babamın ne iş yaptığını sordu. Sonra da "Vizeniz onaylanmıştır" deyip bastı damgayı. En kısa görüşmelerden birini yapmıştım. Çıkmadan UPS Kargo standına adres bilgilerimi bırakıp, kuşlar gibi özgür hissederek binadan çıktım. Bir 10 sene daha buraya uğramamayı umuyordum. Lakin o sırada kadının sözleri aklıma geldi; evlendikten sonra vizem kaybolacaktı. Ya evde kalacağım, ya evlenince Amerika'ya gitmeyeceğim herhalde. Ha bu arada, vizem de bu sabah geldi. Hadi. Öptüm.


*Peru'nun da konsolosluğu mu varmış demeyin, sizin için araştırdım ve fahri konsoloslukları olduğunu öğrendim. İşte İstanbul'dakinin adresi: Tekstilkent, Koza Plaza, A Blok , Kat: 22 D: 83 - 34235 Esenler - Istanbul Evet, İstinye'de, Taksim'de-İngiltere gibi- yahut Gümüşsuyu'nda-Almanya gibi- olmayabilir, ne olmuş yani.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İstinye Park'ın Yaban Mersini Suyu

Bugün saat 13:30 sularında, henüz kahvaltı yapıyor olmam gereken saatlerde kendimi arabanın içinde, sıcaktan terlerken, radyodan yükselen dımtısların kulağımda çınladığı, sağ, sol ve ön görüş açılarım kamyonlar tarafından kuşatılmış vaziyette buldum. İstikametimiz İstinye Park'tı. Şehrin öbür ucunda oturduğumuz için gidişimiz baya uzun sürecekti. Şen şakrak başlayan yolculuk, bir süre sonra "Midem bulanıyor" "Su yok mu?" ve "Salak kamyon sağa geçsene" cümlelerinin havada uçuştuğu bir modern zaman eziyetine dönüşmüştü.

Uzun süren yolculuğumuzun ardından İstinye Park'a vardık. Biliyorsunuz burası İstanbul ünlülerinin, futbolcuların, mankenlerin uğrak mekanı. Girerken "acaba bugün kaç ünlü göreceğiz sayacı"mı açtım. Futbolcuların çoğunun tipini tanımasam da - sadece "Q7 tayfası"nı birkaç kez gazetede görmüşlüğüm var- onları esmer tenlerinden, pırlanta küpelerinden ve zevksiz giyimlerinden tanıyacaktım. İlk hatamız, "Meydan"a gitmemek oldu. Meydan dediğim yer hani şu Louis Vuitton ve türevlerinin olduğu açık alan. Oraya gitsek kesin bir futbolcu, bilemedin Seda Sayan ya da onun oğlunu yakalardık. Onun oğlunu da kötü dişlerinden ve arabasından tanıyabilirdim mesela.

Alışveriş turumuza üst kattan başladık. Bu arada ilk kez fark ettim ki, meğer İstinye Park'taki mağazaların bir kast sistemine göre dizilmiş. Meydan dediğim yerde zaten dünyaca ünlü/pahalı markalar var. Üst katta ise İpekyol, Sisley ne bileyim Nine West gibi orta üst sınıf mağazalar, alt katta da Koton gibi halk mağazaları ve bir genç kızın ayrılmaz üçlüsü olan "Bershka, Stradivarius ve Pull&Bear" var, ki favorim ortadakidir.

Bu sırada üst katta bir sürprizle karşılaştım, bir Harry Potter sergisi vardı! Filmde kullanılan orijinal kostümler ve asaların birkaçı ve sette çekilen fotoğrafları gördük. Elbette fotoğraf da çektim.


Soldaki Dumbledore'un, sağdaki Moody'nin asası


Soldaki Harry'nin, sağdaki Hermione'nin okul üniforması



Üst kattaki mağazaların bir kısmını gezdikten sonra - ki şunu da ekleyeyim İstinye Park'taki mağazalarda aynı markaların diğer mağazalarında bulamayacağınız kadar çeşit var - bir yemek molası verdik. Canımız köfte çekti, Köfteci Ramiz çarptı gözümüze. Ben orayı pek sevmem, köftemin içinden bir kez kıl çıkmıştı (ki bunu okuyan arkadaşlarımın yüzünde bir tebessüm oluşmuştur eminim çünkü ben hemen her yerde yemeğimin içinde kıl bulurum) ve porsiyonları çok doyurucu değildi. Her neyse oranın bir açık büfe salata sistemi var ve o şubesi self-servis, dolayısıyla siparişinizi verdikten sonra tepsinizi alıp sırayla ilerlemeniz gerekiyor. Sırada beklerken arkamızda bekleyen kıza çarptı gözüm ve hemen tanıdık bi yüz olduğunu anladım. Kavak Yelleri dizisinde Aslı'nın ablasını oynayan oyuncuyu hatırlarsınız belki, işte oydu. Maalesef İstinye Park'ta bizim payımıza 3. sınıf bir ünlü, hatta ünsüz düşmüştü.

Bizimkiler sırada beklerken ben de bir masaya oturdum. Annemlerin önünde bekleyen çocuk arkadaşına da tepsi almak için sıranın sonuna gitti, aldıktan sonra yerine döndü. Bu sırada Aslı'nın çakal ablası da annemlerin salata almakla meşgul olmasını fırsat bilerek onların önüne geçmişti. Çocuğun tepsiyi alıp eski yerine -yani onun önüne- geçtiğini görünce "Ama olmaz ki benim önüme geçiyorsun" dedi. Annem de "O zaten oradaydı, hem siz de bizim önümüze geçmiş oldunuz." diyerek kibar ama mesafeli bir çıkışla bu gol teşebbüsünü defetti. Bu defans üzerine Aslı'nın ablası dizideki muşmula ifadesini takınarak kendi sahasına dönmek zorunda kaldı.

Annemler köftelerle birlikte masaya döndüğünde "O kızı tanıdın mı?" diye sordum. "Ay bi yerden tanıdık geldi ama.." diyordu ki, kim olduğunu söyledim. "Ha öyle mi, ben de az önceki mağazalardan birinde satış elemanı diye düşünmüştüm" diyerek kızı 3.ligden küme düşürdü.

Yemekten sonra "şık" mağazaları gezmekten sıkılmış olan ben ve kardeşim annemi üst kat turunda yalnız bırakarak "Bir Genç Kızın Gizli Üçlüsü"ne çevirdik rotayı. Bunlara bir de Oxxo'yu ekleyince, 1 çanta, 2 tişört, 1 pantolon ve 1 yelekle kapattım günü, fena da olmadı.

Annemin yanına çıkıp ona da Park Bravo'da beğendiği elbiseyi aldık ve mağazanın bünyesindeki Inglot'un ojelerine ağzımın suyunu akıtarak (25 lira verseydim alacaktım bir tane, ama yapmadım hayır)oradan çıktık. Sıradaki durağımız dönüş yolu için erzak almak üzere İstinye Park'ın çarşı pazar bölümüydü. Bilmeyenler için söyleyeyim, burada manav, kasap, kuruyemişçi gibi dükkanlar/standlar bulabilirsiniz. Buraya en son geçen sene arkadaşlarımla gelmiştim, ondan sonraki ilk gelişim. Bu sefer fark ettim ki burası aynı Londra'daki ünlü alışveriş merkezi Harrods'ın Food Hall'ı gibi düzenlenmiş. Sizin için fotoğraf da çektim.





Bu pazarın yanında bir tane market var. Marketin içine bir girdim yine anılarım depreşti, fena oldum. Neden derseniz e bir tane normal Türk markası yok ki. Varsa bile gözünüze hiç çarpmıyor o kadar şey arasında. Tikveşli yoğurtlar yerine Heinz ketçaplar, Yörsan ezine peyniri yerine parmesanlar, Cappy Vişne yerine Blueberry juice'lar.. Bir köşede "Mahzen" yazıyor böyle ahşap dekoruyla birlikte, dedim ki herhalde bodruma açılan bir kapı var orada. Bir baktım bildiğimiz içki reyonuymuş. Broşürünü aldım (fotoğrafı yanda), böyle teknede çekilmiş fotoğraflar falan, süper havalı. Halbuki Carrefour'un broşürlerinde halk günü ilanından, orasına burasına domates, maydanoz tıkıştırılmış hayvanlardan ve devamında onların kıyması, bonfilesi, kaburgasından geçilmiyor.

Velhasıl kelam, bu marketi de görünce anladım ki burada ne kadar Batılıysan o kadar zengin sayılıyorsun. Alt katlara indikçe insanların üzerinde değişen kıyafetler, kafalarda azalan güneş gözlükleri, kalabalıklaşan mağazalardaki artan indirim oranları da bunu destekliyor zaten. Bu aralar İstanbul'da patlayan Arap nüfusunun bir kısmı da oradaydı. Tüm bunları görünce şunu çıkardım: zenginlik parayla değil, kalple olur -şaka şaka- o parayla aldıklarınla ölçülüyor.

ps: yorum yapmak için üye olmanıza gerek yok, hemen alttaki kutucuğa yorum yapabilirsiniz. okudukça mutlu oluyorum, ben size yazıyorum, siz de bana yazın olur mu? görüşürüz tekrar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...