15 Ağustos 2014 Cuma

Develer Tellal İken


En çok gitmek istediğin yer neresi diye sorsalar, Bora Bora'yı, Yeni Zelanda'yı, Porto Riko'yu söylerdim. Biraz daha normalleştir deseler Avrupa'da henüz görmediğim Ljubljana, Viyana, Edinburgh gelirdi aklıma. Ama hayatımda hiç gitmeyi düşünmediğim bir yere gidip bu kadar mutlu döneceğim hiç aklıma gelmezdi. Meğer yeni bir yer gezerken tek mutlu olunacak şey herkesin duvarında posteri olan birkaç yapı görmek, Hard Rock Cafelerin önünde fotoğraf koleksiyonu yapmak, vanilyalı veya vişneli Coca-Cola içmek değil, haritası bile olmayan yerlerde hiç yapmadığınız şeyler denemek ve o ülkedeki kültürü dibine kadar yaşamakmış. Şimdi izin verirseniz size son seyahat destinasyonumu anlatmak istiyorum: Tunus geliyor.


Ana konusu seyahat olan bir bloga yaklaşık bir senedir yazı yazmıyor oluşumu, buraya girmediğim Norveç fiyortları cruise turunun, İtalya seyahatinin, New York gezimin üzerine şöyle bir yutkunup yepyeni bir sayfa açıyorum. Çünkü burası kesinlikle anlatılmaya değer bir yer. Önce biraz arka plan bilgisi vereyim. Görüşmediğimiz zamandan beri International Association of Dental Students Yönetim Kurulu'na seçildim. Tunus'a gitme sebebim de bu birliğin Yarıyıl Toplantısı'na katılmaktı. 2 Mart günü bu işlerdeki ortağım ve yakın arkadaşım Sina'yla Afrika kıtasına gitmek üzere yola çıktık. 




Tunis şehrindeki Carthage Havalimanına indiğimizdeki ilk izlenimim, buranın gerçekten bir Afrika ülkesi olduğuydu. Hayır insanların renklerinden değil, hayır sıcaklıktan da değildi bu izlenim. Böyle düşünmemin sebebi Pasaport sırasında her şeyin yalapşap, güvenlik kontrolünün sıfır ve havalimanının genel durumunun Esenler Otogar'dan hallice olmasıydı. Nitekim sınırdan geçip havalimanının içine girdiğimizde de buraya son 20 yılda yapılan tek değişikliğin uçak kalkış inişlerini gösteren elektronik tabela olduğunu fark ettim. Kapının hemen dışında bizi karşılayan tanıdık bir yüz, canım arkadaşımız Malek bizi alıp deniz kenarında güzel bir kafeye götürünce olumsuz fikirlerimizi bir kenara koyup sohbete daldık.

Havalimanında elimizdeki dövizi Tunus Dinarı'na çevirdik. 1 dinar yaklaşık olarak 0.5 euro yapıyor. Malek kullanacağımız kadar paranın hepsini çevirmemiz ve makbuzu kaybetmememiz konusunda bizi uyardı. Bunun sebebi her yerde döviz bürosu bulunmaması ve elimizde kalan dinarları geri çevirmek istediğimizde bunu makbuzsuz yapamayacak olmamızdı. Tunus'un ülkeye döviz giriş çıkışı konusunda sıkı bir denetimi var ve örneğin yurtdışında bir yere para yollamanız gerekiyorsa bunun için bankadan kurul kararı çıkması gerekiyormuş.


Otele vardığımda odam temizlenmekteydi. Housekeeping teyze televizyonu açmış işini yapıyordu. Selamlaştıktan sonra herkes işine baktı, ta ki o tanıdık müziği duyana kadar. Dıtdıtdınının notalarını görüp kafamı çevirmemle Kanuni'nin sakallarıyla karşı karşıya gelmem bir oldu. Kadına Türk bunlar, izliyor musun dediğimde hayranlıkla harim sultan diye arapça bir şeyler anlattı. Dizinin ilerleyen bölümleriyle ilgili ona spoiler vermeye çalıştıysam da hiç İngilizce bilmediği için başarılı olamadım. İngilizce bilmiyor dememe bakmayın, teyzem elbette ki ana dili gibi Fransızca konuşuyordu, ülkedeki diğer herkesin yaptığı gibi. Arapça konuşulan diğer ülkelerle, örneğin Mısırlılarla çok iyi anlaşamıyorlar, çünkü çok fazla Fransızca kelime kullanıyorlar. Bunu İngilizce konuşurken de yapıyorlar ve bazen Türkçe'ye geçmiş olan kelimelerden ne demek istediğini çıkartıyorsunuz. Dipnot olarak söyleyeyim, Tunus uzun yıllar Fransız sömürgesi olarak kalmış ve 1956 Yılında bağımsızlığını elde etmiş. Ayrıca Türkiye'yi çok seviyorlar. Bir zamanlar Osmanlı toprağı olmalarının etkisi olması muhtemel, ancak Türk dizilerinin de pabucunu dama atmamak lazım.


O günkü programımız Tunis'ta konaklayarak ertesi gün Güney'e inmekti. Bu, kongreden önce yapılacak ve genel kurul, lecture, workshop gibi bir aktivitenin olmadığı, yalnızca sosyal program içeren 2 günlük pre kongrenin bir parçasıydı. O sabah Türkiye'den arkadaşlarımız Hülya ve Mehmet de aramıza katıldı ve otobüsümüze binerek yola çıktık.
Ben, Sina, Hülya, Mehmet

                                        
                                                    


 Afrika'da havanın çok sıcak, her daim güneşli olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çünkü o gece ve ertesi gün 9 saatlik otobüs yolculuğumuz boyunca hava sürekli açıp kapadı, deli gibi yağmur yağdı, şimşek çaktı ama sağ salim ilk durağımız olan Tozeur'da kalacağımız yere vardık. Burası sezonunu henüz açmamış bir tatil köyüydü. Antalya'daki 3 yıldızlı, biraz eski yüzlü otelleri andırıyordu. Oraya 11'e doğru vardığımızda yalnızca bizim için hazırlanmış olan açık büfe ve belki de uzun zamandır ilk kez işe gelmiş olan ahçı ve garsonlar bizi bekliyordu. Hemen bir şeyler yiyerek akşamki tatil köyü diskosu programını atladık ve odamıza gittik. Pis banyoda hiçbir yere dokunmadan duşlarımızı aldıktan sonra yorgunluktan ölen zavallı oda arkadaşım Hülya yatağını açıp uykuya dalmaya hazırlanıyordu ki "DUR!" diye haykırarak onu engelledim. Bunun sebebi, konu yatacağım yer ve yiyeceğim yemek olduğunda her türlü kılı bulmaya programlı kızılötesi gözlerimin tespit ettiği 5 adet yarım ay şeklinde erkek kılıydı. Hemen resepsiyona telefon etmek için ahizeyi elime aldım ve bildiniz, telefon çalışmıyordu. Tabana kuvvet yürüdüğüm Resepsiyondaki adamın isteğimi yanlış anlayarak getirdiği iki battaniye, bir grup çarşaf ve yastık kılıflarından sonra ortak bir paydada buluştuk ve odamızı değiştirildi, daha temiz, daha güzel bir odaya geçmiş olduk. 

                                      
Kader arkadaşım Hülya
                                                     





Ertesi gün oldukça heyecanlı bir gündü, çölde safariye çıkacaktık. Bizi almaya gelen beyaz Land Roverlara 6'şar kişi bindik ve yepyeni bir dünyaya doğru yola çıktık. İlk başta içinden geçtiğimiz mahalleler, tek katlı küçük evler zamanla yerini toprak yollara, en sonunda da kuma bıraktı ve yaklaştığımızı anladık. Bir noktada artık etrafımız rüzgarın etkisiyle oluşmuş kum tepeleriyle süslü uçsuz bucaksız bir kum denizine döndü ve artık emin olduk, o an Sahara'daydık. Bir süre sonra jiplerimiz bir kum tepesinde durdu ve inmemize izin verdi. Yere adım attığımda yaptığım ilk şey kuma dokunmak oldu. Hani bir kap una elinizi soktuğunuzda oynamak çok hoşunuza gider ve anlamsızca elinize alıp bırakırsınız ya, işte çöl kumu da bende bu hissi uyandırıyordu. Tek eksisi etrafta çok rüzgar olması ve kumun vücudunuzdaki her kıvrımda yerini almasıydı. Sahilde kumun üstüne oturup kale vs yapmayı sevenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır ;)






                                                               

Çölle ilk karşılaşmamız sonrasında herkesin aklına aynı soru gelmişti. "Ya suyumuz biterse?" Daha yarım saat önce otelden ayrılmış olduğumuz için elbette bu sorun psikolojikti. Ancak muhtemelen bu etkiyi tahmin etmiş olan organizatörlerimiz otobüste yapmadıkları bir şey yaparak bizlere şişe su dağıttılar. Çekilen tekli, çiftli, çoklu yüzlerce fotoğraf kombinasyonundan sonra yeni durağımıza gitmek üzere jiplerimize bindik.


Mükemmel!
                                                            
                                                        Mükemmel!                                         


Sıradaki durağımız birçok arkadaşımızın bize Türkiye'den kıskançlık nidaları yollamasına sebep olacak olan Tattoine'di. Bildiğiniz gibi burası ilk Star Wars filminin çekildiği yer ve stüdyo aynı şekilde korunmuş. Daha önce Los Angeles'taki Universal Studios gibi yerlerde de dünyaca ünlü filmlerin çekildiği yapay stüdyolar var, ancak her yerden bu filmlerle ilgili görseller, müzikler ve hediyelik eşyalar fışkırıyor ve elbette bunlara ulaşmanın bedeli de yüksek oluyor. Tattoine ise ıssız bir çölün ortasında, içinde ufak birkaç hediyelik satan iki üç kişiden başka kimsenin bulunmadığı bir yerdi. Dünya üzerinde belki de en çok hayranı bulunan serinin mabedi sayılacak bu yerin üzerine dev şirketlerin atlamamış olması açısından sevindirici, ancak başıboş kalmış olması da pek iyi sayılmazdı. Oxford'daki Hogwarts atmosferini koklamış Harry Potter'cı bünyeme burası çok fazla etki etmedi ancak yine de yüzlerce foto çekmeyi ihmal etmedim.
Bu arada fotoğrafları anında sosyal medyaya yükleyebiliyorduk çünkü 15 dinara havalimanından 2GB internet almıştık. Çölde internetin çekme hızı da İstanbul'un göbeğindeki okulumuzun 5.katındaki yavaşlıktan çok farklı değildi.



Bu kadar kumdan sonra biraz mekan değişikliği yaparak çölün ortasında bir vahaya gittik. Burası Grand Canyon gibi doğal etkiler tarafından oyulmuş dağ taş ve küçük şirin su birikintilerinden oluşan bir yerdi. Fotoğrafta gördüğünüz minik gölete ucundan parmak uçlarımı sokup bir kenara çekilmiştim ki grubumuzdaki en sivri zekalı arkadaşın suya atlaması bir oldu. Onu yaklaşık 10 kişi takip etti ve bu şirin ama çamurlu suda bir süre hipopotam gibi güreş yaptılar, yüzlerine çamur sürdüler. Kenardan izlemesi oldukça keyifli olan bu kepazeliğin ardından vahada bir süre daha dolaştık, ne olduğunu bilenler etraftaki hurma ağaçlarından bolca hurma toplayıp yediler(ben sevmediğim için yemedim). Vahadaki kafede bir süre oturup dinlendikten sonra jiplerimiz bizi medeniyete geri götürdü. Öğle yemeğinin ardından otobüsümüze binerek başka bir maceraya doğru yola koyulduk. 





Sıradaki etkinlik fayton turuydu. Bizim Büyükada'dakilerden bir farkı olmayan faytonlarımızla ufak bir tur yaptıktan sonra bir tür palmiye ormanına girdik. Burada fayton sürücülerinden biri 10 metrelik bir palmiyenin tepesine çıplak ayak çıkarak ufa bir gösteri sundu. Gruptaki Survivor Taner ruhlu arkadaş da onu taklit etmeye çalıştıysa da üç metreden sonra pes etmek zorunda kaldı.

Bu kadar yorgunluk ve kumun ardından otele gidip uyumamızı bekleyebilirsiniz belki ama olaylar o şekilde gelişmedi. Bir öğrenci kongresinin olmazsa olmazı akşam yemeği ve gece programlarıdır ve bu konuda organizatörler bizi hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Akşam yemeğinden önce bize verilen 1.5 saatte azıcık kestirip, duş alıp giyindik ve tekrar otobüse doluştuk. Otobüs bir süre sonra kale görünümlü bir yerin önünde durdu. Otobüsten indiğimde kapıyla aramda bir atlı süvarinin durduğunu gördüm. İçeri girmenin tek yolu atın kafasının altından geçmekti ve bir sürelik tereddüdün ardından diğer herkes gibi ben de öyle yaptım.


İçeriye girdiğimizde bizi bir müzik grubu karşıladı. Burası belli ki tamamen turistlere özgü dizayn edilmiş bir yerdi. Hani güneydeki tatil köylerinde turistlere yönelik saç örgüsü, bilezik vs standları kurulur ve biz yerliler onlardan hiçbir şey satın almayız ya, işte Tunus'ta olduğum süre boyunca kendimi saçını küçük küçük ördüren, eline hint kınasıyla dövme çizdiren, akşamları animasyonda sahneye çıkan bir Rus turist gibi hissettim. Hediyeliklere bir sürü para verdim, adımın Arapça yazdığı bileklik satın aldım, bazen kazıklandım, bazen de pazarlık yaptım. Bunları yaptığıma pişman değilim, ama bu yaz yine otelde oryantal kursu alan yabancı kadınlara enayi gözüyle bakmaktan geri kalmayacağım.























                                               
Kısa süreli müzik gösterisinden sonra ilerlemeye başladık. Biraz ileride girdiğimiz kulübede yaklaşık on tane kadın ayrı bir köşeye oturmuş bir şeyler yapıyordu. Tek tek yanlarına gittiğimde hepsinin geleneksel bir işle uğraştığını gördüm. Kimisi halı dokuyor, kimisi bazlama benzeri ekmekler pişiriyor, kimisi sepet örüyordu. Teyzelerden bir tanesi benden yanına oturmamı istedi. İçimdeki zapt edemediğim Rus turist hemen dediğini yaptı. Teyze yün bir yumaktan sopa üzerine ip sarıyordu. Elindeki sopayı bana verdi ve aynısını yapmamı istedi. Ben de Türk kızlarının hamaratlığını, becerikliliğini pek göstereMEDİM.


Sonrasında yemeğe geçtik. Yemekte önce çorba, ardından bir salata tabağı (salatayı yemeğin yanında değil yemekten önce yiyorlar), ardından Kuskus (bildiğiniz ince bulguru haşlayıp üzerine et veya tavuk, patates koyuyorlar), en son da tatlı ve portakal geliyor. Geliyor diyorum çünkü genelde bütün yemekler bu şekilde geçti. Biz yemeği yerken bir yandan sahnede gösteriler yapılıyordu. Darbukacılar, kafa ütüleyen zurnalar, dobiş dansözler geldi gitti, en son sahneye etekli bir erkek dansçı çıktı. Hafif efemine olan bu abi kafasında 5 kat, her katta 4 kola şişesi olan bir düzenekle baya bir dans etti. En sonunda oryantal havalar çalmaya başlayınca biz seyirciler dans pistine çıktık. Tabi bir Tunuslu kızlar, bir de biz Türkler göbek atmayı bildiğimiz için Avrupalıların şaşkın bakışları eşliğinde parmak şıklatmalar, kendi aramızda alnımıza para yapıştırmalar ve bunu gören Batılıların coşkulu alkışlarıyla, başarısız göbek atma denemeleriyle eğlenceli bir akşam geçirdik.

                                              




Ertesi günümüz yine çöllerde geçeçekti. Bu sefer Douz diye bir yerde yine yeni bir şey yapacaktık: deveye ve quad'a binme. Çöldeki tek sorun sıcak veya ıssız olması değil. Esas sorun rüzgarla birlikte kalkan kumun ağız burun demeden her yerinize hücum etmesi. Bu yüzden filmlerde gördüğümüz haramilerin yüzleri ve kafaları hep aynı şekilde kapalı. Neyse ki oradakilerin yardımıyla ben de kendime böyle bir şey yaptım, güneş gözlüklerini de takınca her şey daha aydınlık oldu. 

                                                         
                                                            Devemle "Sahara'nın Kapısı"ndan girerken

Bu arada deve denilen hayvan dünyanın en yavaş ve değişik hayvanlarından biri sanırım. Yürürken garip garip sesler çıkarıyor, ağzı köpürüyor, dakika başı kakasını ve çişini yapıyor(yürürken evet), yandaki devenin, hmm, hah genital organlarına sataşıyor (bunu yapan benimkiydi) ve rahat durmuyor. Tüm bunların yanında bir de o kadar yavaş gidiyor ki, insanlar eskiden nasıl bunların üstünde göç ettiklerini hiç anlamadım. Bir de tabi üzerine binerken bacaklarınızı neredeyse Spagat açmanız gerektiğinden antrenmansızsanız indikten sonra bir süre pişik olmuş gibi yürüyorsunuz. Deveden sonra quad'a (bildiğimiz atv) bindik. Quad'ı sürmeyi denerken aklıma babamın bana ilk araba kullanmayı öğretirken söylediği "Kızım Allah herkese her yeteneği vermiyor, senin de buna yeteneğin yokmuş demek" sözü geldi :(

Şu hayatta kedi sevmemiş olup deve sevmem ilginç bir ayrıntı

Hayatımızda ilk kez gördüğümüz çöle veda ederken, yanımızdaki boş su şişesine biraz kum doldurmayı ihmal etmedik. Daha sonra otobüse binip esas kongrenin yapılacağı yer olan Tunis şehrine doğru yola çıktık. Orayı yazmayacağım, çünkü Tunus'u esas temsil eden, gezdiğimiz kısım ilk 3 gündü. Yalnızca Exchange Fair'den birkaç fotoğraf koyacağım. Exchange Fair kongreye katılan bütün ülkelerin birer stand açarak yiyecek ve içeceklerini tanıttığı bir etkinlik. Biz de Türkler olarak her sene lokum, Antep fıstığı falan ikram edip nazar boncuklu bileklik, anahtarlık hediye ediyoruz. Diğer ülkelerin masalarını gezip yiyeceklerini tatmaya, hediyeliklerini toplamaya bayılıyorum. Tabi geçen sene Ermenistan masasında AT etinden pastırma (merdiven altı üretimden bahsetmiyorum, resmi olarak at eti) yiyen ve bunu sonradan öğrenen arkadaşımdan sonra bir şey yemeden önce mutlaka soruyorum.

                                                                                 Sudan bizim masada


                                                                              Mısırlı firavun Peter

Rusya 

Gündüzleri Genel Kurul, Lecture Contest, akşam programları derken toplam 1 hafta kalmış olduğumuz Tunus'tan mutlu mesut İstanbul'a döndük. Belki de turistik olarak gitmeyi hiç düşünmeyeceğim bir ülkeden bu kadar çok şey görerek ayrılmış olmanın keyfiyle, bir sonraki kongrenin yapılacağı Endonezya'yı şimdiden merak etmeye başladım.
Genel Kurul'dan

Hep gezecek değiliz, moderatörlük de yaptım


Bu yazıyı yazmakta yaklaşık 5 ay geç kaldım, hatta Endonezya'ya gitme zamanı geldi çattı. Yazıyı her yayınlamaya kalktığımda bir şey çıktı, ya tez sunumumu hazırlamakla uğraştım, ya da Soma gibi üzücü olaylar yaşandı. Neyse geç olsun güç olmasın diyerek, Malek'in de hatırlatmalarıyla yazıyı yayınlamaya karar verdim. Bu arada ben okuldan mezun oldum, artık bir diş hekimiyim, hatta yarı zamanlı çalışmaya başladım. Önümüzdeki ay da doktoraya başlayacağım umarım. Beni her gördüğünde aklına ağrıyan dişleri gelenleri artık gerçekten kliniğe bekliyorum. 

Yazıyı Tunus'tan çok beğendiğim bir şarkıyla sonlandırıyorum (Labess-Les sept couleurs) . Bali'den sonra görüşürüz.









1 yorum:

Ece Er dedi ki...

Yazını gerçekten bekleyim durdum, sonunda! Umarım okuduğun bölüme adım atabilirim. Lisedeki son senem ve bu mesleğe adım atmayı senin gibi çok istiyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...