29 Temmuz 2011 Cuma

Hangi Şarkıyı Dinliyorsun?

Merhaba! Uzun zamandır hiç site, video paylaşmıyorum. Geçenlerde bir arkadaşım* bana bu videoları önerdi. Videolar öyle bir sardı ki, bir sürü şehri arka arkaya izledim.

Bu videoları çekmek için gereken tek şey bir kamera ve elinize "Hey sen! Şu anda hangi şarkıyı dinliyorsun?" yazan bir pankart alıp sokağa çıkmak. Şehirde kulaklıkla müzik dinleyen insanlara pankartınızı gösteriyorsunuz, onlar da durup size ne dinlediğini söylüyor. Sonra bunları montajla birleştirirken birkaç saniyeliğine kişinin söylediği şarkıyı çalıyorsunuz.

İlk olarak New York'taki Tyler Cullen çekmiş bu videoları, sonra tüm dünyaya yayılmış. Türkiye'den ise yalnızca İstanbul'u buldum, diğer şehirler hala yapılabilir. Videolarda insanları dinledikleri müziklere göre kategorize etmeyi sevenleri şaşırtacak sonuçlar var. Aynı zamanda o ülkede ne dinlendiği hakkında bir fikriniz oluyor. Bazıları da İncil ya da Japonca dersi dinliyor oluyor. Bir de gittiğiniz şehirlerin videolarını izlerseniz tanıdık görüntüler görmek insanın hoşuna gidiyor.

Ben en çok Sao Paulo'dakilerin dinledikleri müzikleri sevdim. Bir de videoyu çekenin çevirdiklerine "amigo" diye seslenmesini. Burada Amsterdam'ı paylaşıyorum. Buraya tıklayarak da İstanbul'u izleyebilir -hatta benim gibi bir tanıdığınızı görebilir- ve yandaki panelden tüm şehirlere bakabilirsiniz.

video

Yorumlarınızı bekliyorum, hangi şehri beğendiniz söyleyin de biz de izleyelim.

* Bu videoları kendim keşfetmedim. Emeği geçen Aytaç ve Pınar'a teşekkür ederim. Bu arada bir fikir daha: birlikte fotoğraf kursuna gittiğimiz Pınar'ın çektiği fotoğrafları görmek için buraya tıklayabilirsiniz. Gökyüzü&ağaç dallı ve şekerli fotoğraflar favorim.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Taksim'deki Klimalı Yerler

İşbu yazı aslında Taksim'de geçirdiğim günü, sanat sergilerini, yeme içme mekanlarını anlatmak üzere yazıldı. Ancak bittikten sonra şunu fark ettim, aslında biz iki sanat aşığı, kaliteli yemek yemeyi seven iki gurme değil, sıcaktan kaçmaya çalışan iki garibandık. Bu yazı da Taksim'deki klimalı yerleri anlatan bir rehberidir. Eğer siz de Taksim'e gidecekseniz, bu yazıdaki mekanları aklınızda bulundurun derim.

Lise 1 ve 2'de, Taksim'e gitmek çok büyük olaydı benim için. Babam ve annem Taksim'i bir cadı kazanı gibi görüyor, oradaki insanların alkol, uyuşturucu ve kumar batağında yuvarlandığını düşündükleri için de oraya gitmemi hiç hoş karşılamıyorlardı. İzin alabilmek için babama 2 gün öncesinden ekstra bir ilgi göstermeye başlıyor, onu bu fikre hazırlamaya çalışıyordum. Taksim gününden önceki akşam ise adeta mahkemeye çıkan sanık gibi büyük bir heyecanla yanına gidiyordum. İsteğimi kendisine ilettiğimde o da bir savcı edasıyla "kimle? kaçta? ne zaman döneceksin?" gibi sorular sorup beni ters köşeye yatırmaya çalışıyordu. Bunlara ne kadar kendimden emin cevap verirsem, mahkemeyi o kadar iyi yönde etkilemiş oluyordum. Sonunda hem savcı hem de yargıç olan babam mahkemedeki iyi halimi de göz önünde bulundurarak kararını açıklıyordu: "Gidebilirsin, ama telefonunu duy ve saat 16.30'da otobüse bin." Zaten arkadaşlarıyla saat 12'de buluşacak olan zavallı 16 yaşındaki ben ise beraat etmiş kadar değil de, tutuksuz yargılanmama karar verilmiş gibi buruk bir sevince boğuluyordum.

Lise 3'te biraz biraz normalleşmeye başlayan Taksim'e gitme ritüeli lise 4'te üniversiteye hazırlanmamla sekteye uğrasa da, İstanbul'da olup üniversite okuyan her öğrenci gibi 1.sınıfta Taksim'in dibine vurmamızla sıradanlaşmıştı. O zamanlar her gün gittiğimiz bu yer artık benim için eski önemini taşımasa da, yine de alışveriş merkezlerine ve Bakırköy'e güzel bir alternatiftir.

Dün yine çok sevdiğim biriyle Taksim'deydik. Aslında önce Mecidiyeköy'de buluşacaktık, sonra plan değişti. İyi ki de öyle düşünmüşüz çünkü Mecidiyeköy'e otobüsle gidip daha sonra metroyla Taksim'e geçmek yaklaşık 45 dk sürdü. Halbuki Taksim otobüsü 1 saat 20 dk.da falan hedefe ulaşıyor. Bundan sonra Taksim'e Taksim otobüsüyle gitmem.

Bu aralar hava çok sıcak olduğundan İstiklal'de gölgeden de olsa birkaç dakika yürümek bizi hayattan bezdirdi. Kendimizi klimalı bir yere atmak istedik. Önce bir yemek yemeye karar verdik ve Tünel'deki Mano Burger'e doğru ilerlemeye başladık. Mano, küçücük dükkanında farklı tatları bir araya getirerek oluşturduğu hamburgerleriyle birçok müdavimi olan ve bunu hak eden bir yer. Bir hamburger fiyatı McDonalds'taki Big Mac menü'ye eşdeğer olsa da buna değer.

Orada otururken karşıdaki bir büfeye takılıyor gözüm. Adı Vitamin World ve sadece taze sıkılmış meyve suyu satıyor. Ve yüz metre uzaktan bile ne yaptığı belli oluyor, çünkü duvar kağıtlarındaki meyve resimleri, tezgahındaki taze meyvelerle istediğini çok basit bir şekilde anlatmış. Yanında ise Karınca var, belki biliyorsunuzdur, Karınca ilginç "şey" satıyor. Bunların hepsi bir tasarım ekibinin elinden çıkma ve gerçekten çok ilginç şeyler çıkıyor. Mısır gevreği kutusu şeklinde kilitli saklama kabı (hırsızların aklına en son gelecek yer), gürültücü komşulardan intikam almak için gürültü CD'si ve yanında kulak tıpaları (ben de geçen gün bizi her sabah Roman havasıyla uyandıran komşudan Anathema ile öcümü aldım), üzerinde beyin resmi olan yüzücü bonesiyle çok renkli, çok güzel bir mağaza.



Bu mağazayı da bitirdikten sonra aşağı doğru yürümeye başladık. Esas amacım arkadaşımı Galata butiklerine götürmekti, ancak bu sıcakta oraya kadar varamayacağımızı anladık. Aşağı yürürken gördüğüm mağazalardan birinde bir tişört vardı. Bu bildiğimiz Hard Rock Cafe tişörtüydü ancak altında "İstanbul" yazıyordu. Mekan İstanbul'a gelmeden bizim ticari zekası tavan yapmış esnafımız tişörtünü bastırmış. Sahi, neden İstanbul'da Hard Rock Cafe yok?




Yukarı yürümeye devam ederken, sağ taraftan gelen ve adeta cennetten inen bir soğuk hava dalgası çarptı yüzümüze. Başımızı sağa çevirdiğimizde bu hayırsever klima sahibi mekanın Arter olduğunu gördük. Daha önce de beraber bu sanat galerisinde bir sergi gezmiştik. Tabi hiç vakit kaybetmeden kendimizi galeriye attık. Bu aralar, Arter'de iki farklı sanatçının sergisi var: Deniz Gül ve Patricia Piccinini. İlk önce Piccinini'nin sergisiyle başlıyoruz.


Böyle sergileri iki boyutlu işlerin sergilerinden daha çok seviyorum. Çünkü insana bir gerçeklik hissi veriyor ve bence, üç boyutlu, gerçek nesneler kullanarak çok daha fazla şey anlatılabilir. Girer girmez gördüğüm üst üste konan yaklaşık 20 sandalyenin tepesine çıkmış yaramaz çocuğun yüzündeki meraklı ve korkusuz ifade de bunu kanıtlar nitelikte. Daha sonra bir odaya giriyoruz. Oda karanlık ve içinde farklı yerlere konulmış yaklaşık 40 tane televizyon var. Duvarlara asılmış tv'ler plazma, ancak yerdekiler tüplü. İlk başta bunun da bir anlamı olduğunu, sanatçının eskiyle yeniyi kombine ederek buna bir anlam yüklediğini düşünsem de (sanat galerisinde insan her şeye bir anlam yüklemeye çalışan insan modeli) sonradan 40 tane plazma bulamadıkları için depodaki tv'leri de kullandıkları gerçeği aklıma geldi. Bu tv'lerin hepsinde, rüzgarda sallanan ağaçların görüntüleri oynuyordu. Hatta yerlerine göre aldıkları ışıklar bile düşünülmüş. Bir yandan duyduğunuz kuş sesleriyle kendinizi ormanda gibi hissetmeniz sağlanmış. Sanatçının bu eserinin adı Plastikoloji ve anlatmak istediği şey teknolojiyle yaratılan doğa görüntülerinin gerçeğinin yerini alabileceği iddialarına dikkat çekmek.




Daha sonra yukarı kata çıktığımızda, "Doğanın küçük yardımcıları"nı görmeye başlıyoruz. Bunlar, sıçana benzeyen, suratlarında şirin bir ifade olan ancak sırtlarındaki kıllarıyla, uzun tırnaklarıyla, garip uzantılarıyla hiç insanlara benzemeyen ve tiksinti hissi uyandıran yaratıklar. Sanatçının gerek insanları gerekse bu yaratıkları gayet gerçekçi olarak heykelleştirdiğini de söylemeliyim. Sergide bu yaratıklar insanlarla, özellikle çocuklarla bir arada yaşıyor. Sarılarak uyuyan çocuk ve yaratık, mutant bir sütanne tarafından emzirilen bebek aklımda kalanlardan bazıları.

Serginin anafikri arkadaşımın söylediği gibi: Bu yaratıklar her ne kadar çirkin görünürse görünsün, insanlarla bir arada, birbirlerine sevgi duyarak yaşayabiliyorlar ve birbirlerinin farklılıklarını yadırgamıyorlar.




Daha sonra en üst kattaki Deniz Gül sergisine çıktık. Kapıdan girdiğimizde sırtı bize dönük 5 tane mobilya gördük. Mobilyaların ön yüzünü görmek için dolaştığımızda, en başa konulan 5 sandalyenin yanında bir tabut, vitrin, gardırop, kapı -ve içinde bir oda - ve bir kasa ile karşılaştık. Hepsinin içinde de sanki bizim göremediğimiz bir insan yaşıyormuş gibi geldi bana. Açıkçası ne anlatmak istediğini anlayamadım, sergi rehberinde ise anafikir şu sözlerle anlatılıyor: Deniz Gül, "5 Kişilik Bufet" metninde, medyadan, sokaktan ve kendi iç sesinden hatırlayabildiği, çoğu belleğin süzgecinde deforme olmuş kelimelerden oluşan bir dilsel hafızayı, 5 mobilyada bedenleşen 5 kişinin sesine ve performansına açıyordu. Sergi bağlamında dilden ve sesten bağımsızlaşarak mekânda yeniden kurulan; ifadesini önce dilde bulmuş olan bir hissiyatı sergi mekânında görünür kılan projenin ana gövdesini, sanatçının yerleştirdiği mobilyalar ve mekâna giydirdiği camlar oluşturuyor. Hey allahım ya. Neyse. Beşinci mobilyanın yanına yaklaştığımda ise burnuma gelen kesif koku yüzünden neredeyse kusacaktım. Kokunun birkaç metre ötedeki masadan geldiğini anlamam uzun sürmedi. Benim masanın ortasında mermer sandığım şey, meğersem orada kaynayıp duran, üstü kaymak olmuş bir sütmüş!




Bakalım bu sütü nasıl açıklıyor sanatçı: "Kamusal alandaki süs havuzlarından esinlenen bu büyük ve yuvarlak masa, ortasındaki haznede kaynatılan ve gün boyu koyulaşıp yoğunlaşan sütün kokusunu diğer tüm mobilyaların üzerine yayarak, mekânı kendi büyüsü altına alıyor." Ah canım ya çok iyi düşünmüşsün gerçekten de bu mu bizi büyüsüne alacak? Allah bilir sergi açıldığından beri orda fok fok kaynayan bu süt, o sergiden aklımda kalan tek şey oldu ve hala aklıma geldiğinde midem kalkıyor, üzgünüm.

Bu süt kokusunu duyduktan sonra koşarak merdivenlerden inmeye başladım. Arkamdan gelen arkadaşımla birlikte sokağa adım atar atmaz geri girme isteğimiz hasıl oldu, zira dışarsı yukarıdaki süt gibi kaynıyordu. Şimdi ne yapsak diye düşünürken karşıda Borusan Müzik Evi'ni gördük ve oraya da girelim dedik.Orada da Madde-Işık adlı bir sergi var. Bu sergi de 5 katın tamamını kaplayan, aralarda korku tüneli gibi koridorlardan geçtiğiniz bir sergi.




Buradan aklımda kalan tek eser, Julien Maire'nin Patlayan Kamera adlı eseriydi. 11 Eylül'den iki gün önce Taliban'a karşı en güvenilir müttefik olan Komutan mesut gazeteci kılığına giren iki El-Kaideli tarafından patlayan bir kamerayla öldürülmüş. Teröristlerin bir kamera kullanmasından etkilenen sanatçı ise bu kameranın çalışmaya devam ettiğini ve son altı yıldır bir savaş filmi çektiğini hayal etmiş. Bu kameranın parçalarının durduğu masanın yanında bir televizyon var ve kesik kesik savaş görüntüleri dönüyor. Güzel düşünülmüş, etkileyici bir eserdi.



Buradan da çıktıktan sonra, yine soğuk bir yer olan İnci'de bir profiterol modası verdik. Yıllardır Taksim'de bulunan İnci Pastanesi, hala eski dekorasyonunu koruyor. Buranın profiterolü meşhur ancak ben buranınkini sevmem, zaten ben yemedim. Ancak orada otururken daha önce görmediğim bir şey fark ettim: üst katta bir yazıhane var ve orada muhtemelen pastanenin 2. veya 3. nesil sahibi olan amca oturuyor.

Buradan kalktıktan sonra biraz da Demirören Avm'deki Virgin'de takılıp, Satürn'deki direksiyonlarla GT5 oynadık ve dağıldık. Yorgun argın bir halde otobüse bindim ve eve geldim. Ne yazık ki evde de boya olduğundan kendimi yatağıma atmak yerine, toparlanıp teyzemlere gittik. Bir yandan yemeğimizi yiyip, bir yandan da Amerika planlarımız hakkında konuştuk. Amerika demişken, çok yakında bu adreste başlayacak olan Amerikan Rüyası yazı dizimi kaçırmayın derim. Görüşmek üzere.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Amerika Vizesi

Gözümü açtığımda saat 07.14'tü. Tatil başladığından beri 3.30'dan önce yatmayan ben, önceki gece 1.30 sularında yatağa girerek gözlerimi kapatmış, ancak zihnimi bir türlü susturamamıştım. Buna halk arasında "uyuyamamak" da deniyor olabilir. Kahvaltı falan etmeyip, saat 9'da Amerikan Konsolosluğu'ndaki randevuma yetişebilmek için yola çıktık. Daha önce 27 Haziran'da olan randevumu, gireceğim tek bütünleme sınavının da aynı güne denk gelmesi nedeniyle erteletmiş, 19 Temmuz'a anca yer bulabilmiştim. Annem ve babam da bana eşlik ediyordu, ikisinin de vizesi vardı, dolayısıyla vize görüşmemde tek başıma olacaktım. Daha önce de İngiliz Konsolosluğu'nda bu deneyimi yaşadığım için pek heyecanlı değildim, yine de biraz ciddi bir kıyafet giymeye özen gösterdim.


Oraya 8.30 civarında vardık. Arabayı "Bu sokağa park etmeyiniz, arabanız çekilir." tabelasının hemen altına bıraktık.İstanbul'daki Amerikan Konsolosluğu İstinye tarafında (bu aralar bu semtten ne çok bahseder oldum), bir tepenin üzerine kurulu heybetli bir bina. Yolun karşısında, vize için bekleyenlerin dolup taşırdığı küçücük kafeler var. Karnım guruldamaya başladığı için, kafeden bir tost aldım ve etrafı gözlemeye başladım. Konsolosluktan çıkanlar ya yüzlerinde büyük bir gülümsemeyle çıkıyor, ya ifadesiz bir şekilde yürüyüp gidiyordu. Peru Konsolosluğ u'na* geldiğini sanan bir kızcağızın şaşkın bir ifadeyle "Adam benimle İngilizce konuştu" diye bir laf ettiğini duydum.

Kapıda bir (Türk) adam duruyor, gelenlerin isimlerini kontrol edip yapması gerekenleri tarif ediyordu. Tostumu bitirmeye yakın, içeri alımları durdurdular. Neyse ki 15 dk sonra içeri ilk giren bendim. Güvenlik görevlisi iki kulağında büyük halka küpeleri olan, sakallı (erkek yani) ve tabi ki kaslıydı. Bana eşyalarımı bırakıp dedektörden geçmemi söyledi. İçeri telefon almadıklarını bildiğimden, yanımdaki tek eşya annemin elime tutuşturduğu, içinde dosyalar olan ve almamakta direttiğim ancak yenildiğim Converse torbasıydı. Talimatlara uyarak üst kata çıktım, gayet suratsız bir görevliden sıra numaram olan 87'yi aldım ve beklemeye başladım. Bankalardaki sistem gibi, sıranızı tabeladan takip ediyor ve sıra size geldiğinde ilgili gişeye gidiyorsunuz. İlk seferinde 87 çabuk geldi, gidip evraklarımı teslim ettim. Sonra bir daha sıra bana geldi, ne kadar hızlı ve kolay ilerlediğini düşünerek gişeye gittim.


Burada parmak izi verecektim. Görevli, çok tatlı ve çekik gözlü bir Amerikalıydı. Bana "Please put your forefinger on the screen"-Lütfen işaret parmağınızı ekrana koyun- dedi. Dediğini yaptım. Ancak bu sefer hareketle göstererek "FOUR fingers" dedi. Meğer four'u (dört) fore olarak anlamışım. Daha sonra "Please put your thumbs on the screen" dedi. Thumb( baş parmak)'ı üstüne basa basa ve göstererek söyledi. Ah dedim, kadın ben İngilizce bilmiyorum sandı işte. O an kendimi kaybedip çevirilerimden söz açmayı düşünüyordum ki, toparlandım ve thank you derken "th" sesinde dilimi dişlerimin arasına koyarak bu açığı kapatmakla yetindim. İnsanların böyle zayıf noktaları çok komiğime gidiyor -kendim olsam da-, bi daha görmeyeceğin birine bile hava atmaya çalışmak çok ilginç bir şey bence.

Esas bekleyiş bundan sonra başladı. Bu zamana kadar içerideki sandalyelerde beklerken, şimdi dışarı çıkmam ve orada beklemem söylenmişti. Dışarı çıktım. Benimle beraber yaklaşık 25 kişi daha bekliyordu. Sıra 67'lerdeydi, demek bana daha 20 kişi vardı. Ben ve Amerikan Rüyası'nı yaşamak isteyen bu insanlar, yaklaşık birer saat burada beklemek durumundaydık. Hem uçak biletine o kadar para ver, hem 15 saat uç, hem de bu kadar uğraş, yok yaa.. deyip yerimden kalktım, çıkıp gittim. Desem çok ilginç bir hikaye olurdu değil mi? Kalkmadım tabi, bal gibi de oturup bekledim. Etrafımda ilginç hikayeler yakalarım diye kulak kesildim, ancak kimse konuşmuyordu. Hiçbir hata yapmamak ve vizeyi alabilmek konusuna o kadar odaklanmıştık ki, herkes "makul" davranıyor, kimse yerinden kalkıp manzarayı bile izlemiyordu.

Biraz bekledikten sonra, içeriden benim yaşlarımda bir kız çıktı. Kız oradaki korkuluklara dayanıp hıçkırarak ağladı. Beş dakika boyunca hıçkırıklarını dinlediğimiz bu kızın yanına kimse gitmedi. O da içini çeke çeke asansöre doğru yürüdü, neden ağladığını öğrenemedim.

Sıram yaklaşınca beni içerideki salona aldılar. Kendime cam kenarında bir koltuk seçtim ve beklemeye başladım. Bana sıra gelmesine 3-4 kişi vardı. Bu sırada öndeki koltukta küçük bir kız çocuğu dikkatimi çekti. En fazla 2 yaşında olan bu kız, en sevmediğim şeylerden biri
olan "küçük çocukların toplu yerlerde saçma şeyleri yalaması" fiilini gözlerimin önünde gerçekleştiriyordu. Tam "Yapma!" diye bağıracaktım ki, babası kızı koltuğun demirlerinden uzaklaştırdı.


Sonra da saçları iki yandan toplu (annemin deyimiyle iki keçi saçı) 5 yaşlarındaki büyük kızına kitap okumaya başladı. Ancak kitap İngilizceydi. İlk olarak ailenin yabancı olduğunu düşündüm, ancak annenin küçük kızıyla Türkçe konuşmasını duyunca bundan vazgeçtim. Bu konuyla daha fazla ilgilenmeyerek dışarıyı izlemeye devam ettim. Sıra bu aileye gelince, çoluk çombalağı toparlayıp gişeye gittiler. Tesadüfen gişe de tam önümdeydi. Bu gişelerde görevliyle
aranızda bir cam var. Belgeleri alttaki delikten uzatıyorsunuz. Görevli sizinle mikrofondan konuşuyor. Hal böyle olunca da her dediğini duyabiliyordum.



Buradaki memurların şöyle bir özelliği var, her gelenle önce İngilizce konuşuyorlar. Baktılar karşısındaki bön bön bakıyor, bu sefer "Can you speak English with me?" diyerek durumu teyit etmeye uğraşıyorlar. Lakin İngilizce bilmeyen birine İngilizce olarak İngilizce bilip bilmediğini sormak, hem bir tekerleme olur hem de abesle iştigal. Bundan sonra, İngilizce bilmeyenlerle Türkçe konuşmaya çalışmaya başlıyorlar yahut bir tercüman çağırıyorlar.

Konuya dönecek olursak, ilk önce kadının Yüksek Lisans'ını Seattle'da (Amerikan aksanıyla, Sieaadıl diyeceksiniz) yaptığını, evlenince soyadı değiştiğinden tekrar alması gerektiğini falan öğrendim. Araba kiralayıp bilmemnereleri gezeceklerini anlattı, görevli de yolda kenara çekip manzarayı izlemeleri gerektiğini falan söyledi. Neyse, sonra sıra geldi annenin çocuğuyla övünme seansına. Adama kızının da İngilizce bildiğini söyledi. Görevli "Oo really? Do you like learning English?" gibi sorular sormaya başladı küçük kıza. Kız da mır mır "Yees" "Noo" lar ile cevaplıyordu. Kızın Filipinli bakıcısının ona İngilizce öğrettiğini öğrendik. En sonunda da anne kıza "Hadi amcaya başkanın ismini söyle" dedi. Ne diyeceğini merakla bekledim. Kız sonunda güç bela "Barack Obama" dedi. Hey allahım. Az kalsın oracığa kusacaktım ki aile vizeleri onaylanmış bir şekilde orayı terk etti.

Bu sırada birinin "Seksen yidi" diye bağrındığını duydum. Evet bu bendim! Tabelada numaram çıkmamış, görevli de tatlı aksanıyla beni çağrıyordu. Hemen kalkıp gişeye doğru gittim. Nasılsınız iyi misiniz hoşbeşinden sonra görüşme başladı. Görevli bana daha önce gittiğim ülkeleri, ne iş yaptığımı, kaçıncı sınıf olduğumu, babamın ne iş yaptığını sordu. Sonra da "Vizeniz onaylanmıştır" deyip bastı damgayı. En kısa görüşmelerden birini yapmıştım. Çıkmadan UPS Kargo standına adres bilgilerimi bırakıp, kuşlar gibi özgür hissederek binadan çıktım. Bir 10 sene daha buraya uğramamayı umuyordum. Lakin o sırada kadının sözleri aklıma geldi; evlendikten sonra vizem kaybolacaktı. Ya evde kalacağım, ya evlenince Amerika'ya gitmeyeceğim herhalde. Ha bu arada, vizem de bu sabah geldi. Hadi. Öptüm.


*Peru'nun da konsolosluğu mu varmış demeyin, sizin için araştırdım ve fahri konsoloslukları olduğunu öğrendim. İşte İstanbul'dakinin adresi: Tekstilkent, Koza Plaza, A Blok , Kat: 22 D: 83 - 34235 Esenler - Istanbul Evet, İstinye'de, Taksim'de-İngiltere gibi- yahut Gümüşsuyu'nda-Almanya gibi- olmayabilir, ne olmuş yani.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İstinye Park'ın Yaban Mersini Suyu

Bugün saat 13:30 sularında, henüz kahvaltı yapıyor olmam gereken saatlerde kendimi arabanın içinde, sıcaktan terlerken, radyodan yükselen dımtısların kulağımda çınladığı, sağ, sol ve ön görüş açılarım kamyonlar tarafından kuşatılmış vaziyette buldum. İstikametimiz İstinye Park'tı. Şehrin öbür ucunda oturduğumuz için gidişimiz baya uzun sürecekti. Şen şakrak başlayan yolculuk, bir süre sonra "Midem bulanıyor" "Su yok mu?" ve "Salak kamyon sağa geçsene" cümlelerinin havada uçuştuğu bir modern zaman eziyetine dönüşmüştü.

Uzun süren yolculuğumuzun ardından İstinye Park'a vardık. Biliyorsunuz burası İstanbul ünlülerinin, futbolcuların, mankenlerin uğrak mekanı. Girerken "acaba bugün kaç ünlü göreceğiz sayacı"mı açtım. Futbolcuların çoğunun tipini tanımasam da - sadece "Q7 tayfası"nı birkaç kez gazetede görmüşlüğüm var- onları esmer tenlerinden, pırlanta küpelerinden ve zevksiz giyimlerinden tanıyacaktım. İlk hatamız, "Meydan"a gitmemek oldu. Meydan dediğim yer hani şu Louis Vuitton ve türevlerinin olduğu açık alan. Oraya gitsek kesin bir futbolcu, bilemedin Seda Sayan ya da onun oğlunu yakalardık. Onun oğlunu da kötü dişlerinden ve arabasından tanıyabilirdim mesela.

Alışveriş turumuza üst kattan başladık. Bu arada ilk kez fark ettim ki, meğer İstinye Park'taki mağazaların bir kast sistemine göre dizilmiş. Meydan dediğim yerde zaten dünyaca ünlü/pahalı markalar var. Üst katta ise İpekyol, Sisley ne bileyim Nine West gibi orta üst sınıf mağazalar, alt katta da Koton gibi halk mağazaları ve bir genç kızın ayrılmaz üçlüsü olan "Bershka, Stradivarius ve Pull&Bear" var, ki favorim ortadakidir.

Bu sırada üst katta bir sürprizle karşılaştım, bir Harry Potter sergisi vardı! Filmde kullanılan orijinal kostümler ve asaların birkaçı ve sette çekilen fotoğrafları gördük. Elbette fotoğraf da çektim.


Soldaki Dumbledore'un, sağdaki Moody'nin asası


Soldaki Harry'nin, sağdaki Hermione'nin okul üniforması



Üst kattaki mağazaların bir kısmını gezdikten sonra - ki şunu da ekleyeyim İstinye Park'taki mağazalarda aynı markaların diğer mağazalarında bulamayacağınız kadar çeşit var - bir yemek molası verdik. Canımız köfte çekti, Köfteci Ramiz çarptı gözümüze. Ben orayı pek sevmem, köftemin içinden bir kez kıl çıkmıştı (ki bunu okuyan arkadaşlarımın yüzünde bir tebessüm oluşmuştur eminim çünkü ben hemen her yerde yemeğimin içinde kıl bulurum) ve porsiyonları çok doyurucu değildi. Her neyse oranın bir açık büfe salata sistemi var ve o şubesi self-servis, dolayısıyla siparişinizi verdikten sonra tepsinizi alıp sırayla ilerlemeniz gerekiyor. Sırada beklerken arkamızda bekleyen kıza çarptı gözüm ve hemen tanıdık bi yüz olduğunu anladım. Kavak Yelleri dizisinde Aslı'nın ablasını oynayan oyuncuyu hatırlarsınız belki, işte oydu. Maalesef İstinye Park'ta bizim payımıza 3. sınıf bir ünlü, hatta ünsüz düşmüştü.

Bizimkiler sırada beklerken ben de bir masaya oturdum. Annemlerin önünde bekleyen çocuk arkadaşına da tepsi almak için sıranın sonuna gitti, aldıktan sonra yerine döndü. Bu sırada Aslı'nın çakal ablası da annemlerin salata almakla meşgul olmasını fırsat bilerek onların önüne geçmişti. Çocuğun tepsiyi alıp eski yerine -yani onun önüne- geçtiğini görünce "Ama olmaz ki benim önüme geçiyorsun" dedi. Annem de "O zaten oradaydı, hem siz de bizim önümüze geçmiş oldunuz." diyerek kibar ama mesafeli bir çıkışla bu gol teşebbüsünü defetti. Bu defans üzerine Aslı'nın ablası dizideki muşmula ifadesini takınarak kendi sahasına dönmek zorunda kaldı.

Annemler köftelerle birlikte masaya döndüğünde "O kızı tanıdın mı?" diye sordum. "Ay bi yerden tanıdık geldi ama.." diyordu ki, kim olduğunu söyledim. "Ha öyle mi, ben de az önceki mağazalardan birinde satış elemanı diye düşünmüştüm" diyerek kızı 3.ligden küme düşürdü.

Yemekten sonra "şık" mağazaları gezmekten sıkılmış olan ben ve kardeşim annemi üst kat turunda yalnız bırakarak "Bir Genç Kızın Gizli Üçlüsü"ne çevirdik rotayı. Bunlara bir de Oxxo'yu ekleyince, 1 çanta, 2 tişört, 1 pantolon ve 1 yelekle kapattım günü, fena da olmadı.

Annemin yanına çıkıp ona da Park Bravo'da beğendiği elbiseyi aldık ve mağazanın bünyesindeki Inglot'un ojelerine ağzımın suyunu akıtarak (25 lira verseydim alacaktım bir tane, ama yapmadım hayır)oradan çıktık. Sıradaki durağımız dönüş yolu için erzak almak üzere İstinye Park'ın çarşı pazar bölümüydü. Bilmeyenler için söyleyeyim, burada manav, kasap, kuruyemişçi gibi dükkanlar/standlar bulabilirsiniz. Buraya en son geçen sene arkadaşlarımla gelmiştim, ondan sonraki ilk gelişim. Bu sefer fark ettim ki burası aynı Londra'daki ünlü alışveriş merkezi Harrods'ın Food Hall'ı gibi düzenlenmiş. Sizin için fotoğraf da çektim.





Bu pazarın yanında bir tane market var. Marketin içine bir girdim yine anılarım depreşti, fena oldum. Neden derseniz e bir tane normal Türk markası yok ki. Varsa bile gözünüze hiç çarpmıyor o kadar şey arasında. Tikveşli yoğurtlar yerine Heinz ketçaplar, Yörsan ezine peyniri yerine parmesanlar, Cappy Vişne yerine Blueberry juice'lar.. Bir köşede "Mahzen" yazıyor böyle ahşap dekoruyla birlikte, dedim ki herhalde bodruma açılan bir kapı var orada. Bir baktım bildiğimiz içki reyonuymuş. Broşürünü aldım (fotoğrafı yanda), böyle teknede çekilmiş fotoğraflar falan, süper havalı. Halbuki Carrefour'un broşürlerinde halk günü ilanından, orasına burasına domates, maydanoz tıkıştırılmış hayvanlardan ve devamında onların kıyması, bonfilesi, kaburgasından geçilmiyor.

Velhasıl kelam, bu marketi de görünce anladım ki burada ne kadar Batılıysan o kadar zengin sayılıyorsun. Alt katlara indikçe insanların üzerinde değişen kıyafetler, kafalarda azalan güneş gözlükleri, kalabalıklaşan mağazalardaki artan indirim oranları da bunu destekliyor zaten. Bu aralar İstanbul'da patlayan Arap nüfusunun bir kısmı da oradaydı. Tüm bunları görünce şunu çıkardım: zenginlik parayla değil, kalple olur -şaka şaka- o parayla aldıklarınla ölçülüyor.

ps: yorum yapmak için üye olmanıza gerek yok, hemen alttaki kutucuğa yorum yapabilirsiniz. okudukça mutlu oluyorum, ben size yazıyorum, siz de bana yazın olur mu? görüşürüz tekrar.

10 Temmuz 2011 Pazar

Temizlikçi Kadının İntikamı


Size olağan bir senaryo yazayım: Birazdan dışarı çıkacağım. Kıyafetim aklımda, ancak bluzumu bir türlü bulamıyorum.
- Annee benim ojelerimle aynı renk olan mavi bluzum nerdee?!
+ Bilmiyorum kızım dolabına bak!
- Anne ama yok. Of ya yine X Abla nereye koydu kim bilir?
+ Kadının suçu yok toplasaydın arkanı!

Bu diyalog haftada en az 1 kez yaşanır bizde. Çünkü haftada 2 gün temizliğe gelen kadın benim karışıklık içinde bile bir düzeni olan her şeyimi ters yüz eder.

En son gelen kadının yaptığı, bu kıyafet sorununu solda sıfır bırakacak türdendi. Bir gün eve geldiğimde iPad'in kutusunun açılmış ve iki parçasının içine de bir şeyler doldurulmuş olduğunu gördüm. Bu ilk başta beni rahatsız etmedi, kadın kendince bir yöntem bulmuş masamı toplamak için diye düşündüm. Ancak birkaç hafta sonra, aklımda bir şimşek çaktı. Bir daha düşündüm, kontrol ettim, evet haklıydım. Kütüphaneme baktım, masamın altındaki kutulara baktım, yok! iPad'in kutusunun içinde bulunan platform ve içinde SIM kart yerini açan anahtar yoktu!

Anneme koşarak bu durumu anlattım, kadını aramasını ve anahtarı nereye koyduğunu sormasını istedim. Annem o gelene kadar -yani 3 gün- beklemem gerektiğini, bir yere koyduysa bile hatırlamayacağını söyledi. Üstelik yine "toplasaydın o zaman" diyerek iyice abarttı, kutunun içini nasıl toplayabilirdim ki? Kütüphanemin bir rafında sakince duran bir kutuydu o, içindekiler kimi, neden ilgilendirirdi ki?

3 gün zar zor bekledikten sonra, beklediğim gün geldi. Anneme olayı tekrar hatırlattım. X Abla'ya kutuyu göstererek içinden bir şey atıp atmadığını, ya da çıkarıp nereye koyduğunu sordu. Kadın "bilmiyorum.. hatırlamıyorum.. attım herhalde.." dedikçe çizgi film karakterleri gibi kırmızılık kulaklarıma kadar çıkıyordu. Evet, kadın kutunun içindekileri atmıştı. Anneme kaş göz yaparak kadına bir şeyler söylemesini işaret ediyordum, annem ise yalnızca "Bir daha izinsiz bir şey atma Xciğim" dedi. Ben de o kırmızılığı yine çizgi filmlerdeki gibi kulaklarımdan püskürtmekle kaldım.

Bakın, amacım kesinlikle temizliğe gelen insanları aşağılamak değil. Eski evimizde uzun süre bize gelen teyzeye babaanneme gittiğimde karşılaşırız, sarılıp öpüşürüz. Ancak bazı olaylar gerçekten insanı sinir ediyor. Anahtar evdeki iPhone anahtarıyla aynı olmasaydı, bir daha kim bilir nasıl bulacaktım.

Esas meselemiz bu değil elbet. Sorun şu ki, son 1 senedir gelen 5-6 kadının yaptığı gibi, en son gelen de 2 ayın sonunda bizi bırakıp gitti. Yani : iş başa düştü. Başlığın adı da buradan geliyor işte. Bugün annem, kardeşim ve ben babamın da evde olmaması nedeniyle temizlik olayına girdik. İşin çoğunu annem yapsa da, bize odalarımızı temizleme görevi düştü. Ben de odamı toplamak, süpürmek dışında masamın üstünü, panomu, raflarımı da düzenleyeyim istedim.

Takılarımı toplayıp ikea'nın kullanışlı görünen ama aslında boş duran kutularından birine yerleştirdim:



Ojelerimin daha uzun süre dayanması için buzdolabına yerleştirdim. Bnu siz de deneyebilirsiniz, sık kullanmadığınız ve bozulmasını istemediğiniz ojelerinizi buzdolabına koyabilir, yahut katılaşmış ojelerinizin içine biraz aseton döküp karıştırarak onları tekrar eski günlerine döndürebilirsiniz. - bu fotoğraf pek güzel olmadı evet - :



Panomu düzenledim:



Buradaki parçalar benim için çok değerli olan, çoğu ıvır zıvır gibi görününen eşyaların sadece bir kısmı. Tek tek anlatayım size (resmin üstüne tıklayarak büyütebilirsiniz):

1) Galata Kulesi bileti. Turistlere 10, Türklere 5 lira sanırım. Bunu yalnızca küçük esnaflar yapıyor sanıyordum.

2) Geçen İspanya gezisinde gezdiğimiz yerler: Costa Del Sol

3) TDB Kongreleri ve Araştırma Kulübü Kongresi yaka kartlarım

4) Brighton'da geçirdiğimiz güzel günün hatırası kartpostal

5) Taksim'deki bir sergiden aldığım, anlamını her sorduğum kişiden farklı bir cevap aldığım kartpostal. Sizce ne demek istiyor?

6) Oxford'daki tatlı köprü

7) Çizimim - ağzını açan bir hasta (ne olduğunu anlamak herkese nasip olmuyor, yapanın değil bakanın kabahati ne yapayım aa)

8) Londra otobüs haritası

9) Alerjim olan maddeler. İçlerinde "diş hekimliğinde kullanılan bazı malzemeler" de var, çok hoş.

10)Buradaki en değerli parçalardan biri. 20 Haziran 2006 - Roger Waters İstanbul Konseri bileti

11) 9. sınıfta gittiğimiz X-men 3 bileti. İğrenç bir sinema salonunun şanslı koltuk numarası.

12) Londra'da bir günlük otobüs bileti. Bileti yalnızca şoföre gösterip geçiyorsunuz. Tarihi geçmiş olsa bile fark etmeyebilir.

13) Cambridge'de telefonumu kaybettim sanıp polise verdiğim ihbarın takip kağıdı. Sonradan çantamın bir gözünden çıkmıştı. Sevinsem mi o kadar aradığıma üzünsem mi bilemedim. Ha bir de, bulduğumu haber vermedim. Cambridge polisi hala benim telefonumu arıyor olabilir.

14) Elhambra Sarayı. Endülüs Emevileri'nin bıraktığı en güzel eserlerden biri.

15) Can arkadaşlarım

16) 10.sınıfta arkadaşlarımın bana aldığı toplu hediyeye hazırladıkları güzel not.

17) İsviçre'de bir kafeden aldığım, üzerinde harita bulunan toz şeker

18) Madrid'de gitmediğimiz Hard Rock Cafe'nin broşürü. Ceket güzel ama.

Bunun dışında penguenlerimi düzenledim:



Sonra oturup Grey's Antomy'nin 7.sezonunu bitirdim. 6. sezonda düşüş yaşayan dizi bence eski tadını yakaladı. Sırada Game of Thrones var, herkes çok övüyor, bakalım gerçekten öyle mi.

Şimdi de balkonda oturdum blog yazıyorum. En son koyacağım resmi en başta koydum, karşımda öyle güzel bir manzara var. Bugünlük bu kadar. Umarım havanın mevsim normallerinin altında seyrettiği yazınız iyi gidiyordur. Görüşürüz.

not: temizlikte ve fotoğraflarda bana yardım eden kardeşime öpücükler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...