6 Ağustos 2013 Salı

The Wall Live - 1.kısım

Yıl 2006, lisede ilk yılımı bitirmişim. Tarih 20 Haziran ve o gün 15 yaşındaki Görkem'in hayal edemeyeceği bir şey olmuş; en sevdiği grubun frontman'i Roger Waters İstanbul'a gelmiş ve hayatında izlediği ilk konser o olmuştu. O günün üzerinden tam 7 yıl geçti ve takvimler 4 Ağustos 2013'ü gösterirken bu efsane adam, müzik dehası, sahne şovu ustası tekrar Türkiye'deydi. Ve ben yine oradaydım.

Roger Waters The Wall turnesine İstanbul'u kattığında çok sevinmiştim. Biletler satışa ilk çıktığında bilgisayar başında, sıkı Pink Floyd dinleyicisi babamı aradım. Sahneye en yakın tribünlerden 2 bilet alacaktım. Babam "sonra bakarız" diyerek işi ertelediği için, sonunda Mertle sahne içinden 2 bilet aldık. Daha önceki konsere beraber gittiğimiz babam da konsere gelemedi ve çok üzüldü. Konser günü 2 arkadaşımızla beraber kapı açılış saatinde (18:30) İTÜ Stadyumu'na doğru yürürken sıranın birkaç yüz metre önceden başladığını görünce pek de şaşırmadık. Bu sırada konserin izleyici kitlesini inceleme fırsatım oldu. Babam gibi 40 yaş üstü eski dinleyiciler, bizim gibi 20-30 yaş arası genç insanlar ve 16-18 yaşında yeni yetmeler vardı. Sırada beklerken yanımızdan Roger Waters bantları (hani Tarkan'ın belediye konserlerinde kızların kafalarına bağladıkları), tişörtler ("içerde 50 lira abla, bizde yarı fiyatına" diyen adamdan tişörtleri almadım çünkü kalitesi de yarımdı) satan satıcılar geçiyordu. Bazı adamlar da "sıra beklemeden sahne önüne gitmek ister misiniz?" diye bağırıyordu. Sonunda bir tanesine sorduk nedir bu diye. Adam başı 10 liraya gidip bizi sıranın önüne yerleştiriyorlarmış. Ama 4 kişi 30 lira olurmuş. Böyle de bir ekmek kapısı oluşturmuş kendine çakallar.

Ojelerim The Wall konserine özeldi. Konser için
Roger kadar uğraştım desem yalan olmaz.

Neyse sonunda konser alanına girdik, The Wall Live tişörtlerimizi ve anahtarlıklarımızı satın aldık ve kendimize bir yer seçip oturduk, konseri beklemeye başladık. Saat 20:00 gibi herkes sözleşmiş gibi oturduğu yerlerden kalktı ve ayakta durmaya başladı. Şansımıza biz de konser alanında yerden biraz yüksek bir tümsek bulup konseri onun üzerinden izlemeye karar verdik. Konserden önce çaldıkları her şarkının bitiminde insanlar Roger çıkacak sanıp çığlıklar atıyor, sahnede gördükleri her teknik elemanı çılgınca alkışlıyorlardı. Mert'in aldığı istihbarata göre John Lennon-Imagine'den iki şarkı sonra sahneye çıkacak olan Roger Waters bizi bekletmedi ve gerçekten de Imagine'den sonra, saat 20:45 sularında sahneye çıktı.



Öncelikle Outside the Wall'un melodisiyle konsere giriş yapıldı. Sahneye elinde meşhur 2 çekiç logolu bayraklar taşıyan askerler çıktı. Daha sonra, birdenbire giren In the Flesh introsunun her bir bass notasıyla sahneden gökyüzüne kırmızı fişekler atıldı. O anda hissetiklerimi tarif etmek imkansız, büyülenmiş ve heyecandan ağzım açık halde sahneye bakıyordum. Intro'dan sonra Roger Waters sahnede göründü. Her zamanki gibi baştan aşağı siyah giyinmişti. Milyon pound'luk serveti olan bir adamın günlük hayatta ve konserlerinde böyle sade giyinmesi onun değerini arttıran noktalardan biri bence. Roger sahnede onun için bekleyen uzun Nazi komutanı ceketini, güneş gözlüklerini taktı ve "So ya thought ya might like to go to the show.." şeklinde başlayan şarkının ilk sözleriyle bizi 2 saat sürecek muhteşem müzik şöleninin içine soktu. Şarkı, duvara çarpıp patlayan uçak ile sona erdi.


İkinci şarkı olan Thin Ice'ta öncelikle Roger Waters'ın 2.Dünya Savaşı'nda kaybettiği babası olmak üzere savaşta, yok yere hayatını kaybeden insanların kısa bilgileri ve fotoğrafları ekrana yansıdı. Ardından Happiest Day of our Lives başladı. Bu şarkıyla beraber tavandan hepimizin en iyi bildiği canavar öğretmen indi ve gözlerindeki ışıklarla seyirciye doğru kötü kötü bakmaya başladı. Ardından gelen Another Brick in the Wall ile sahneye çıkan çocuklar dans ederek şarkı söyledi. Bu arada bu çocuklar turnenin her ayağında o ülkenin çocukları arasından seçiliyor. Ben de keşke çocuk olsam da o sahneye çıksam diye aklımdan geçirmedim değil. 

Şarkı bitince Roger Türkçe olarak "Hoşgeldiniz! Burada olmaktan çok mutluyum" diyerek herkesin yüzüne gülümseme yerleştirdi. Sonra da Gezi'de hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük ve diğerlerinin resimleri duvara yansıdı. O an stadyum çıldırdı ve "Her yer Taksim, her yer direniş!" sloganlarıyla inlemeye başladı. Görülmeye değer bir andı. Roger "Bu çocuklara bir alkış lütfen" deyip şarkılarını devlet terörü yüzünden hayatını kaybedenlere armağan ettiğinde ise avuçlarımız patlayana dek alkışladık. Bir süre Türkçe konuştuktan sonra "Bu kadar Türkçe yeter" diyerek ana dilinde konuşmaya devam etti. 

Mother

Buraya bir not düşeyim; Her Pink Floyd hayranının izleme hayalini kurduğu bu gösteri, grup hayattayken bir süre sonra yapılmaktan vazgeçilmişti. Bunun sebebi de prodüksiyonun çok pahalı olması ve biletlerin 12 dolar gibi düşük rakamlara satılmasından dolayı grubun büyük zarara uğramasıydı. Roger Waters konuşmasında sıradaki şarkıyı 1980'de Londra'da verdikleri bu konser sırasında çekilen görüntüsü ile çift vokal yaparak söyleyeceklerini açıkladı. Buradaki genç halini "poor, miserable, fucked up little Roger" olarak nitelendirdi ve ikisine şans dilememizi istedi. Böylece harika şarkılardan biri olan Mother başladı. Bu sırada arkadaşım Naz da "bu adam burnunu mu yaptırdı ya, eskiden çok çirkindi" diyerek şarkının ortasında bunu düşünmemize sebep oldu. Sonunda adamın güzel yaşlandığına karar verdik. 


Mother'da ise Pink'in aşırı korumacı, duvarı bir kat daha yükselten annesinin "canavar kuklası" sahnede yerini aldı. O da kırmızı ışıklı gözlerini üzerimize dikerek bizi gözetledi. Sonunda duvarda çıkan Big Brother is Watching you yazısında BR'nin üstü çizilerek M harfi kondu ve Big Mother is Watching You yapıldı. Şarkıdaki en güzel kısım ise "Mother should I trust the government?" sözüne karşılık ekranda çıkan "NO FUCKING WAY" ve "KESİNLİKLE HAYIR" yazılarıydı. Ne yazık ki fotoğrafını çekemedim ve internette de bulamadım. Bu sırada konserde duvar biz fark etmeden örülmeye devam ediyordu. Koyulan her bir tuğlanın üzerine anında projeksiyonla görüntü yansıtıldı. Bu teknolojiyi aklım almadı, sadece adamlar yapmış diyebilirim. 

Bir sonraki şarkı olan Goodbye Blue Sky'da gösterilen görüntülerde savaş uçakları insanlığın üzerine bombalar attı. Bu bombalar elbette bildiğimiz bomba değil, dini semboller, Shell, McDonalds, Mercedes logoları ve dolar işaretiydi. Devamında The Wall filminden görüntülerle birlikte Empty Spaces'ı veya What Shall We Do Now?'u dinledik. Sonrasında duvara yansıyan çıplak kadın resimleriyle Young Lust'u dinlerken konser alanı erkek arkadaşların gözleri ellerimizle kapatmak suretiyle yapılan komikliklere sahne oldu. Şarkı, Pink'in okulundan, annesinden kurtulup rock'n roll hayatına, cinsellik ve uyuşturucuyla dolu günlere başlamasını anlatıyor. Elbette bu günler Pink'in mutlu günleri. Devamında, Pink'in karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra bir groupie'yi otel odasına çağırdığı sahnelerle başlayan One of My Turns şarkısı geldi. Bu şarkıda groupie'nin konuşmalarını bile ezberlediğimi fark ettim. Benim için her şarkıya eşlik edebilmek elbette sadece The Wall ve Dark Side of the Moon albüm konserlerinde mümkün olurdu zaten. Pink bu şarkının sonlarına doğru delirerek odayı dağıtıyor ve kız kaçıyor.


Bir sonraki şarkımız temponun düştüğü Don't Leave Me Now. Sahne karanlığa büründü, Roger oturup karısına onu bırakmaması için şarkı söylerken aslında bu şarkının onu bırakıp giden babasına, aşırı korumacı annesine, onu yükseltip birden uçurumdan aşağı atan şöhreti hedef aldığı söyleniyor. Şarkı sırasında karısının canavar kuklası da sahnenin solunda yerini alıp tıpkı öğretmen ve anne gibi ürkütücü biçimde bize bakıyor. Böylece Pink'in duvarı biraz daha yükseliyor. Duvar neredeyse tamamlanmışken tekrar "fallen loved ones"ın resimlerini görüyoruz.

Fallen loved ones, Roger Waters'ın turne sitesinde hayranlarına yayınladığı mesaj ile başlayan bir proje diyebiliriz. Mesajda Waters hayranlarından savaşta ölenlerin resimlerini kendisine yollamamızı istiyor. Bu kişiler asker olmak zorunda değil, Irak'ta ölen 9 yaşındaki bir çocuk da var duvarda, Hrant Dink de, Uğur Mumcu da. Böylece hem ölenleri onore etmek, hem de ölümlerini protesto etmek istediğini söylüyor Waters. Bir Floydian olan Ali İsmail Korkmaz'ı duvara yansıtarak bunu çok da iyi başarıyor.


Biraz seyircilerden bahsetmek gerekirse; konser boyunca nefes aldırmayan sigara dumanı ve bir yarım akılın sahneye tuttuğu lazer dışında seyirci iyiydi. Ara ara Gezi sloganları atıldı. Yurtdışından gelen birçok izleyici vardı. Özellikle İran'dan sanki otobüs kaldırmışlar (Doruk'un esprisini bir kez de ben çaldım oh). İran demişken, arkamızda bulunan 6-7 kişilik İranlı grup bizi konser boyunca delirtti desem yeridir. İçlerinden 50 yaşlarında bir adam artık ne içtiyse zil zurna sarhoş olmuş ve sürekli sağa sola düşüyor, bağırarak konuşuyor ve herkesi rahatsız ediyordu. Arkadaşları bunu kontrol altına almaya çalışırken konserden bir şey anlamadılar. En son yerlerde yattığını gördük. Hayır yurtdışına konser izlemeye gelmişsin, tadını çıkarsana. Ertesi gün uyandığında hiçbir şey hatırlamayacaksın. Ancak kongrelerde gördüğüm İranlılar'dan sonra insanların eski hayatlarına duyduğu özlem nedeniyle böyle aşırılıklar yaptığını düşünmeye başladım. Düşünsenize normal bir hayat sürerken birden içki içmeniz yasaklanıyor, başınızı örtmek zorunda kalıyorsunuz ve hayatınızın her alanı kısıtlanıyor. İran, ülkemizin geleceği için neden korktuğumuza verilecek güzel bir cevap bence.

1.kısmın son şarkısı olan Goodbye Cruel World'e geliyor sıra. Roger'ın duvarda kalan son tuğla boşluğundan kafasını uzatarak söylediği bu sakin şarkı bir önceki şarkıda sinir krizleri geçirerek etrafı parçalayan Pink'in artık yolun sonuna geldiğini düşündürten, hayatındaki herkese veda ettiği ve intiharın uzak olmadığını anlatan bir ninni gibi. Nitekim son "Goodbye"dan sonra Waters kararıyor, yerine bir tuğla konuyor ve Duvar tamamlanmış oluyor.


Ardından çıkan Intermission yazısıyla ara veriliyor. Bu ara yaklaşık 20 dk süren uzun bir ara. Bu süre boyunca duvara "fallen loved ones" resimleri, hikayeleriyle birlikte yansıtılıyor. Sonunda Roger'ın bizlere bir mesajı yer alıyor:  Bize "kaybettiğimiz sevdiklerimiz"in fotoğraflarını gönderen herkese teşekkürler - onları unutmayacağız. - Roger

Bu arayla birlikte yazının da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Biliyorum fazlasıyla uzun ve ayrıntılı oldu ama benim bir günlüğüm yok, bazen yeniden yaşamak istediğim şeyler için blogu açıp okuyorum. Bu yüzden anlamı büyük olan bu konserin her anını sonradan da hatırlamak istediğimden böyle uzun oldu. Bir de belki gitmek isteyip gidemeyenler olmuştur, onlar için de iyi olur diye düşünüyorum. Yarın 1 haftalığına Marsilya+Barselona'ya gidiyorum, döndüğümde yazının 2. kısmını ve eğer şanslıysak geziyi de yazmayı planlıyorum. Geçen yazki İskandinavya turunu bile hala yazmadıktan sonra bunu yazabileceğimi düşünmek biraz hayal gibi gelse de, umudumu kaybetmiyorum.

Lafı çok uzatmadan, dün gece hayatımın en güzel gecelerindendi, iyi ki oradaydım, iyi ki çok sevdiğim kişiler de yanımdaydı. Keşke babam ve orada olmak isteyen herkes de gelmiş olsaydı, gerçekten unutulmaz bir deneyimdi. Hepinize şimdiden iyi bayramlar diliyor, hoşçakalın diyorum.

9 Nisan 2013 Salı

Lizbon

Eskiden bloguma yazmayınca rahatsız olurdum, biraz daha geçince suçluluk duyardım, ve bunun üzerine mutlaka bir şeyler yazardım. Yazdığımda insanların yorumları beni mutlu eder, bir sonraki yazım için şevk depolardım. Şimdi ise bu aşamayı da geçmiş, yazmaya utanır hale gelmiş durumdayım. Çünkü artık o kadar oldu ki, okuyucular beni unutmuş bile olabilir. Yazıyı listelerinde gördüklerinde "bu kimdi ya?" diyebilir. Ama ben yazmak istedim yine de. Bu yazıyla belki eski günlere geri dönebiliriz, değil mi sevgili okuyucular?

Görüşmediğimiz süre zarfında kimi kongre, kimi de turistik amaçlarla yurt dışına gittiğim oldu. Yazın İskandinavya'da fiyordları içeren bir gemi turuna (yazmayı çok istiyorum, başlamıştım hatta), Lyon'a, Paris'e gittim. Geçtiğimiz hafta da IADS (International Association of Dental Students) Kongresi için Lizbon-Portekiz'deydim.


2.5 yıl önce İspanya'nın Güney'ine gitmiş, Portekiz'in kıyısından dönmüştüm. Elbette gidemediğim her ülkeyi merak ettiğim gibi bu İspanya'nın küçük kardeşi gibi görünen ama farklı bir dile ve kültüre sahip ülkeyi de merak ediyordum. THY ile 5.5 saat süren bir yolculuğun ardından (dönüş ise sadece 3sa 55dk sürdü) Lizbon'a ayak bastık. Ülkeyle ilgili ilk izlenimim biraz - nasıl desem - eski olduğuydu. Zira havaalanında pasaport kontrol bölümü 30 sene önce dekore edilip bir daha elden geçirilmemiş gibiydi. Lizbon sokaklarında dolaşırken binalardan da aynı hissiyatı aldığımı söylemeliyim. Duty Free ise tam bir hayal kırıklığıydı, adeta bir bakkal dükkanı gibiydi. Duty Free demişken o konuda beni en çok şaşırtan ve burada bahsetmediğim yer ise Kopenhag'daki havalimanı oldu. Devasa bir alışveriş merkezi gibi, araba tanıtımlarından (evet araba koymuşlar) tutun şık restoranlara, büyük free shoplara kadar her şeyi bulabiliyorsunuz.

Lizbon Havaalanında bizi karşılayan hiçbir organizasyon komitesi elemanı olmamasına biraz şaşırsak da, haritadan otelimizi bularak yolumuza devam ettik. Otel 4 yıldızlı bir Holiday Inn'di ve ne bundan fazlasını, ne de azını sunuyordu. En iyi kısmı ise iki kişilik odada yalnız başıma kalıyor oluşumdu. Normalde oda arkadaşı tercihi belirtmiyorsanız yanınıza aynı cinsiyetten birini koyuyorlar. Şansıma kimse gelmemiş. Ben, tek kalıyor olmanın verdiği rahatlıkla odaya rahatça yerleştim. İlk gün öğleden sonra 3'te şehre vardığımız için akşam yemeğinden önce biraz gezebileceğimizi umuyorduk. Ne yazık ki işler planladığımız gibi gitmedi ve 20 kadar katılımcıyla birlikte bir alışveriş merkezinde yedikten sonra otele döndük.

                                                                                                     deja-vu

Birinci gün ben Türkiye'deki kongrelerde nasıl giyiniyorsam öyle giyindim; iş kıyafeti ve topuklu ayakkabılar. Fakat katılımcıların hiçbirinin topuklu giymemesini bırakın, organizasyon komitesindekiler bile spor ayakkabıyla gelmişti. Bunu görünce ben de çantamdan babetlerimi çıkardım ve ortama uyum sağladım. Genel Kurul bittikten sonra otelde üstümüzü değiştirip Lizbon'un Boğaz'ının kenarında bir restorana gittik. Adamların Boğaz'ı bizimkiyle, köprüsü San Francisco Golden Gate Bridge ile aynı. Bu arada akşam da gündüz için getirdiğim kıyafetlerden birini giydim. Yolculuğun sonunda bavulumdakilerin yarısını fazla şık geldikleri için giymeden döneceğimi nereden bilebilirdim?

İkinci gün ise kongreden sonra exchange fair vardı. Bu fuarda herkes kendi ülkesinin bayrağını, yiyeceğini, içkisini falan getiriyor ve birbirine ikram ediyor. Amaç ülkeler arası kültür alışverişi. Biz de standımızı gördüğünüz gibi Cumhuriyet Bayramı gibi süsledik. Balonları yere düşürmeyelim de Bayrak Yasası'nı çiğnemeyelim, Hülya Avşar gibi olmayalım diye ekstra özen gösterdik. Yabancılara rakı, lokum, pestil ve kayısı çekirdeği(?) ikram ettik. İlk ikisini anladık da son ikisi nedir diyebilirsiniz, evet o kısmını ne ben, ne de onları getiren arkadaşım pek anlamadık.


Ayrıca yurt dışı kongrelerinin en sevdiğim yanı yeni insanlarla tanışmak ve onların ülkesi hakkında yeni şeyler öğrenmek. Üstelik tanıştığınız insanlarla sadece 4 gün bir arada olacağınız için hemen samimi olabiliyor, çok dürüst arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz. Arkadan konuşmak gibi şeylere vakit kalmıyor genelde. Yurtdışına çıktığımda o şehrin/ülkenin mimarisi yerine insanların yaşayışı benim daha çok ilgimi çekiyor. Genelde rehberli turlarla gitmediğim için halkın alışkanlıkları, yaşam kuralları gibi durumları kendim gözleyerek veya oranın insanlarıyla konuşarak öğrenebiliyorum. Bu kongre ise 11 ülkeden farklı insanları barındırmasıyla bu konuda adeta bir cennetti. Örneğin Slovakya'nın Çek Cumhuriyeti ile olan tarihini, dillerinin çok benzediğini öğrendim. Slovakya'daki eğitim Çek'teki kadar iyi olmadığı için bazı Slovaklar diğer ülkeye geçip okuyorlarmış. Zira kongreye gelen 3 Çek delegesinin 2si aslen Slovak'tı. Mısırlı çocukla piramitler hakkında konuştuk. Bir efsaneye göre piramitleri yapan işçiler taşları birbirlerinin üzerine koyarak yapmışlar ve aşağı inmemişler. Yani piramitlerin içinde yüzlerce insan varmış. Pek inandırıcı bir hikaye olmasa da efsaneler Mısır'da çoktur değil mi? Aslına bakarsanız bu çocuk kendi ülkesini anlatmaktan çok Türkiye'yi anlattı. Geçen gün buraya gelmişler, en beğendiği şey ise Portakal-Nar suyu olmuş. Ben nar suyundan nefret ederim, üstelik geleneksel bir içecek falan da değil ama çocuk bayılarak anlattı. Demek ki İstiklal'deki büfelerin vitrine koyduğu meyveler, dondurmacıların şakırdattığı inek çanları işe yarıyor ve turistlerin ilgisini çekiyor. Bunun dışında Romanya'da diş hekimliği öğrencilerinin hasta bakma izni olmadığı için çok az hasta bakarak (sadece kendi yakınları vs) mezun oluyorlarmış. Bizim bir stajda 50 diş çektiğimizi duyunca ağzı açık kaldı çocuğun. Suudi Arabistan'da kadın ve erkek klinikleri ayrıymış, akraban olmadığı sürece karşı cinsten hasta bakmıyormuşsun. Elbette ki bu durum hekimliğin misyonuna, vizyonuna, yeminine, her şeyine aykırı. Ancak onların şöyle bir avantajı var; yaptıkları her türlü kongre ve etkinlik ücretsiz oluyormuş. Çünkü her şehrin bir prensi var ve bu prensler sonsuz maddi kaynaklarının bir kısmını da diş hekimliği öğrencileri için harcamaktan kaçınmıyorlar. Macaristan'ın ise dili fonetik olarak bizimkine çok benziyormuş. Oraya gelen iki kız yazlarını Antalya'da geçirdiği için onlardan ilk duyduğum laf "Bir acılı adana lütfen" olunca çok şaşırdım. Sonrasında "Naber?" "Şöyle böyle" gibi muhabbet etmelerine kulağım alışmaya başladı. Onlar da bana Macarca birkaç kelime söylettiler ve telaffuzumun orijinale çok yakın olmasına hayret ettiler. Bunun dışında Tunus'un aslında ne kadar güzel, egzotik bir ülke olduğunu öğrendim. Seneye yarıyıl kongresi orada, gitmeyi çok istiyorum. Portekiz ile ilgili olarak, dünyanın en eski tıp fakültelerinden birinin Portekiz'in bir şehri olan Coimbra'da bulunduğunu öğrendim. Ayrıca insanları çok rahat, her şeyi geciktiriyorlar. 8'de yenecek dedikleri her yemeği 10'da yedik. Bunun dışında Kuzey Kıbrıs'tan gelen arkadaşlarımız vardı. Kıbrıs hakkında yeni öğrendiğim şey ise şu oldu: Üniversite için bizim sınava giriyorlarmış. Ancak onlarda puana göre tercih olmuyormuş. İlk 10 sıra tıp, sonraki 15 diş hekimliği (sanırım böyle bir şeydi) devamında eczacılık, mühendislik gibi dallara giriyormuş. Toplam sınava giren kişi sayısı 3.000 oluyormuş.

Son gün ise kongreden kaçarak şehri biraz gezme fırsatı bulduk. Öncelikle söylemeliyim ki, İstanbul'a göre bomboş. Zaten ülkenin toplam nüfusu 10 milyon. Özellikle iş saatinde kaldırımlarda insan, yollarda araba bulunmuyor. Metro, otobüs gibi toplu taşıma araçları konusunda fena değiller. Paris ve Londra kadar olmasa da bir metro ağları var ve istediğiniz yerlere rahatça götürüyor. Bizim az vaktimiz olduğundan direkt şehir merkezine, Rossio'ya gittik. Burada biraz yürüyüp lokal mağazalarda hediyelik eşya baktıktan sonra, çok ilginç bir mağaza/tuvaletle karşılaştık. Adı The Sexiest Wc on Earth olan bu tuvalet, bir kağıt markasının dükkanı. İçeriye girince önce bir kasa ve arkasında bir sürü renkli eşya satıldığını görüyorsunuz. Eğer 50 cent verirseniz tuvalet bölümüne geçiyorsunuz. İçeriye girince buraya bayılıyorsunuz, çünküuranın özelliği, fotoğrafta da görüldüğü gibi tuvalet kağıtlarının dışarıda olması. Üstelik hepsi farklı renkli (ve üç katlı!). Tuvalet kağıdınızı SEÇTİKTEN sonra kabine giriyorsunuz. İşinizi hallettikten sonra ise yine bir ilginçlik sizi bekliyor. Tek bir teknenin içine akan 5 musluk var. Dolayısıyla musluğun arkasına geçip ellerinizi o şekilde yıkamanız gerekiyor. 


Mağazadan çıktıktan sonra bir taksiye atlayıp "Boğaz"ın karşı kıyısındaki İsa heykeline gittik. Bu arada taksiciler o kadar İngilizce'den bihaber ki, arkadaşım kırk kez Jesus Christ falan dese de anlatamayınca, sonunda çareyi kollarını açıp heykel gibi durmakta buldu. Sonunda adam "Aa Cristo" gibi İngilizcesinden pek de değişik olmayan bir sözcükle anladığını beyan ettikten sonra bizi götürdü. Daha önce de söylediğim gibi Lizbon'un her yeri bana bir şey anımsatıyordu ve bunlardan biri de Rio de Janeiro'dakinin aynısı olan bu İsa heykeliydi. Biz gittiğimizde hava çok sisli ve rüzgarlıydı, 10 dk durup köprüyle ve muhteremle foto çekildiktikten sonra taksimize binip geri döndük.



Biraz da Portekiz'in yemeklerinden bahsedeyim. Öncelikle okyanus kıyısında oldukları için deniz ürünleri mutfaklarında çok geniş bir yer kaplıyor. Güya bizim ülkemizin de 3 yanı denizlerle çevrili, ama güzel deniz ürünleri yiyebileceğiniz yerler genelde çok pahalı olan restoranlar. İngilizler'in de hastası olduğu -ve fish&chips'te kullandıkları- Codfish (morina balığı)'ten yapılan yemekleri var. Ya şu internetten bulduğum fotoğraftaki gibi yanında haşlanmış tatlı patatesle ikram ediyorlar, ya da kiş gibi bir şey yapıp onun içinde sunuyorlar. Bunun dışında orada yediğim değişik tatlardan biri de ördekti. Ördeği daha önce Paris'te denemiştim, tadı da hoşuma gitmişti ama burada yediklerim büyük parçalar halindeydi ve fark ettim ki kesilmesi imkansız, çiğnemesi zor bir şey. Ah bir ördek olsa da yesem diyecek bir şey değil yani. Orada yediğim en güzel şey ise Picanha denilen, dananın en güzel yerinden yapılan bir et. Nasıl anlatsam bilmiyorum, mangalda pişen yediğiniz en güzel eti düşünün, onu ince ince kesin, hah işte öyle bir şey.




Sonuç olarak Portekiz'deki 4 günümde çalıştığım anların dışında bunları yaptım. Belem Tower'ı, Hard Rock Cafe'yi göremesem de çok güzel anılar ve arkadaşlarla ülkeye geri döndüm. Esas güzel yanı, Ağustos sonunda bu kongrenin aynısını biz İstanbul'da gerçekleştireceğiz. Harıl harıl bunun organizasyonu ile uğraşıyoruz. Misafirlerimize kebap, Boğaz, dansöz, baklava, Topkapı, Sultanahmet'ten oluşan bir Türkiye bombardımanı yapmayı planlıyoruz. Yazıyı okuyan Türk diş hekimi adayı arkadaşlarım için linki de vereyim, tam olsun: www.iads2013.org . Şimdilik benden bu kadar. Yakında tekrar görüşürüz umarım.





2 Ağustos 2012 Perşembe

Londra 2012 Açılış Töreni

Merhaba. Uzun zamandır görüşemedik. Nasıl tatiliniz, nerelere gittiniz? Beni sorarsanız ben iyiyim, tatilim çok çabuk geçiyor. Önce İzmir'e, sonra Altınoluk ve Bodrum'a gittim. Şu aralar İstanbul'dayım ve bundan çok mutluyum, çünkü olimpiyatlar var! Olimpiyatlar 4 senede bir yapıldığı için çok sık tadını çıkaramadığımız bir etkinlik. Üstelik bizim gibi yaşı sadece 5 olimpiyat görmeye yeten genç kuşağın doğru düzgün hatırladığı tek olimpiyat 2008 Pekin olduğu için izlediğim bu 2.olimpiyatta keyfime diyecek yok.


Öncelikle 2012 Olimpiyatları'nın İngiltere'de yapılıyor olması başlı başına bir izleme sebebi benim için. İki sene önce iki aylığına İngiltere'ye gittiğim için çok sevdiğim, her gün özlediğim bir yer (İngiltere yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz.). Eh hal böyle olunca, birkaç gündür evde olduğum dakikalarda sürekli Eurosport ve TRT HD izliyorum. Bu konuyu bloguma taşıyayım sizlerle de paylaşayım istedim.

London 2012 sürekli olarak Beijing 2008 (bu isimler birer marka oldukları için bu şekilde anılıyorlar) ile karşılaştırılan ve genelde bu karşılaşmada yenilen taraf. Bu karşılaştırma ilk olarak açılış töreninde yapıldı elbette. Kimilerine göre İngiltere açılışı çok "sanatsal" iken, Çin'deki açılış bir görsel şölen olması itibariyle herkese hitap ediyordu.



                                                              Beijing 2008 Açılış Töreni



The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony


                                                             London 2012 Açılış Töreni

Benim seçimimi sorarsanız, ben hiç de objektif olmayan bir tutumla Londra'yı seçerim. Pekin'deki tören elbette çok güzeldi, hatta görsel olarak efsaneydi ancak izlerken kimi zaman sıkıldığım, çok uzun süren bir dans gösterisindeymişim gibi hissettiren bir açılıştı. Londra ise, hikayesiyle adeta bizi içine alan, tanıdık yüzlerle karşılaştıran, dekorları, kıyafetleri, her bir performansçının makyajı ve tavırları ile bizi orada yaşatan bir tören oldu. Özellikle ilk sahnesi beni Stratford-upon-Avon'da (Shakespeare'nin doğum yeri) geçirdiğim güne götürdü. J.K.Rowling ve Voldemortlu sahnelerde ise ekrana yapıştırdı. İngiliz müziğinin gelişimini anlatan sahneleri çok keyifliydi. Gösteride rol alanların pek çoğunun (15.000 kişi) gönüllü olduğunu bilmek izlerken daha çok heyecan duymamı sağladı.Bu gönüllüler iki elemeden geçerek seçilmişler ve haftanın 3-4 günü prova yapıyorlarmış.




London 2012: The Olympic Opening Ceremony



                                               London 2012: The Olympic Opening Ceremony

Sürekli değişen sahne dekoru, Sanayi Devrimi ile birlikte çıkan işçiler, yüzlerindeki kir, eskitilmiş kıyafetleri (böyle görünmesi için 4 ay boyunca giyilmiş) ve sert bakışları gösteriye ayrı bir gerçeklik kattı.

Yönetmen Danny Boyle ve senarist Frank Cotrell Boyce bize birkaç sürpriz de yapmışlar. İlki Rowland Atkinson'dı, ikincisi de program boyunca ilgisizliğiyle dalga konusu olan Kraliçe Elizabeth. Kraliçenin kısa filmde oynaması sempatimi kazanmış olsa da elbette kameralar ona döndüğünde biraz daha güler yüzlü, en azından gösteriyi izliyor gibi durmasını beklerdim. Ancak kadının 20 olimpiyat gördüğü düşünülürse, buna şaşırmamak gerek belki de :) Onlar dışında J.K.Rowling, David Beckham, Kenneth Branagh ve Paul McCartney'di. Eski Beatles üyesi Paul botokslu yüzüyle korkunç görünse de, gösteride rol almak için yalnızca 1 sterlin (kontratı imzalayabilmek için) alması şık olmuş.


The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony


                                        


Gösteri bittikten sonra Parade of Nations, yani sporcuların geçişi başladı. Dünya üzerinde ne kadar çok ülke varmış allahım. T'ye gelene kadar saatler geçti. Garip garip ülkeler çıktı, isim şehir oyununda bir türlü bulunamayan ülke isimlerini hatırlamak açısından iyi oldu. Ayrıca İngiltere'nin Commonwealth denen sömürgelerinin de ne kadar çok olduğunun farkına varmamızı sağladı. Bağımsız Olimpik Atletler ilgimizi çekti, hatta küçük gösterileriyle sempati topladılar. Bu atletlerin hikayeleri de şöyleymiş; alttaki resimde gördüğünüz 3 atlet Hollanda Antilleri'nden (2010'da dağılan bir Karayip Adaları topluluğu). Burada olmayan ancak Olimpiyat bayrağı altında yarışacak sporcu ise yeni kurulan Güney Sudanlı maraton koşucusu Guor Marial. 1992'de Sudan İç Savaşı'ndan kaçıp Amerika'ya yerleşmiş. Bakın neden Sudan adına yarışmadığıyla ilgili ne demiş:

"Eğer Sudan için koşsaydım, ülkemin insanlarına ihanet etmiş olacaktım.Özgürlüğümüz uğruna can veren iki milyon insanın kemiklerini sızlatacaktım. Ben ülkemi onurlandırmak istiyorum. Yalnızca şan ve Olimpiyatların getirdiği şerefi isteyenler diğer insanları önemsemiyorlar. Ben bağımsız yarışıyorum, çünkü önemsiyorum. Koştuğum zaman insanların bana bakıp 'O bir Güney Sudanlı.' demesini istiyorum."




independent olympic athletes 1 Independent Olympic Athletes Are Highlights Of The Parade

Bu tavrına saygı duysam da yine de maddi desteği nereden bulduğunu ve Londra'ya nasıl geldiğini merak ediyorum.

Neyse, şimdi bakalım diğer ülkeler ne yapmış:
The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

Brezilyalıların etek ve pantolonlarına bayıldım. Hangi ülkeden oldukları hemen belli oluyordu. Aynı renkler giyen Jamaikalılar ise eşofmanla sahneye çıkmıştı.

The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

Almanların yeni doğan bebeklere giydirilenler gibi "kızlara pembe erkeklere mavi" montlarını çok komik buldum.

The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

İtalyanlar komple yönetim kadrosu olarak gelmiş gibi durmuyorlar mı? Hangisi sporcu anlayan beri gelsin. Bu arada ülke adını taşıyan kızların elbiselerinin üstünde Tören'de rol almak için seçmelere giren Londralılar'ın fotoğrafları var.

The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

Amerikalılar lisenin bando takımı gibiydiler. Eteklerin diz altında olmasına bakılırsa bir Türk lisesi.

The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

Bazı ülkeler de yöresel kıyafetleriyle katılmışlardı (özellikle Afrikalılar). Hintliler de elbette sarı sarilerini giyip gelmişler. Koyu tenlerine yakışan bu rengi sevdim. Erkeklerin kafalarındaki o sarığı ise hiç sevmiyorum. Hintliler (Singh olanlar) bu sarığı günlük hayatta, gece partilerde vs. bile başlarından çıkarmıyorlar. Dini inançları gereği saçlarını kesmiyorlar çünkü. Neyse ki bu sporcular bu şeyleri yarışırken takmıyor.

The Olympic Stadium is illuminated during the Opening Cermony

Gıcık olduğum bir şey de kafiledeki insanların çoğunun elinde bir cep telefonu/fotoğraf makinesi olmasıydı. Orada el sallayıp insanları selamlayacaklarına ha babam fotoğraf çekip Instagram'a, Twitter'a yüklediler. Bari bir iki arkadaşınız çekseydi siz onlardan alırdınız. Kendi gözünle bakmaktansa vizörden bakmak daha mı iyi? Hele şu yukarıdaki amca abartıp profesyonel makinesini getirmiş.

Maria Sharapova Maria Sharapova of the Russia Olympic tennis team carries her country's flag during the Opening Ceremony of the London 2012 Olympic Games at the Olympic Stadium on July 27, 2012 in London, England.

Ruslar şıktı, Maria'yı da kıskandık çünkü kusursuzdu :(

Neslihan Darnel Neslihan Darnel of the Turkey Olympic volleyball team carries her country's flag during the Opening Ceremony of the London 2012 Olympic Games at the Olympic Stadium on July 27, 2012 in London, England.

Sıra geldi bize. Bizim bayrağı Neslihan Darnel taşıdı. Yabancı basın kendisini çok beğenmiş, Mert'in dediğine göre Alman spiker kendisine ein Superstar demiş. Kıyafetleri Sarar hazırlamış, belli zaten kadını erkeği aynı ceketin farklı bedenlerini giyip çıkmışlar. Bence ilk kez kongreye katılan üniversite öğrencisine benziyorlar ya neyse. Biraz daha orijinallik ve yöresellik beklerdim.

Ayy aman bir dakika vazgeçtim 2008'deki görüntüyü gördükten sonra, şuraya bakın herkes Ferdi Tayfur gibi giyinmiş. Beyaz ayakkabılar, beyaz gömlek+ceket kombini, yoo olamaz:


Yazıyı yazmaya başlarken müsabakalardan bahsedecektim ama törensiz giriş yapmayayım dedim. Bir daha vakit bulabilirsem onları da yazarım. Törenlere aklımıza kazınan şu görüntüyle veda edelim.


Görüşmek üzere.


Not: Fotoğraflar london2012.com, totallycoolpix.com, BBC, Dailymail.

Kendilerinden arakladığım bilgiler için Eurosport muhabirlerine ayrıca teşekkürler.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kiralık Rahimler


Diş fırçalama ile ilgili demonstrasyonumu bitiriyorum. “Sorusu olan var mı?” diye soruyorum. Kızlardan “Benim dişimde siyah bir tane leke vardı, sonra diğerlerine de bulaştı” “Benim bu dişim ağrıyor o yüzden o tarafı hiç fırçalamıyorum” gibi yakınmalar yağıyor. İlk başta çekingen yaklaşan grubumdaki on-on beş kızım biraz sonra bana “Abla” demeye başlıyor. Hepsinin sorularını tek tek cevaplıyorum, bazılarına ayak üstü gözle ağız muayenesi yapıyorum. İsteyenlerin “Müdür Baba”larına söyleyerek bizim fakültemize gelebileceğini, burada onları tedavi edeceğimize dair söz veriyorum. Gitme vakti geldiğinde hep birlikte kapıya doğru yürüyoruz. O sırada bir el koluma dokunuyor. Dönüyorum, küçük bir kız “Abla, ben de senin gibi diş doktoru olmak istiyorum. Hangi derslerimin iyi olması gerekiyor?” diyor.


Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Diş Hekimleri Odası Öğrenci Kolu’ndan 10 kişi bir Kız Yetiştirme Yurdu’na gittik. Orada 12-18 yaş arası kızlar kalıyordu. Pazar sabahı saat 11’de sıcak yatağımdan kalkıp oraya gitmek zor gelse de, şimdi baktığımda iyi ki gitmişim diyorum. Yurda en erken giden ben olduğumdan oradaki görevliyle biraz sohbet etme imkanı buldum. Ben de çoğu kişi gibi orada kalan kızların anne babasının hayatta olmadığını düşünüyordum. Ancak öğrendim ki, o kızların çoğunun anne babası hayatta. Ve en iyi ihtimalle maddi yetersizliklerden dolayı onlara bakamamış. Daha kötüsü, onları istememiş. Hiç sevmemiş. İlgilenmemiş. Bunlar, gazete haberlerinde okuyunca paralel evrende gerçekleşiyormuşçasına üzerinde hiç durmadığımız konular. Geçinemeyen anne babanın çocukları devlet korumasına alındığında “İyi oldu çocuklar kurtuldu” diyoruz. Ancak oraya gidip görmeyenler için bu konuda yorum yapmak, emekli hemşire total hastasının dişlerin durması gereken konum hakkında bir sınıf arkadaşımla saatlerce tartışması gibi bir şey. Bilmeden, görmeden, uzaktan atıp tutmak.

Diğer arkadaşlarım da geldiğinde, hediye olarak getirdiğimiz fırça ve macunları, diş fırçalamayı anlatacağımız model çeneleri alarak salona geçtik. Kızlar “Anne”leriyle birlikte bize galoş veriyor, “DİŞÇİLER GELDİİİ” diye diğer kızları uyandırıyorlardı. Hepsi salona geçip oturduğunda tek tek yüzlerine baktım. Buraya ne gibi sebeplerle gelmiş olabileceklerini düşündüm. Düşündüklerimden korktum ve önümdeki çenelere odaklandım.

Esma -gerçek adı bu değil- yanıma gelip o soruyu sorduğunda bir an duraksadım. Çok güzel bir kızdı. Minyon, uzun kirpikli, küçücük bir kız. 14 yaşında. Saçma bir şekilde “Bu kız neden burada?” diye düşündüm. Sanki diğer kızlar orada bulunmayı hak ediyormuşçasına. Ona yeni üniversiteye giriş sistemini anlattım. Biyoloji, Matematik gibi derslerinin iyi olması gerektiğini söyledim. Aslında fark ediyordum, o soru öylesine sorulmuştu. Sanırım benimle bir şekilde konuşmak için aklına ilk gelen şeyi sormuştu. Esas istediği başka bir şeydi, bunu gözlerindeki bakıştan anlayabiliyordum. Esma benimle iletişime geçmek istiyordu. Hayatındaki eksiklikleri, anne, abla boşluğunu daha yarım saat önce tanıdığı bir yabancıyla bir nebze olsun doldurabileceğini mi düşünmüştü? Bunları düşünerek ona mail adresimi vermeyi, bana mail atabileceğini ve bu şekilde konuşabileceğimizi söyledim. “Benim MSN’im, Facebook’um yok ki abla” dedi. Ne yapacağımı düşünerek sessizce yürümeye devam ettim.

Dışarıya çıktığımızda bir fotoğraf çekilme seansı başladı. Önceden konuşup fotoğraf çektirmemeye karar vermiş olsak da, kızların yoğun isteğiyle karşılaştık. Toplu fotoğrafları getirdiğimiz profesyonel fotoğraf makinesiyle çektik. Esma sessizce bir köşede duruyordu, bakışlarını üzerimde hissediyordum. Benimle konuşmak ister gibi bir hali vardı, aslında ben de onunla konuşmayı çok istiyordum. Buraya neden geldiğini sormak, burada mutlu olup olmadığını öğrenmek.. Ancak bunun yerine havadan sudan sorular sorup şakalar yapıyor, onu güldürmeye çalışıyordum. Git gide zamanımız azalıyordu. Madem fotoğraf çektiriyoruz, bari ben de çekeyim diye düşünerek cep telefonumu çıkardım. Esma’ya “Fotoğraf çektirelim mi?” dedim. Sevinçle yanıma geldi. Bir fotoğraf çektirdik. O an yanımıza Meryem geldi. “Abla, benimle de çektirebilir misin?” dedi. Bu ilgi karşısında hem sevinmiş, hem de şaşırmıştım. “Elbette” diyerek çevredeki tüm kızlarla birkaç fotoğraf daha çektirdim. Diğer arkadaşlarım çoktan uzaklaşmış, bir köşede beni bekliyorlardı. Gitme vaktinin geldiğini anladım ve “Kızlar, ben gidiyorum” dedim. “Abla lütfen yine gel” “Abla bizi unutma” diyen sesler yükseldi. Esma ve diğer kız “Abla bizim adımızı yaz, sonra bulamazsın” dedi. Hemen bir kenara yazdım. Onlara cep telefonu numaramı verdim. Onlar da bana bir çiçek verdiler, “Bu çiçeği sakın atma” diyerek. Ben de onlara akşam dişlerini fırçalarken beni hatırlamalarını söyledim. Sonbaharda tekrar geleceğimize dair söz verdiğimde “Ben o zamana kadar belki giderim, belli olmaz ki hiç” dedi Meryem. O an anladım ki bu kızlar oradan oraya sürüklenen, bağlanacakları hiçbir yer veya kişi olmayan kişilerdi. Devletin bilgisayarları onları nereye yerleştirirse oraya gidiyor ve orayı evi gibi benimsemeleri bekleniyordu. Hayatta tutunacak hiçbir dalları, önlerinde hiçbir amaçları, umutla beklenilen bir gelecek yoktu. Çoğunun da olmayacaktı.

Bu olaylardan çok etkilenmiştim. İlk iş yurt müdürünün yanına giderek Esma’nın gönüllü ablası olup olamayacağımı sordum. Söyledikleri hiç iç açıcı değildi. Gönüllü olmak için birçok prosedür, işlem gerekiyordu. Ayrıca istediğimiz kızı seçmek gibi bir durum yoktu. Elbette oradaki her kız aynı durumdaydı ve hepsi için bir şeyler yapmak isterdim ama dedim ya, Esma ile aramda bir bağ oluştu. Müdür bey orada kalan kızların ailelerinde uyuşturucu, fuhuş, şiddet, cinsel istismarın bulunduğunu, kızların yaşamlarında büyük bir boşluk olduğunu ve bir çoğunun devlet güvencesine sırtını dayayarak hayatını bir okulda müstahdem olarak sürdürmekten başka hayali olmadığını söyledi. Babalarının, annelerinin yasa dışı işler yaptığı, çok kötü koşullardan gelen bu çocukların hayatlarında bir rol model, amaç eksikliği vardı ve bunu doldurmak için bir şeyler yapmak gerekiyordu.

O günden beri düşünüyorum. O kızların suçu neydi? Onları istemeyen anne babaları tarafından buraya gönderilmek için ne yaptılar? Müdürün söylediğine göre buraya geldiklerinde en ufak bir kişisel bakım bilgisinden bile yoksun olan çocuklar bunu hak ediyor muydu? 3 yaşından itibaren çilekli diş macunlarını küçük fırçalara özenle koyup küçük ellerinden tutarak diş fırçalamayı öğreten anne babaları olsaydı yine haftada 1 kez bile dişlerini fırçalamıyor olurlar mıydı?

Son günlerde kürtaj ile ilgili tartışmaları okuyorum. Tamamen gündem değiştirmek amaçlı olduğunu düşündüğüm bu tartışmaları dikkate bile almıyordum, zaten bizim bu şekilde tantana yapmamız için ortaya atılmış bir laf gibiydi. Ancak bugün Sağlık Bakanı ve TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONU Başkanı’nın “Tecavüze uğrayanlar da doğursun, gerekirse devlet bakar” sözlerini okurken midemin bulandığını hissettim. Kadınların rahmi, devlet tarafından tapulanan bir arsa mıdır? Bu konuda kendisine söz hakkı verilmez ama ona bu şekilde kolaylık mı sağlanır? Kadının rahmi 9 aylığına kiralanır ve sonunda çocuk elinden alınınca her şeyin hallolduğu mu düşünülür?

Bu kadar iğrenç bir olayın kadın üzerinde yarattığı travmayı düşünmek bile felaket ama bir de şöyle sorayım; annesinin kendisinin yüzünü bile görmek istemediğini, babasının korkunç bir suçlu olduğunu bilen çocuk sizce nasıl bir hayata sahip olur? Dünyaya geldiği için şükür mü eder yoksa hafta sonları yurttan kaçıp tahmin edemeyeceğiniz işlere mi girer? Devlet yiyeceğini giyeceğini veriyor evet, inanın ki bir çok çocuktan daha iyi bakılıyorlar, kurslara gidiyorlar, tatile götürülüyorlar. Ancak hepsi sevgiye, ilgiye aç. 100 tane çocuğun “Anne” diye seslendiği görevli mi verecek bu sevgiyi? O mu her sabah “Günaydın kuzum” diyerek öpecek 100 tane çocuğu? Kızı hafta sonu eve geliyor diye kim onun sevdiği yemekleri yapacak? 21 yaşındaki beni hala bazen küçüklüğümde olduğu gibi sırtında gezdiren kişi “Devlet baba” mı olacak? Yapmayın gözünüzü seveyim, oralarda hayat hiç de sandığınız gibi değil. Çocuğun cebine para, sırtına kıyafet koyan devlet asla o çocukların hayatındaki boşluğu, amaçsızlığı gideremez.


Kürtajın tartışılabilirliğine ise hiç girmiyorum, zaten aklı başında her insan 4 haftalık bir sürenin bu işleme karar vermek için yeterli olmadığını bilecektir. Gelişmiş ülkelerdeki, hatta ulemaların bulunduğu ülkelerdeki 12 hafta sınırına bakarak böyle bir şeyin olmaması gerektiği apaçık ortada. Bu bir haktır ve kimse isteyerek yaptırmaz, bir şekilde bunu yapmak zorunda kalmıştır. Kürtaj yasağının caydırıcı bir önlem olmadığını da 1984 öncesinde bu işlemlerin gizli olarak yapıldığından haberi olan herkes tahmin edebilir. Sezaryenle doğumun tartışılmasını ise komik buldum, diş hekiminden aşırı korkan bir insanın elinden genel anestezi altında dişini çektirme hakkını almak gibi bir şey olurdu bu.

Dedim ya, bu olayda beni en çok etkileyen şey birbirinin fotokopisi sözler sarf eden devlet erkanının bu lafı. Bir kadının sahip olabileceği en büyük mutluluklardan birisi de çocuk doğurmaktır herhalde. Sevdiği insan ile kendisinin karışımı, bilgisini, sevgisini aktarabileceği, öpüp sevebileceği dünya tatlısı bir bebek için 9 ay boyunca sabırsızlıkla bekleyen bir kadının haberde bahsedilen olay başına gelmiş olsa durumunu düşünebiliyor musunuz? Bunun hayatında hiç kapanmayacak bir yara açacağını biliyor musunuz? Yurtlardaki çocukların mutlu olmadığının farkında mısınız? Değilseniz yazık olacak.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Görkem is Drinking Tea


Sıradan bir tatil günü. Bir tatil gününden beklentim olan “yatıp yuvarlanma” eylemini gerçekleştiriyorum. Elimde teknolojik oyuncaklarımla halimden çok memnunum. Kah oyun oynuyor, kah internette geziniyorum. O sırada içeriden gelen ses bu mutlu anıma sekte vurmayı başarıyor. “Kızım gel de bir yardım et be!”. Tatil günlerindeki en büyük tehlikemin sesi bu. Halk arasında “anne” deniyor. Sabahtan beri yemek yaptığı sesinin tonundan, cümlesinin sonundaki “be”den belli. Ben ise adeta yatağın manyetik çekim gücüne kapılmışım. İçeri sesleniyorum “Tamam anne yeaa, yaparız.”


Wall-eʼyi seyretmişsinizdir. Kısaca bir özet geçeyim, gelecek bir tarihte Dünya gezegeni çöplüğe dönüyor. Bir şirket “Robotlarımız dünyayı temizlerken siz de muhteşem bir gemi seyahatine çıkın”
vaadiyle dünya nüfusunu toplayıp uzay için yapılmış cruise gemilerine bindiriyor. Gemideki insanların hepsinin birer koltuğu, önlerinde de bir ekranları var. Her şeyi oturduğu o koltuktan yapıyor. Onunla bir yere gidiyor, yiyecek, içecek ne istiyorsa anında önüne geliyor. Herkes obez olmuş ve yürümeyi unutmuş. İşin kötüsü önlerinde duran içeceğe uzanamayacak kadar şişman olsalar da hallerinden memnunlar. Eğlenceli bir distopya da diyebiliriz.


 Özellikle tatil günlerinde, bu tabloya yaklaştığımızı daha çok hissediyorum. Alışveriş sitelerinden istediğimizi alabiliyorken, marketlerden online sipariş verebiliyorken, yemeklerimizi bile internetten söyleyebiliyorken bir
günümüzü tuvalet ve kapıya gelen sipariş elemanını karşılamak hariç oturarak geçirebiliriz. Eskiden, yani ilkokuldayken ödev defterimiz okulda unuttuğumuzda telefon rehberindeki– o zamanlar kanlı canlı, elle tutulur, harflere bölünmüş sayfalardan oluşan defterin adıydı bu – bir arkadaşımızı arar, ödevi sorardık. Şimdi ise Facebook gruplarından, SMS veya diğer yollardan soruyoruz. 5 dk. içinde cevap gelmezse birbirimizi dürtüyor, çaldırıp kapatıyor, titreşim atıyoruz.

Gün geçtikçe sayıları azalsa da Facebook açmayı reddeden “alo diyeyim yeter” telefonlarına sahip olan, twitter ve benzerlerini tüketim toplumunun dayatması olarak gören yaşıtlarımız da yok değil, ancak 3 yaşındaki kuzenimin elinden iPad alınınca verdiği tepkiye bakarak söylüyorum ki, yakın gelecekte bu arkadaşlar tarih olacak.



2 sene öncesine kadar Facebook açmaya direnen, “cool” olduğunu sanan ama öğrendiğime göre dışarıdan “kıl” görünen bir insandım. Her boş kaldığında bildirimlerini kontrol eden tiplerle dalga geçer, bunun saçmalığını anlatırdım. Sonra sahte bir hesap açtım ve okul gruplarına onunla üye oldum. Şimdi ise 500ʼe
yaklaşan arkadaş sayımla, 3G ile her an bağlanabildiğim kendi adımla bir hesaba sahibim. Teknoloji beni bir tek bu yönden vurmadı. Ben sınav zamanlarında iflah olmaz bir oyun delisi oluyorum. Bilgisayarın başına oturmaya vicdanım elvermediği için artık en yakınımda ne varsa, iPad, telefon, ona saldırıyorum. Yemin ederim direksiyon sallamaktan, ateş etmekten, kuş atmaktan elimde kolumda yazı yazacak derman kalmadı. Ben de çözümü şu şekilde buldum; tıpkı bir çocuk gibi iPadʼi anneme verip onu bilmediğim bir yere kaldırmasını söylüyorum. Telefonu ise kolayca ulaşamayacağım, resmen çocukların erişemeyeceği yerlere koyuyorum. Böylece hem kafam rahat oluyor, hem kolum.

Sosyal medyanın, internetin ve teknolojinin elbette ki harika yönleri de var. Hatta mükemmel icatlar. Ama kendini tuvalette “büyük” “küçük” diye etiketleme kapasitesine sahip insanlar ortaya çıktığından beri “biz ne
yapıyoruz” diye düşünmeye başladım. Geçenlerde ben de yerini değil de izlediğin, okuduğun şeylerde kendini etiketleyebildiğin bir uygulama indirdim. Haftalık izlediğim birçok dizi olduğundan ne zaman ne izliyorum diye görmek için. Sonra bir de baktım oynadığın oyunları da etiketleyebiliyorsun. Hatta düşündüklerini, yaptıklarını da. Gerisini hatırlamıyorum. Uyandığımda profilimde “Görkem is drinking TEA” yazıyordu. İnsan kendini çay içiyorum diye etiketler mi ya? Evet dostlarım, yapıyormuş. O girdabın içine girdikten sonra kişiliğiniz, eleştirdiğiniz şeylerin hiçbiri kalmıyormuş ve insan bu şekilde rezil oluyormuş. Neyse ki erken uyandım ve kendime geldim. 

Biz tabi ki hiçbir zaman şehir dışıyla konuşmak için santralden telefon bağlatan, haftada 1 gün verilen TV yayınını heyecanla bekleyen bir nesil olmadık. İlköğretim müfredatında olmasa mektup nasıl yazılır onu bile bilmeyecektik. Yine de evlerimize bilgisayar girmeden, çevirmeli bağlantının “dirülülü” sesiyle internete bağlanmadan, babamızın dandik Nokiaʼsında yılana yem toplatmadan önce biraz sokağa çıkma, saklambaç oynarken “çamlak çömlek patladı” şarkısı söyleme, yapraklardan yemek yapma, bebeklerimize bezlerden kıyafet dikme, katlı otoparkımıza araba yerleştirmeye fırsatımız oldu. Şimdi ise bilmemneoyun.comʼlarda istediğin bebeğe binlerce kıyafet giydirebilirken, Need for Speedʼin tam 20 oyunu varken niye bunlarla yorulalım ki? 

Sonuç olarak ben, biraz bu e-hayatʼtan çıkıp gerçek şeyler yapalım diyorum. İstiyorum ki evde bilgisayar
başında WoW oynamayı (o kendini biliyor) arkadaşlarımızla dışarı çıkmaya tercih etmeyelim. Dışarı çıksak da telefonla hemen fotoğraf çekip yüklemeyelim, nerede olduğumuzu 500 kişiye söylemek zorunda hissetmeyelim. 10 yıldır bir kez bile ne yaptığını merak etmediğimiz çocukluk arkadaşımıza “Çok güzel çıkmışsın cnm” yorumu yazmayalım. “Öff çok sıkılıyorum” yazmak yerine bir şeyler yapmaya çalışalım. İstiyorum ki küçük kuzenim pastayı dokunmatik ekranda değil, yüzü gözü una bulanarak, dokunarak yapmaya çalışsın. İstiyorum ki biz de –dikkat spoiler geliyor- filmin sonundaki gibi yeşeren bir filiz bulalım ve bağımlı olmadan, yettiği kadar kullanalım.

NOT: İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Öğrenci Kulüpleri Bülteni'nde çıkan yazımdır.

17 Mayıs 2012 Perşembe

2. Kitap Çevirim Basıldı!

Bir gün lisede, servisle eve dönerken babamdan gelen bir telefonla şaşırdım. Normalde babam beni gün içinde pek aramaz. "Alo" dedim "Kızım kitap çevirmek ister misin?" diye cevap verdi karşıdaki ses. Bir anda kafamda yüzlerce soru belirdi. Ancak en temeli olan "NE?" diyebildim sadece. 

Divxplanet ailesinden tanıştığımız, sevgili Neottoman abi o zamanlar Fide Yayıncılık'ta grafikerlik yapıyordu. Bana Çehov'un 16 hikayesinden oluşan bir kitabı yaz ortasına kadar çevirip çeviremeyeceğimi soruyormuş. Elbette büyük bir heyecanla "evet" dedim. Ancak kitap çevirmek öyle dizi, film çevirmek gibi değil. Uzun, yorucu, dikkat gerektiren bir olay. Ben de ilk kitabın tecrübesizliği ile düşe kalka Belalı Misafir'i bitirdim. Şu yazımda bahsetmiştim daha önce.



Bundan 2 sene sonra, İz Yayıncılık'ta editör olan Hamdi Abi'den 2.bir teklif geldi. Ellis Ashmead-Bartlett'ın Türklerin Rumeli'ye Vedası adlı kitabını çevirmemi istiyordu. Yaz tatilinin de yaklaşmasıyla teklife evet dedim ve uykusuz yaz gecelerim başladı. Gündüz geç saate kadar uyuyor, gece en az 4'e kadar çeviri yapıyordum. Ancak yine de zamanım azalınca yarısını çeviremeyeceğimi anladım. Böylece ilk 150 sayfasını benim, son 150 sayfasını da Büşra Yavuz'un çevirdiği bir kitap çıktı ortaya. Redaksiyonu harika, dipnotları bilgilendirici olan bu kitabın baskısı da gayet kaliteli (cümleyi bir daha okudum da, şu an reklamları bitiriyorum, bırakayım okuyucu karar versin). Kitap, 1910lu yılların başlangıcında yaşanan Balkan Harbi'nde savaşı gözlemlemeye gelen ve Türk ordusuna eşlik eden bir İngiliz gazetecinin anılarından oluşuyor. Kitap Türkler'in yaşadığı ağır yenilgiyi, sefaleti anlatıyor. Aynı zamanda o günlerde Türkler'in Avrupalılar'ın gözünde nasıl göründüğünün de bir örneği. Eğer bu konulara ilgiliyseniz ve nasıl çevirdiğimi de merak ediyorsanız, buyurun link: http://www.idefix.com/kitap/gorkem-sengun/urun_liste.asp?kid=186931

Biliyorum bir süredir yazmıyorum. Eskiden üşengeçlikten olurdu ama şimdi meşguliyetten, gerçekten. Görüşmediğimiz bu arada İstanbul Dişhekimleri Odası Öğrenci Kolu başkanı seçildim, Diş İşleri diye bir toplum ağız diş sağlığı projesi yaptım. Bu arada okulumuzda çıkan öğrenci kulüpleri bültenine bir yazı yazdım, hafta sonu onu bloga koymayı düşünüyorum. Artık en az haftada 1 yazacağım, söz. Yeter ya, aa.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Californication -5-: Universal Studios, Bölüm 2

Bu kış gününde içinizi mi ısıtıyor, yoksa bana sinir mi oluyorsunuz bilmiyorum ama ben yazarken o günü tekrar yaşıyorum ve çok eğleniyorum, farkındaysanız uzattıkça da uzatıyorum, bu gidişle 3'e bölmem gerekecek. İşte Universal Studios eğlence parkının devamı. Yazının ilk kısmını okumak isteyenler bu linke tıklayabilirler.


Metro istasyonundan sonra Stüdyo Tur'una kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sırada izleyen izlemeyen herkesin bildiği, denizde "dipten yüzüp birini korkutmaya çalışmak" adlı şakada adı en çok zikredilen kahraman var, Jaws(1975). Jaws'ın dehşet saçtığı tatil yöresi "Amity Island"a çekiyor şoförümüz. Filmin yönetmeni Steven Spielberg, Universal Studios için çok önemli. Stüdyo turunda sayısız kez ismini duyuyoruz. Şirketin birçok başarılı yapımında yönetmen koltuğunda o oturuyor. Onun adını taşıyan sokaklar, onun filmlerinden atraksiyonlar var.



Buradan geçerken muavin bir şeyler anlatıyormuş gibi yapıyor. Sonra gölün ortasındaki dalgıcı ve köpek balığının ona doğru yaklaştığını fark ediyoruz. Muavin ise güya onu uyarmaya çalışıyor. Dalgıç onu duymuyor tabi ve beklenen son geliyor, köpekbalığı adamı kaptığı gibi indiriyor, dalgıç batıyor, su yüzeyinde kırmızı kan görüyoruz. Sizin için videosunu buldum (burada) ve gayet kötü bir oyunculuk sergileyen, günde otuz kırk kez tekrarladığı küçük piyesini oldukça başarısız bir biçimde oynayan ve arkadaşı Jaws'a yem olduktan sonra bile neşesinden bir şey kaybetmeyen muavin kadını görebilirsiniz. Bu Oscarlık oyunculuk burada bitmiyor. Kadın "sıkı tutunun, Jaws'ın nerde olduğunu göremiyorum" gibi birşeyler diyor ve evet, aklımıza gelen oluyor, Jaws bize su sıçrata sıçrata burnumuzun dibine kadar geliyor. (videoda bu kısım da var) Filmi çekerken bu Jaws maketinin bir benzerini kullanmışlar. "Neyse ki" bu badireyi de atlatıyor ve yolumuza devam ediyoruz.


Sırada Wisteria Lane var. Dizinin fanatikleri zaten bu sarı evi görünce anlamıştır neresi olduğunu, ben izlemediğim için internetten baktım, burası Eva Longoria'nın eviymiş. Elbette bahsettiğim dizi de Desperate Housewives. Dizideki sokak burada aynen var, evler de gerçek, kimilerinin içini çekim için kulanıyorlarmış. Diziyi pek bilmediğimden burasıyla ilgili söyleyecek çok şeyim yok, sadece evlerin hepsi çok güzel, bahçelerdeki çiçekler harika, ideal bir Amerikan mahallesi yaratılmış yani. Ben en iyisi bir iki kare daha koyup yoluma devam edeyim.





Buradan sonra turumuza devam ederken How the Grinch Stole Christmas'ın setini gördük. Grinch'i bilenler bilir, Jim Carrey'nin yeşil kürklü, korkunç uzun parmaklı Grinch'i canlandırdığı pek çocuk filmi gibi olmayan ve konusundan hiçbir şey hatırlamadığım ama şekerden evleri, Christmas süslemeleriyle aklımda yer etmiş bir film bu. Evler yerinde duruyor, ama kar olmayınca, ışıkları yanmayınca ve içinde fare burunlu küçük insanlar olmadıkça neyleyim ben böyle kasabayı.

Resimde de görebileceğiniz gibi, işçiler dekorlar üzerinde çalışıyorlar, muhtemelen Grinchmas'a hazırlanıyorlardır. Zira her sene Noel zamanında burası böyle terk edilmiş olmuyormuş. Karla kaplı Whoville'de, temaya uygun oyuncular dans edip şarkı söylüyerek kutlama yapıyorlar. Ah, orada olup her ay oraya gitmeyi ne kadar isterdim. (bu arada bir günlük bileti çok az
bir fark verip bir yıllık bilet haline getirebiliyorsunuz)

Bu arada filmde oynayan küçük kızı hatırladınız mı? Sarışın, şirin, minik burunlu hani? İşte o kız büyüyünce Taylor Momsen olmuş. Götik queen Taylor 93 doğumluymuş, böyle ergen triplerini çoktan aşmış olması gerekirdi ama biraz geriden geliyor demek ki.



Bundan sonraki durak Psycho (1960)'nun seti. Ben izlemedim, ama o meşhur duşta bıçaklama sahnesi muhtemelen o dönemde insanların duşa girerken perdeyi açık bırakmalarına ve banyonun sırılsıklam olmasına sebep olmuştur. İlk olarak Bates Motel'i görüyoruz. En soldaki camda katil Normal Bates'i görebilirsiniz.





Gördüğünüz gibi motelin hemen arkasında Grinch var. Biraz daha ileride Dünya Savaşları ve Göl Evi. İşte filmler böyle iç içe yerlerde, hatta bazen aynı alanları kullanarak çekiliyor. Biz her bir filmde ayrı dünyalara konuk oluyoruz, bazılarına gerçekten inanıyoruz, karakterleri kendimizle özdeşleştiriyoruz ama gerçekte onların çoğu aynı yeri, bu stüdyoları kullanıyor. Bu tıpkı sizi hikayesiyle ağlatan bir filmde izlediğiniz birbirine çok aşık çifti oynayanların gerçek hayatta sevgili olmadıklarını öğrenmek gibi bir şey, hayal kırıklığı.






Yola devam edince bu sever Sayko'nun evine geliyoruz. Otobüs evin önünden geçerken birden kapıda Norman beliriyor. Yani ona çok benzeyen başka bir aktör. Elinde de bıçak var. Bıçağını kaldırarak üzerimize doğru koşmaya başlıyor...şoför gaza basıp bizi "kurtarıyor". Dikkat ettiyseniz bu, o günkü ikinci kurtuluşumuz. Zaten gün boyunca kendimizi bir filmin içinde hissetmemiz için ellerinden geleni yapmışlar. Uykuya dalarken bile kulağımızda "dı dı dıııın dıın d dı dı dı dıın" diye Universal'ın giriş müziği çalıyordu.





Sırada War of the Worlds (Dünya Savaşları) var. Başrolünde Tom Cruise'nin oynadığı bu filmin yönetmeni Steven Spielberg. Bu seti kendi tasarlamış ve adeta ona bir saygı duruşu olarak filmin çekildiği 2005 yılından beri orada duruyor. Muavinimiz o seti tanıtırken özellikle "Steven Spielberg'ün tasarımı" olduğunu belirtiliyor. Sağdaki resimde gördüğünüz parçalanmış uçak gerçek bir yolcu uçağı. Ne yazık ki gerçekten kaza yapmış ve bu hale gelmiş.






Bir sonraki filmimiz ise The Lake House (Göl Evi). Sandra Bullock ve Keanu Reeves'in felaket öpüşme sahnesiyle aklımda yer etmiş bu filmin setinde göl möl yok, yalnızca bu yeşil pencereli ev var. Gölü nasıl mı yapmışlar? Tabi ki aşağıda gördüğünüz her okyanus, göl, nehir lazım olduğunda kullandıkları mavi perdeli set ile.


Denizde çekim yapılması gereken sahnelerde ekip bu setten yararlanıyor. Aklınıza gelebilecek bir çok film burada çekilmiş, Jaws, Evan Almighty gibi. Tabi buralarda gezerken her sette o filmden görüntüler, filmin müzikleri otobüsteki ekranlarda dönüyor ki daha gerçekçi olsun.


Stüdyo turumuz burada bitiyor, ancak Universal Studios'un daha yarısını bile gezmedik. Diğer gördüklerimi (Özel Efektler, Jurassic Park turu, Hayvan Aktörler, Terminatör 3D ve daha bir sürü şey..) bir sonraki yazıda, yine 1-2 gün içinde anlatacağım. O zamana kadar kendinize iyi bakın, görüşmek üzere.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...