9 Nisan 2013 Salı

Lizbon

Eskiden bloguma yazmayınca rahatsız olurdum, biraz daha geçince suçluluk duyardım, ve bunun üzerine mutlaka bir şeyler yazardım. Yazdığımda insanların yorumları beni mutlu eder, bir sonraki yazım için şevk depolardım. Şimdi ise bu aşamayı da geçmiş, yazmaya utanır hale gelmiş durumdayım. Çünkü artık o kadar oldu ki, okuyucular beni unutmuş bile olabilir. Yazıyı listelerinde gördüklerinde "bu kimdi ya?" diyebilir. Ama ben yazmak istedim yine de. Bu yazıyla belki eski günlere geri dönebiliriz, değil mi sevgili okuyucular?

Görüşmediğimiz süre zarfında kimi kongre, kimi de turistik amaçlarla yurt dışına gittiğim oldu. Yazın İskandinavya'da fiyordları içeren bir gemi turuna (yazmayı çok istiyorum, başlamıştım hatta), Lyon'a, Paris'e gittim. Geçtiğimiz hafta da IADS (International Association of Dental Students) Kongresi için Lizbon-Portekiz'deydim.


2.5 yıl önce İspanya'nın Güney'ine gitmiş, Portekiz'in kıyısından dönmüştüm. Elbette gidemediğim her ülkeyi merak ettiğim gibi bu İspanya'nın küçük kardeşi gibi görünen ama farklı bir dile ve kültüre sahip ülkeyi de merak ediyordum. THY ile 5.5 saat süren bir yolculuğun ardından (dönüş ise sadece 3sa 55dk sürdü) Lizbon'a ayak bastık. Ülkeyle ilgili ilk izlenimim biraz - nasıl desem - eski olduğuydu. Zira havaalanında pasaport kontrol bölümü 30 sene önce dekore edilip bir daha elden geçirilmemiş gibiydi. Lizbon sokaklarında dolaşırken binalardan da aynı hissiyatı aldığımı söylemeliyim. Duty Free ise tam bir hayal kırıklığıydı, adeta bir bakkal dükkanı gibiydi. Duty Free demişken o konuda beni en çok şaşırtan ve burada bahsetmediğim yer ise Kopenhag'daki havalimanı oldu. Devasa bir alışveriş merkezi gibi, araba tanıtımlarından (evet araba koymuşlar) tutun şık restoranlara, büyük free shoplara kadar her şeyi bulabiliyorsunuz.

Lizbon Havaalanında bizi karşılayan hiçbir organizasyon komitesi elemanı olmamasına biraz şaşırsak da, haritadan otelimizi bularak yolumuza devam ettik. Otel 4 yıldızlı bir Holiday Inn'di ve ne bundan fazlasını, ne de azını sunuyordu. En iyi kısmı ise iki kişilik odada yalnız başıma kalıyor oluşumdu. Normalde oda arkadaşı tercihi belirtmiyorsanız yanınıza aynı cinsiyetten birini koyuyorlar. Şansıma kimse gelmemiş. Ben, tek kalıyor olmanın verdiği rahatlıkla odaya rahatça yerleştim. İlk gün öğleden sonra 3'te şehre vardığımız için akşam yemeğinden önce biraz gezebileceğimizi umuyorduk. Ne yazık ki işler planladığımız gibi gitmedi ve 20 kadar katılımcıyla birlikte bir alışveriş merkezinde yedikten sonra otele döndük.

                                                                                                     deja-vu

Birinci gün ben Türkiye'deki kongrelerde nasıl giyiniyorsam öyle giyindim; iş kıyafeti ve topuklu ayakkabılar. Fakat katılımcıların hiçbirinin topuklu giymemesini bırakın, organizasyon komitesindekiler bile spor ayakkabıyla gelmişti. Bunu görünce ben de çantamdan babetlerimi çıkardım ve ortama uyum sağladım. Genel Kurul bittikten sonra otelde üstümüzü değiştirip Lizbon'un Boğaz'ının kenarında bir restorana gittik. Adamların Boğaz'ı bizimkiyle, köprüsü San Francisco Golden Gate Bridge ile aynı. Bu arada akşam da gündüz için getirdiğim kıyafetlerden birini giydim. Yolculuğun sonunda bavulumdakilerin yarısını fazla şık geldikleri için giymeden döneceğimi nereden bilebilirdim?

İkinci gün ise kongreden sonra exchange fair vardı. Bu fuarda herkes kendi ülkesinin bayrağını, yiyeceğini, içkisini falan getiriyor ve birbirine ikram ediyor. Amaç ülkeler arası kültür alışverişi. Biz de standımızı gördüğünüz gibi Cumhuriyet Bayramı gibi süsledik. Balonları yere düşürmeyelim de Bayrak Yasası'nı çiğnemeyelim, Hülya Avşar gibi olmayalım diye ekstra özen gösterdik. Yabancılara rakı, lokum, pestil ve kayısı çekirdeği(?) ikram ettik. İlk ikisini anladık da son ikisi nedir diyebilirsiniz, evet o kısmını ne ben, ne de onları getiren arkadaşım pek anlamadık.


Ayrıca yurt dışı kongrelerinin en sevdiğim yanı yeni insanlarla tanışmak ve onların ülkesi hakkında yeni şeyler öğrenmek. Üstelik tanıştığınız insanlarla sadece 4 gün bir arada olacağınız için hemen samimi olabiliyor, çok dürüst arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz. Arkadan konuşmak gibi şeylere vakit kalmıyor genelde. Yurtdışına çıktığımda o şehrin/ülkenin mimarisi yerine insanların yaşayışı benim daha çok ilgimi çekiyor. Genelde rehberli turlarla gitmediğim için halkın alışkanlıkları, yaşam kuralları gibi durumları kendim gözleyerek veya oranın insanlarıyla konuşarak öğrenebiliyorum. Bu kongre ise 11 ülkeden farklı insanları barındırmasıyla bu konuda adeta bir cennetti. Örneğin Slovakya'nın Çek Cumhuriyeti ile olan tarihini, dillerinin çok benzediğini öğrendim. Slovakya'daki eğitim Çek'teki kadar iyi olmadığı için bazı Slovaklar diğer ülkeye geçip okuyorlarmış. Zira kongreye gelen 3 Çek delegesinin 2si aslen Slovak'tı. Mısırlı çocukla piramitler hakkında konuştuk. Bir efsaneye göre piramitleri yapan işçiler taşları birbirlerinin üzerine koyarak yapmışlar ve aşağı inmemişler. Yani piramitlerin içinde yüzlerce insan varmış. Pek inandırıcı bir hikaye olmasa da efsaneler Mısır'da çoktur değil mi? Aslına bakarsanız bu çocuk kendi ülkesini anlatmaktan çok Türkiye'yi anlattı. Geçen gün buraya gelmişler, en beğendiği şey ise Portakal-Nar suyu olmuş. Ben nar suyundan nefret ederim, üstelik geleneksel bir içecek falan da değil ama çocuk bayılarak anlattı. Demek ki İstiklal'deki büfelerin vitrine koyduğu meyveler, dondurmacıların şakırdattığı inek çanları işe yarıyor ve turistlerin ilgisini çekiyor. Bunun dışında Romanya'da diş hekimliği öğrencilerinin hasta bakma izni olmadığı için çok az hasta bakarak (sadece kendi yakınları vs) mezun oluyorlarmış. Bizim bir stajda 50 diş çektiğimizi duyunca ağzı açık kaldı çocuğun. Suudi Arabistan'da kadın ve erkek klinikleri ayrıymış, akraban olmadığı sürece karşı cinsten hasta bakmıyormuşsun. Elbette ki bu durum hekimliğin misyonuna, vizyonuna, yeminine, her şeyine aykırı. Ancak onların şöyle bir avantajı var; yaptıkları her türlü kongre ve etkinlik ücretsiz oluyormuş. Çünkü her şehrin bir prensi var ve bu prensler sonsuz maddi kaynaklarının bir kısmını da diş hekimliği öğrencileri için harcamaktan kaçınmıyorlar. Macaristan'ın ise dili fonetik olarak bizimkine çok benziyormuş. Oraya gelen iki kız yazlarını Antalya'da geçirdiği için onlardan ilk duyduğum laf "Bir acılı adana lütfen" olunca çok şaşırdım. Sonrasında "Naber?" "Şöyle böyle" gibi muhabbet etmelerine kulağım alışmaya başladı. Onlar da bana Macarca birkaç kelime söylettiler ve telaffuzumun orijinale çok yakın olmasına hayret ettiler. Bunun dışında Tunus'un aslında ne kadar güzel, egzotik bir ülke olduğunu öğrendim. Seneye yarıyıl kongresi orada, gitmeyi çok istiyorum. Portekiz ile ilgili olarak, dünyanın en eski tıp fakültelerinden birinin Portekiz'in bir şehri olan Coimbra'da bulunduğunu öğrendim. Ayrıca insanları çok rahat, her şeyi geciktiriyorlar. 8'de yenecek dedikleri her yemeği 10'da yedik. Bunun dışında Kuzey Kıbrıs'tan gelen arkadaşlarımız vardı. Kıbrıs hakkında yeni öğrendiğim şey ise şu oldu: Üniversite için bizim sınava giriyorlarmış. Ancak onlarda puana göre tercih olmuyormuş. İlk 10 sıra tıp, sonraki 15 diş hekimliği (sanırım böyle bir şeydi) devamında eczacılık, mühendislik gibi dallara giriyormuş. Toplam sınava giren kişi sayısı 3.000 oluyormuş.

Son gün ise kongreden kaçarak şehri biraz gezme fırsatı bulduk. Öncelikle söylemeliyim ki, İstanbul'a göre bomboş. Zaten ülkenin toplam nüfusu 10 milyon. Özellikle iş saatinde kaldırımlarda insan, yollarda araba bulunmuyor. Metro, otobüs gibi toplu taşıma araçları konusunda fena değiller. Paris ve Londra kadar olmasa da bir metro ağları var ve istediğiniz yerlere rahatça götürüyor. Bizim az vaktimiz olduğundan direkt şehir merkezine, Rossio'ya gittik. Burada biraz yürüyüp lokal mağazalarda hediyelik eşya baktıktan sonra, çok ilginç bir mağaza/tuvaletle karşılaştık. Adı The Sexiest Wc on Earth olan bu tuvalet, bir kağıt markasının dükkanı. İçeriye girince önce bir kasa ve arkasında bir sürü renkli eşya satıldığını görüyorsunuz. Eğer 50 cent verirseniz tuvalet bölümüne geçiyorsunuz. İçeriye girince buraya bayılıyorsunuz, çünküuranın özelliği, fotoğrafta da görüldüğü gibi tuvalet kağıtlarının dışarıda olması. Üstelik hepsi farklı renkli (ve üç katlı!). Tuvalet kağıdınızı SEÇTİKTEN sonra kabine giriyorsunuz. İşinizi hallettikten sonra ise yine bir ilginçlik sizi bekliyor. Tek bir teknenin içine akan 5 musluk var. Dolayısıyla musluğun arkasına geçip ellerinizi o şekilde yıkamanız gerekiyor. 


Mağazadan çıktıktan sonra bir taksiye atlayıp "Boğaz"ın karşı kıyısındaki İsa heykeline gittik. Bu arada taksiciler o kadar İngilizce'den bihaber ki, arkadaşım kırk kez Jesus Christ falan dese de anlatamayınca, sonunda çareyi kollarını açıp heykel gibi durmakta buldu. Sonunda adam "Aa Cristo" gibi İngilizcesinden pek de değişik olmayan bir sözcükle anladığını beyan ettikten sonra bizi götürdü. Daha önce de söylediğim gibi Lizbon'un her yeri bana bir şey anımsatıyordu ve bunlardan biri de Rio de Janeiro'dakinin aynısı olan bu İsa heykeliydi. Biz gittiğimizde hava çok sisli ve rüzgarlıydı, 10 dk durup köprüyle ve muhteremle foto çekildiktikten sonra taksimize binip geri döndük.



Biraz da Portekiz'in yemeklerinden bahsedeyim. Öncelikle okyanus kıyısında oldukları için deniz ürünleri mutfaklarında çok geniş bir yer kaplıyor. Güya bizim ülkemizin de 3 yanı denizlerle çevrili, ama güzel deniz ürünleri yiyebileceğiniz yerler genelde çok pahalı olan restoranlar. İngilizler'in de hastası olduğu -ve fish&chips'te kullandıkları- Codfish (morina balığı)'ten yapılan yemekleri var. Ya şu internetten bulduğum fotoğraftaki gibi yanında haşlanmış tatlı patatesle ikram ediyorlar, ya da kiş gibi bir şey yapıp onun içinde sunuyorlar. Bunun dışında orada yediğim değişik tatlardan biri de ördekti. Ördeği daha önce Paris'te denemiştim, tadı da hoşuma gitmişti ama burada yediklerim büyük parçalar halindeydi ve fark ettim ki kesilmesi imkansız, çiğnemesi zor bir şey. Ah bir ördek olsa da yesem diyecek bir şey değil yani. Orada yediğim en güzel şey ise Picanha denilen, dananın en güzel yerinden yapılan bir et. Nasıl anlatsam bilmiyorum, mangalda pişen yediğiniz en güzel eti düşünün, onu ince ince kesin, hah işte öyle bir şey.




Sonuç olarak Portekiz'deki 4 günümde çalıştığım anların dışında bunları yaptım. Belem Tower'ı, Hard Rock Cafe'yi göremesem de çok güzel anılar ve arkadaşlarla ülkeye geri döndüm. Esas güzel yanı, Ağustos sonunda bu kongrenin aynısını biz İstanbul'da gerçekleştireceğiz. Harıl harıl bunun organizasyonu ile uğraşıyoruz. Misafirlerimize kebap, Boğaz, dansöz, baklava, Topkapı, Sultanahmet'ten oluşan bir Türkiye bombardımanı yapmayı planlıyoruz. Yazıyı okuyan Türk diş hekimi adayı arkadaşlarım için linki de vereyim, tam olsun: www.iads2013.org . Şimdilik benden bu kadar. Yakında tekrar görüşürüz umarım.





4 yorum:

Adsız dedi ki...

muhteremle foto çekildiktikten.... bu bölümü okuduktan sonra gözlerimin yaşından gerisini okuyamadım kusura bakma yeni yazılarında mizah yönünü daha çok kullanmanı temenni ederim...

jules dedi ki...

güldürebildiysem ne mutlu :)

Ipek Daştan dedi ki...

Hayır unutulmadın! :)

jules dedi ki...

oley :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...