21 Temmuz 2011 Perşembe

Amerika Vizesi

Gözümü açtığımda saat 07.14'tü. Tatil başladığından beri 3.30'dan önce yatmayan ben, önceki gece 1.30 sularında yatağa girerek gözlerimi kapatmış, ancak zihnimi bir türlü susturamamıştım. Buna halk arasında "uyuyamamak" da deniyor olabilir. Kahvaltı falan etmeyip, saat 9'da Amerikan Konsolosluğu'ndaki randevuma yetişebilmek için yola çıktık. Daha önce 27 Haziran'da olan randevumu, gireceğim tek bütünleme sınavının da aynı güne denk gelmesi nedeniyle erteletmiş, 19 Temmuz'a anca yer bulabilmiştim. Annem ve babam da bana eşlik ediyordu, ikisinin de vizesi vardı, dolayısıyla vize görüşmemde tek başıma olacaktım. Daha önce de İngiliz Konsolosluğu'nda bu deneyimi yaşadığım için pek heyecanlı değildim, yine de biraz ciddi bir kıyafet giymeye özen gösterdim.


Oraya 8.30 civarında vardık. Arabayı "Bu sokağa park etmeyiniz, arabanız çekilir." tabelasının hemen altına bıraktık.İstanbul'daki Amerikan Konsolosluğu İstinye tarafında (bu aralar bu semtten ne çok bahseder oldum), bir tepenin üzerine kurulu heybetli bir bina. Yolun karşısında, vize için bekleyenlerin dolup taşırdığı küçücük kafeler var. Karnım guruldamaya başladığı için, kafeden bir tost aldım ve etrafı gözlemeye başladım. Konsolosluktan çıkanlar ya yüzlerinde büyük bir gülümsemeyle çıkıyor, ya ifadesiz bir şekilde yürüyüp gidiyordu. Peru Konsolosluğ u'na* geldiğini sanan bir kızcağızın şaşkın bir ifadeyle "Adam benimle İngilizce konuştu" diye bir laf ettiğini duydum.

Kapıda bir (Türk) adam duruyor, gelenlerin isimlerini kontrol edip yapması gerekenleri tarif ediyordu. Tostumu bitirmeye yakın, içeri alımları durdurdular. Neyse ki 15 dk sonra içeri ilk giren bendim. Güvenlik görevlisi iki kulağında büyük halka küpeleri olan, sakallı (erkek yani) ve tabi ki kaslıydı. Bana eşyalarımı bırakıp dedektörden geçmemi söyledi. İçeri telefon almadıklarını bildiğimden, yanımdaki tek eşya annemin elime tutuşturduğu, içinde dosyalar olan ve almamakta direttiğim ancak yenildiğim Converse torbasıydı. Talimatlara uyarak üst kata çıktım, gayet suratsız bir görevliden sıra numaram olan 87'yi aldım ve beklemeye başladım. Bankalardaki sistem gibi, sıranızı tabeladan takip ediyor ve sıra size geldiğinde ilgili gişeye gidiyorsunuz. İlk seferinde 87 çabuk geldi, gidip evraklarımı teslim ettim. Sonra bir daha sıra bana geldi, ne kadar hızlı ve kolay ilerlediğini düşünerek gişeye gittim.


Burada parmak izi verecektim. Görevli, çok tatlı ve çekik gözlü bir Amerikalıydı. Bana "Please put your forefinger on the screen"-Lütfen işaret parmağınızı ekrana koyun- dedi. Dediğini yaptım. Ancak bu sefer hareketle göstererek "FOUR fingers" dedi. Meğer four'u (dört) fore olarak anlamışım. Daha sonra "Please put your thumbs on the screen" dedi. Thumb( baş parmak)'ı üstüne basa basa ve göstererek söyledi. Ah dedim, kadın ben İngilizce bilmiyorum sandı işte. O an kendimi kaybedip çevirilerimden söz açmayı düşünüyordum ki, toparlandım ve thank you derken "th" sesinde dilimi dişlerimin arasına koyarak bu açığı kapatmakla yetindim. İnsanların böyle zayıf noktaları çok komiğime gidiyor -kendim olsam da-, bi daha görmeyeceğin birine bile hava atmaya çalışmak çok ilginç bir şey bence.

Esas bekleyiş bundan sonra başladı. Bu zamana kadar içerideki sandalyelerde beklerken, şimdi dışarı çıkmam ve orada beklemem söylenmişti. Dışarı çıktım. Benimle beraber yaklaşık 25 kişi daha bekliyordu. Sıra 67'lerdeydi, demek bana daha 20 kişi vardı. Ben ve Amerikan Rüyası'nı yaşamak isteyen bu insanlar, yaklaşık birer saat burada beklemek durumundaydık. Hem uçak biletine o kadar para ver, hem 15 saat uç, hem de bu kadar uğraş, yok yaa.. deyip yerimden kalktım, çıkıp gittim. Desem çok ilginç bir hikaye olurdu değil mi? Kalkmadım tabi, bal gibi de oturup bekledim. Etrafımda ilginç hikayeler yakalarım diye kulak kesildim, ancak kimse konuşmuyordu. Hiçbir hata yapmamak ve vizeyi alabilmek konusuna o kadar odaklanmıştık ki, herkes "makul" davranıyor, kimse yerinden kalkıp manzarayı bile izlemiyordu.

Biraz bekledikten sonra, içeriden benim yaşlarımda bir kız çıktı. Kız oradaki korkuluklara dayanıp hıçkırarak ağladı. Beş dakika boyunca hıçkırıklarını dinlediğimiz bu kızın yanına kimse gitmedi. O da içini çeke çeke asansöre doğru yürüdü, neden ağladığını öğrenemedim.

Sıram yaklaşınca beni içerideki salona aldılar. Kendime cam kenarında bir koltuk seçtim ve beklemeye başladım. Bana sıra gelmesine 3-4 kişi vardı. Bu sırada öndeki koltukta küçük bir kız çocuğu dikkatimi çekti. En fazla 2 yaşında olan bu kız, en sevmediğim şeylerden biri
olan "küçük çocukların toplu yerlerde saçma şeyleri yalaması" fiilini gözlerimin önünde gerçekleştiriyordu. Tam "Yapma!" diye bağıracaktım ki, babası kızı koltuğun demirlerinden uzaklaştırdı.


Sonra da saçları iki yandan toplu (annemin deyimiyle iki keçi saçı) 5 yaşlarındaki büyük kızına kitap okumaya başladı. Ancak kitap İngilizceydi. İlk olarak ailenin yabancı olduğunu düşündüm, ancak annenin küçük kızıyla Türkçe konuşmasını duyunca bundan vazgeçtim. Bu konuyla daha fazla ilgilenmeyerek dışarıyı izlemeye devam ettim. Sıra bu aileye gelince, çoluk çombalağı toparlayıp gişeye gittiler. Tesadüfen gişe de tam önümdeydi. Bu gişelerde görevliyle
aranızda bir cam var. Belgeleri alttaki delikten uzatıyorsunuz. Görevli sizinle mikrofondan konuşuyor. Hal böyle olunca da her dediğini duyabiliyordum.



Buradaki memurların şöyle bir özelliği var, her gelenle önce İngilizce konuşuyorlar. Baktılar karşısındaki bön bön bakıyor, bu sefer "Can you speak English with me?" diyerek durumu teyit etmeye uğraşıyorlar. Lakin İngilizce bilmeyen birine İngilizce olarak İngilizce bilip bilmediğini sormak, hem bir tekerleme olur hem de abesle iştigal. Bundan sonra, İngilizce bilmeyenlerle Türkçe konuşmaya çalışmaya başlıyorlar yahut bir tercüman çağırıyorlar.

Konuya dönecek olursak, ilk önce kadının Yüksek Lisans'ını Seattle'da (Amerikan aksanıyla, Sieaadıl diyeceksiniz) yaptığını, evlenince soyadı değiştiğinden tekrar alması gerektiğini falan öğrendim. Araba kiralayıp bilmemnereleri gezeceklerini anlattı, görevli de yolda kenara çekip manzarayı izlemeleri gerektiğini falan söyledi. Neyse, sonra sıra geldi annenin çocuğuyla övünme seansına. Adama kızının da İngilizce bildiğini söyledi. Görevli "Oo really? Do you like learning English?" gibi sorular sormaya başladı küçük kıza. Kız da mır mır "Yees" "Noo" lar ile cevaplıyordu. Kızın Filipinli bakıcısının ona İngilizce öğrettiğini öğrendik. En sonunda da anne kıza "Hadi amcaya başkanın ismini söyle" dedi. Ne diyeceğini merakla bekledim. Kız sonunda güç bela "Barack Obama" dedi. Hey allahım. Az kalsın oracığa kusacaktım ki aile vizeleri onaylanmış bir şekilde orayı terk etti.

Bu sırada birinin "Seksen yidi" diye bağrındığını duydum. Evet bu bendim! Tabelada numaram çıkmamış, görevli de tatlı aksanıyla beni çağrıyordu. Hemen kalkıp gişeye doğru gittim. Nasılsınız iyi misiniz hoşbeşinden sonra görüşme başladı. Görevli bana daha önce gittiğim ülkeleri, ne iş yaptığımı, kaçıncı sınıf olduğumu, babamın ne iş yaptığını sordu. Sonra da "Vizeniz onaylanmıştır" deyip bastı damgayı. En kısa görüşmelerden birini yapmıştım. Çıkmadan UPS Kargo standına adres bilgilerimi bırakıp, kuşlar gibi özgür hissederek binadan çıktım. Bir 10 sene daha buraya uğramamayı umuyordum. Lakin o sırada kadının sözleri aklıma geldi; evlendikten sonra vizem kaybolacaktı. Ya evde kalacağım, ya evlenince Amerika'ya gitmeyeceğim herhalde. Ha bu arada, vizem de bu sabah geldi. Hadi. Öptüm.


*Peru'nun da konsolosluğu mu varmış demeyin, sizin için araştırdım ve fahri konsoloslukları olduğunu öğrendim. İşte İstanbul'dakinin adresi: Tekstilkent, Koza Plaza, A Blok , Kat: 22 D: 83 - 34235 Esenler - Istanbul Evet, İstinye'de, Taksim'de-İngiltere gibi- yahut Gümüşsuyu'nda-Almanya gibi- olmayabilir, ne olmuş yani.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

İstinye Park'ın Yaban Mersini Suyu

Bugün saat 13:30 sularında, henüz kahvaltı yapıyor olmam gereken saatlerde kendimi arabanın içinde, sıcaktan terlerken, radyodan yükselen dımtısların kulağımda çınladığı, sağ, sol ve ön görüş açılarım kamyonlar tarafından kuşatılmış vaziyette buldum. İstikametimiz İstinye Park'tı. Şehrin öbür ucunda oturduğumuz için gidişimiz baya uzun sürecekti. Şen şakrak başlayan yolculuk, bir süre sonra "Midem bulanıyor" "Su yok mu?" ve "Salak kamyon sağa geçsene" cümlelerinin havada uçuştuğu bir modern zaman eziyetine dönüşmüştü.

Uzun süren yolculuğumuzun ardından İstinye Park'a vardık. Biliyorsunuz burası İstanbul ünlülerinin, futbolcuların, mankenlerin uğrak mekanı. Girerken "acaba bugün kaç ünlü göreceğiz sayacı"mı açtım. Futbolcuların çoğunun tipini tanımasam da - sadece "Q7 tayfası"nı birkaç kez gazetede görmüşlüğüm var- onları esmer tenlerinden, pırlanta küpelerinden ve zevksiz giyimlerinden tanıyacaktım. İlk hatamız, "Meydan"a gitmemek oldu. Meydan dediğim yer hani şu Louis Vuitton ve türevlerinin olduğu açık alan. Oraya gitsek kesin bir futbolcu, bilemedin Seda Sayan ya da onun oğlunu yakalardık. Onun oğlunu da kötü dişlerinden ve arabasından tanıyabilirdim mesela.

Alışveriş turumuza üst kattan başladık. Bu arada ilk kez fark ettim ki, meğer İstinye Park'taki mağazaların bir kast sistemine göre dizilmiş. Meydan dediğim yerde zaten dünyaca ünlü/pahalı markalar var. Üst katta ise İpekyol, Sisley ne bileyim Nine West gibi orta üst sınıf mağazalar, alt katta da Koton gibi halk mağazaları ve bir genç kızın ayrılmaz üçlüsü olan "Bershka, Stradivarius ve Pull&Bear" var, ki favorim ortadakidir.

Bu sırada üst katta bir sürprizle karşılaştım, bir Harry Potter sergisi vardı! Filmde kullanılan orijinal kostümler ve asaların birkaçı ve sette çekilen fotoğrafları gördük. Elbette fotoğraf da çektim.


Soldaki Dumbledore'un, sağdaki Moody'nin asası


Soldaki Harry'nin, sağdaki Hermione'nin okul üniforması



Üst kattaki mağazaların bir kısmını gezdikten sonra - ki şunu da ekleyeyim İstinye Park'taki mağazalarda aynı markaların diğer mağazalarında bulamayacağınız kadar çeşit var - bir yemek molası verdik. Canımız köfte çekti, Köfteci Ramiz çarptı gözümüze. Ben orayı pek sevmem, köftemin içinden bir kez kıl çıkmıştı (ki bunu okuyan arkadaşlarımın yüzünde bir tebessüm oluşmuştur eminim çünkü ben hemen her yerde yemeğimin içinde kıl bulurum) ve porsiyonları çok doyurucu değildi. Her neyse oranın bir açık büfe salata sistemi var ve o şubesi self-servis, dolayısıyla siparişinizi verdikten sonra tepsinizi alıp sırayla ilerlemeniz gerekiyor. Sırada beklerken arkamızda bekleyen kıza çarptı gözüm ve hemen tanıdık bi yüz olduğunu anladım. Kavak Yelleri dizisinde Aslı'nın ablasını oynayan oyuncuyu hatırlarsınız belki, işte oydu. Maalesef İstinye Park'ta bizim payımıza 3. sınıf bir ünlü, hatta ünsüz düşmüştü.

Bizimkiler sırada beklerken ben de bir masaya oturdum. Annemlerin önünde bekleyen çocuk arkadaşına da tepsi almak için sıranın sonuna gitti, aldıktan sonra yerine döndü. Bu sırada Aslı'nın çakal ablası da annemlerin salata almakla meşgul olmasını fırsat bilerek onların önüne geçmişti. Çocuğun tepsiyi alıp eski yerine -yani onun önüne- geçtiğini görünce "Ama olmaz ki benim önüme geçiyorsun" dedi. Annem de "O zaten oradaydı, hem siz de bizim önümüze geçmiş oldunuz." diyerek kibar ama mesafeli bir çıkışla bu gol teşebbüsünü defetti. Bu defans üzerine Aslı'nın ablası dizideki muşmula ifadesini takınarak kendi sahasına dönmek zorunda kaldı.

Annemler köftelerle birlikte masaya döndüğünde "O kızı tanıdın mı?" diye sordum. "Ay bi yerden tanıdık geldi ama.." diyordu ki, kim olduğunu söyledim. "Ha öyle mi, ben de az önceki mağazalardan birinde satış elemanı diye düşünmüştüm" diyerek kızı 3.ligden küme düşürdü.

Yemekten sonra "şık" mağazaları gezmekten sıkılmış olan ben ve kardeşim annemi üst kat turunda yalnız bırakarak "Bir Genç Kızın Gizli Üçlüsü"ne çevirdik rotayı. Bunlara bir de Oxxo'yu ekleyince, 1 çanta, 2 tişört, 1 pantolon ve 1 yelekle kapattım günü, fena da olmadı.

Annemin yanına çıkıp ona da Park Bravo'da beğendiği elbiseyi aldık ve mağazanın bünyesindeki Inglot'un ojelerine ağzımın suyunu akıtarak (25 lira verseydim alacaktım bir tane, ama yapmadım hayır)oradan çıktık. Sıradaki durağımız dönüş yolu için erzak almak üzere İstinye Park'ın çarşı pazar bölümüydü. Bilmeyenler için söyleyeyim, burada manav, kasap, kuruyemişçi gibi dükkanlar/standlar bulabilirsiniz. Buraya en son geçen sene arkadaşlarımla gelmiştim, ondan sonraki ilk gelişim. Bu sefer fark ettim ki burası aynı Londra'daki ünlü alışveriş merkezi Harrods'ın Food Hall'ı gibi düzenlenmiş. Sizin için fotoğraf da çektim.





Bu pazarın yanında bir tane market var. Marketin içine bir girdim yine anılarım depreşti, fena oldum. Neden derseniz e bir tane normal Türk markası yok ki. Varsa bile gözünüze hiç çarpmıyor o kadar şey arasında. Tikveşli yoğurtlar yerine Heinz ketçaplar, Yörsan ezine peyniri yerine parmesanlar, Cappy Vişne yerine Blueberry juice'lar.. Bir köşede "Mahzen" yazıyor böyle ahşap dekoruyla birlikte, dedim ki herhalde bodruma açılan bir kapı var orada. Bir baktım bildiğimiz içki reyonuymuş. Broşürünü aldım (fotoğrafı yanda), böyle teknede çekilmiş fotoğraflar falan, süper havalı. Halbuki Carrefour'un broşürlerinde halk günü ilanından, orasına burasına domates, maydanoz tıkıştırılmış hayvanlardan ve devamında onların kıyması, bonfilesi, kaburgasından geçilmiyor.

Velhasıl kelam, bu marketi de görünce anladım ki burada ne kadar Batılıysan o kadar zengin sayılıyorsun. Alt katlara indikçe insanların üzerinde değişen kıyafetler, kafalarda azalan güneş gözlükleri, kalabalıklaşan mağazalardaki artan indirim oranları da bunu destekliyor zaten. Bu aralar İstanbul'da patlayan Arap nüfusunun bir kısmı da oradaydı. Tüm bunları görünce şunu çıkardım: zenginlik parayla değil, kalple olur -şaka şaka- o parayla aldıklarınla ölçülüyor.

ps: yorum yapmak için üye olmanıza gerek yok, hemen alttaki kutucuğa yorum yapabilirsiniz. okudukça mutlu oluyorum, ben size yazıyorum, siz de bana yazın olur mu? görüşürüz tekrar.

10 Temmuz 2011 Pazar

Temizlikçi Kadının İntikamı


Size olağan bir senaryo yazayım: Birazdan dışarı çıkacağım. Kıyafetim aklımda, ancak bluzumu bir türlü bulamıyorum.
- Annee benim ojelerimle aynı renk olan mavi bluzum nerdee?!
+ Bilmiyorum kızım dolabına bak!
- Anne ama yok. Of ya yine X Abla nereye koydu kim bilir?
+ Kadının suçu yok toplasaydın arkanı!

Bu diyalog haftada en az 1 kez yaşanır bizde. Çünkü haftada 2 gün temizliğe gelen kadın benim karışıklık içinde bile bir düzeni olan her şeyimi ters yüz eder.

En son gelen kadının yaptığı, bu kıyafet sorununu solda sıfır bırakacak türdendi. Bir gün eve geldiğimde iPad'in kutusunun açılmış ve iki parçasının içine de bir şeyler doldurulmuş olduğunu gördüm. Bu ilk başta beni rahatsız etmedi, kadın kendince bir yöntem bulmuş masamı toplamak için diye düşündüm. Ancak birkaç hafta sonra, aklımda bir şimşek çaktı. Bir daha düşündüm, kontrol ettim, evet haklıydım. Kütüphaneme baktım, masamın altındaki kutulara baktım, yok! iPad'in kutusunun içinde bulunan platform ve içinde SIM kart yerini açan anahtar yoktu!

Anneme koşarak bu durumu anlattım, kadını aramasını ve anahtarı nereye koyduğunu sormasını istedim. Annem o gelene kadar -yani 3 gün- beklemem gerektiğini, bir yere koyduysa bile hatırlamayacağını söyledi. Üstelik yine "toplasaydın o zaman" diyerek iyice abarttı, kutunun içini nasıl toplayabilirdim ki? Kütüphanemin bir rafında sakince duran bir kutuydu o, içindekiler kimi, neden ilgilendirirdi ki?

3 gün zar zor bekledikten sonra, beklediğim gün geldi. Anneme olayı tekrar hatırlattım. X Abla'ya kutuyu göstererek içinden bir şey atıp atmadığını, ya da çıkarıp nereye koyduğunu sordu. Kadın "bilmiyorum.. hatırlamıyorum.. attım herhalde.." dedikçe çizgi film karakterleri gibi kırmızılık kulaklarıma kadar çıkıyordu. Evet, kadın kutunun içindekileri atmıştı. Anneme kaş göz yaparak kadına bir şeyler söylemesini işaret ediyordum, annem ise yalnızca "Bir daha izinsiz bir şey atma Xciğim" dedi. Ben de o kırmızılığı yine çizgi filmlerdeki gibi kulaklarımdan püskürtmekle kaldım.

Bakın, amacım kesinlikle temizliğe gelen insanları aşağılamak değil. Eski evimizde uzun süre bize gelen teyzeye babaanneme gittiğimde karşılaşırız, sarılıp öpüşürüz. Ancak bazı olaylar gerçekten insanı sinir ediyor. Anahtar evdeki iPhone anahtarıyla aynı olmasaydı, bir daha kim bilir nasıl bulacaktım.

Esas meselemiz bu değil elbet. Sorun şu ki, son 1 senedir gelen 5-6 kadının yaptığı gibi, en son gelen de 2 ayın sonunda bizi bırakıp gitti. Yani : iş başa düştü. Başlığın adı da buradan geliyor işte. Bugün annem, kardeşim ve ben babamın da evde olmaması nedeniyle temizlik olayına girdik. İşin çoğunu annem yapsa da, bize odalarımızı temizleme görevi düştü. Ben de odamı toplamak, süpürmek dışında masamın üstünü, panomu, raflarımı da düzenleyeyim istedim.

Takılarımı toplayıp ikea'nın kullanışlı görünen ama aslında boş duran kutularından birine yerleştirdim:



Ojelerimin daha uzun süre dayanması için buzdolabına yerleştirdim. Bnu siz de deneyebilirsiniz, sık kullanmadığınız ve bozulmasını istemediğiniz ojelerinizi buzdolabına koyabilir, yahut katılaşmış ojelerinizin içine biraz aseton döküp karıştırarak onları tekrar eski günlerine döndürebilirsiniz. - bu fotoğraf pek güzel olmadı evet - :



Panomu düzenledim:



Buradaki parçalar benim için çok değerli olan, çoğu ıvır zıvır gibi görününen eşyaların sadece bir kısmı. Tek tek anlatayım size (resmin üstüne tıklayarak büyütebilirsiniz):

1) Galata Kulesi bileti. Turistlere 10, Türklere 5 lira sanırım. Bunu yalnızca küçük esnaflar yapıyor sanıyordum.

2) Geçen İspanya gezisinde gezdiğimiz yerler: Costa Del Sol

3) TDB Kongreleri ve Araştırma Kulübü Kongresi yaka kartlarım

4) Brighton'da geçirdiğimiz güzel günün hatırası kartpostal

5) Taksim'deki bir sergiden aldığım, anlamını her sorduğum kişiden farklı bir cevap aldığım kartpostal. Sizce ne demek istiyor?

6) Oxford'daki tatlı köprü

7) Çizimim - ağzını açan bir hasta (ne olduğunu anlamak herkese nasip olmuyor, yapanın değil bakanın kabahati ne yapayım aa)

8) Londra otobüs haritası

9) Alerjim olan maddeler. İçlerinde "diş hekimliğinde kullanılan bazı malzemeler" de var, çok hoş.

10)Buradaki en değerli parçalardan biri. 20 Haziran 2006 - Roger Waters İstanbul Konseri bileti

11) 9. sınıfta gittiğimiz X-men 3 bileti. İğrenç bir sinema salonunun şanslı koltuk numarası.

12) Londra'da bir günlük otobüs bileti. Bileti yalnızca şoföre gösterip geçiyorsunuz. Tarihi geçmiş olsa bile fark etmeyebilir.

13) Cambridge'de telefonumu kaybettim sanıp polise verdiğim ihbarın takip kağıdı. Sonradan çantamın bir gözünden çıkmıştı. Sevinsem mi o kadar aradığıma üzünsem mi bilemedim. Ha bir de, bulduğumu haber vermedim. Cambridge polisi hala benim telefonumu arıyor olabilir.

14) Elhambra Sarayı. Endülüs Emevileri'nin bıraktığı en güzel eserlerden biri.

15) Can arkadaşlarım

16) 10.sınıfta arkadaşlarımın bana aldığı toplu hediyeye hazırladıkları güzel not.

17) İsviçre'de bir kafeden aldığım, üzerinde harita bulunan toz şeker

18) Madrid'de gitmediğimiz Hard Rock Cafe'nin broşürü. Ceket güzel ama.

Bunun dışında penguenlerimi düzenledim:



Sonra oturup Grey's Antomy'nin 7.sezonunu bitirdim. 6. sezonda düşüş yaşayan dizi bence eski tadını yakaladı. Sırada Game of Thrones var, herkes çok övüyor, bakalım gerçekten öyle mi.

Şimdi de balkonda oturdum blog yazıyorum. En son koyacağım resmi en başta koydum, karşımda öyle güzel bir manzara var. Bugünlük bu kadar. Umarım havanın mevsim normallerinin altında seyrettiği yazınız iyi gidiyordur. Görüşürüz.

not: temizlikte ve fotoğraflarda bana yardım eden kardeşime öpücükler.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Chicken Translation

Merhabalar. Finaller bittikten sonra rahatlayıp tatile girme imkanım olamadı henüz. Çünkü elimde bu ayın sonuna doğru bitmesi gereken bir kitap çevirisi var. Blogumda bu konudan hiç bahsetmedim, ancak bu konuyla ilgilendiğimi duyanların bana bir sürü sorusu oluyor, ben de çeviriye başlamak isteyen, bu işi merak edenler için böyle bir yazı yazayım istedim.

Çeviri yapmaya 2005 yılında babamla divxplanet'te film altyazılarıyla başladık. Birkaç sene çevirileri ortak yaptıktan sonra, ben biraz büyüyünce ve çevirmek istediğimiz filmler aynı olmayınca ayrı ayrı çeviri yapmaya başladık. Elbette hala birbirimizin çevirilerinde birkaç tutam tuzumuz bulunur.

Divxplanet'ta biraz piştikten ve Çevirmen maskı - ünvanı - aldıktan sonra bana bir kitap çevirme teklifi geldi. Anton Çehov'un 16 kısa hikayesinden oluşan bir derlemeydi bu. Çehov'u zaten severim, bir de ilk kez para kazanacağım gerçek bir işim olacaktı, üstelik çok severek yaptığım bir işti, kabul ettim. İlk baskısı benim amatörlüğüm ve redaksiyon eksikliği yüzünden biraz pürüzlü olsa da, güzel bir başlangıç yapmış oldum. Üstelik ikinci baskısı çok daha güzel çıktı.

Bu sırada divxplanet'ta Grey's Anatomy dizisini çevirdim bir sezon, ancak dizi çevirmek zor iş, çünkü diziyi bekleyen yüzlerce insan var ve haklı olarak bölümü çıktıktan en geç iki gün sonra izlemek istiyorlar. Divxplanet'ın gerçek üyeleri bu konuda gerçekten çok anlayışlı, çevirmenin bu işi tamamen gönüllü yaptığını ve bir özel hayatı olduğunu biliyorlar. Ancak siteye sadece altyazı indirmek için gelen ve attığı 10 mesajın 9'u "ne zaman bitecek acaba bekliyoruzzzz" olan üyeler tarafından sürekli sıkıştırılınca, dizinin satır sayısı da normal bir dizinin iki katı olunca 20. bölümde falan diziyi bıraktım.

Bundan birkaç ay önce, birinci kitabın çevirisini de sayesinde aldığım tanıdığımız bir kitap daha koydu önüme. Düşünmeden kabul ettim ancak baktım yetişecek gibi değil, bir ortak alma teklifini kabul ettim. Ünlü masaldaki Ağustos Böceği misali birkaç ay yattıktan sonra, işi teslim tarihinin yaklaştığı şu günlerde deli gibi çeviri yapar oldum. Bu sırada aklıma/başıma birkaç şey geldi, hemen aktarayım:

- Bu çeviri bana kazandıracağı para ve reputation'dan çok daha fazla şey götürdü benden. Artık oturmaktan düzleşmiş bir popom ve ekrana bakmakta zorlanan gözlerim var.

- Önceleri İngilizce dosyayı açıp, her paragrafın altına Türkçe'sini yazıyorken baktım olacak gibi değil, taktik değiştirdim. Babamın da eve bildiğiniz kocaman bir fotokopi makinesi/printer getirmesiyle alet boş boş elimin fotokopisini çekmektense bir işe yarasın dedim ve çeviriyi kağıtlara bastım. Şimdi kağıdı ekrana dayayarak ordan bakıp çeviri yapıyorum.


- Çevirdiğim kağıtların yanına imza gibi bir şey atıp diğer tarafa koyuyorum. Bu imzayı atmak ve o sayfayı bitirmiş olmak beni o kadar mutlu ediyor ki, sırf onu atayım diye sayfa bitmeden yatmıyorum mesela. Görseniz sanki nikah akdi imzalıyorum.

- Facebook hesabımı final zamanı bile kapatmadım ancak şimdi kapatmayı düşündüğüm oluyor. Çünkü sürekli internette bir şeyler araştırmam gerekiyor ve bir kere dikkatim dağıldı mı facebook'a girip girmemek yalnızca bir yeni sekmeye bakıyor. (fotoğrafta da örneği varmış, yeni fark ettim.)

- Geçenlerde bir mail geldi. Kabalcı Yayınevi'nde çalıştığını söyleyen biri beni çevirilerimden tanıdığını, ellerinde üç kitap bulunduğunu, bunları ne kadara çevirebileceğimi ve zamanım olup olmadığını soruyordu. Ancak mail'inde tutarsız bir sürü nokta yakaladım ve balıklama atlamamaya karar verdim. İlk olarak benim mail adresimi bulması pek olası görünmüyordu, bunun için facebook'ta arkadaşım olması gerektiğini çıkardım. Sonra, gmail uzantılı bir mail adresinden gelen iş teklifini ciddiye almam için hiçbir sebep yoktu. Üstelik ben piyasada tanınmış bir çevirmen değilim ve George Orwell gibi bir yazarın kitabını çevirme şansına ancak başvuruyla sahip olabilirim, teklifle değil. Her neyse bunları düşünüp Kabalcı'yı aradım. Mail atan kişinin olduğunu iddia ettiği "genel yayın yönetmeni"nin kendisiyle konuştuktan ve ondan "O maili biz atmadık ancak daha önceden basılmış kitabınız varsa ve bizimle çalışmak isterseniz CV'nizi yollayın, bakalım" gibi hiç de fena olmayan bir cevap aldıktan sonra sayın genel yayın yönetmenimize bir mail döşedim. O da "ben incisozluktenim panpaaa" diyerek seviyesini anında belli etti. Karşılıklı birkaç mail'den sonra tam bir kıro olduğunu çıkarttım ve konuşmayı kestim.

- İngilizcelerini geliştirmek isteyen arkadaşlara önerim, altyazı çevirmeleridir. Başladığımda benim iyi bir İngilizcem vardı ama babamın seviyesi oldukça kötüydü. Şimdi geldiği durumu bbc görse, "Bir Başarı Hikayesi" diye belgesel yapar. Kendi adıma söylemem gerekirse kelime ve günlük konuşma dili açısından bana da baya bir katkısı oldu. Daha önce seyrettiğiniz filmleri, yahut Uzakdoğu filmlerini - ana dillerinden İngilizce'ye çevrildiği için dilleri daha kolay oluyor - çevirmekle başlamanız daha rahat olur sizin için.

- Çeviriyi yüklediğinizde aldığınız her bir teşekkür sizin için büyük önem taşıyacaktır. Bazen bir arkadaşınızın gelip "Geçen Alice in Wonderland'i seyrettim, bir baktım çeviren: jules yazıyor, yanımdakilere bu benim arkadaşım diye anlattım." demesi sizi mutlu edecektir.

- İnternette boş boş geçirdiğimiz akşamlarda herkes çeviri yapıyor olsaydı, bugün hiçbir kenarda köşede kalmış dizi yahut bağımsız film altyazısız olmazdı güzel kardeşlerim. Herkesin bu çorbada bir tuzu bulunmalı. Hatta yabancı dil bilmeyenler için Divxplanet işitme engelliler için çeviri aktiviteleri düzenliyor. Türkçe filmlere Türkçe altyazı koyuyorlar ve bunları işitme engelli vatandaşlarımıza ulaştırıyorlar. Bu konuda ödül bile aldılar.

- Çeviri yapmak ve insanlardan teşekkür almak, gerçekten insana bir işe yaradığını hissettiriyor. Mesela birkaç sene önce çevirdiğim Sweeney Todd'un altyazısını, 70.161 kişi indirmiş. Bu kadar insanın, hatta aileleriyle beraber izlediğini düşünürsek 200.000 kişinin sizin elinizden çıkan satırları okuması çok güzel bir his.

- Son olarak da bu konuyla ilgili bana en çok sorulan soruları toparlayayım:

  • Film çevirilerinden para alıyor muyum?
En çok bu merak ediliyor. Hayır almıyorum, ben ve divxplanet'ta çeviri yapan onlarca üye bunu tamamen gönüllülük esasına dayanarak yapıyor. Ancak sitede ismini duyuran bazı kişiler firmalarla anlaşıp DVD'lerin çevirisini yapıyor ve karşılığında para alıyor. Ha sağolsun çook ünlü, üç aileden birinde decoder'i bulunan bir şirket de bizim siteden aldığı çevirilerden çevirenin ismini ve altyazıda geçen küfürleri silip filmlerinde izinsiz olarak kullanıyor.

  • Kitap çevirisini nasıl ayarladım, size de bir kitap ayarlayabilir miyim?
:) hayır. Bir yayınevinde çalışan tanıdığım sayesinde buldum kitapları. Ancak belki yayınevlerine cv'nizle başvurarak şansınızı deneyebilirsiniz. Tabi kitap çevirmeden önce daha küçük şeylerle başlamanızı öneririm.

  • Peki nasıl film çevirebilirsiniz?
Elinizdeki filmin sürümüne uygun İngilizce ya da bildiğiniz diğer bir yabancı dildeki altyazısını buluyorsunuz. Subtitle Workshop adlı programı indiriyor, burada çeviriyorsunuz. Programla ilgili dökümanları sitede bulabilirsiniz.

  • Divxplanet üyeliğim yok, çeviriyi nasıl yükleyeceksiniz?
DPBonus adlı siteye üye olabilirsiniz. Oradan planet'a geçiş yapılıyor. Ya da bir tanıdığınıza sizin adınıza yüklemesi için rica edebilirsiniz.


Evet, bugünlük anlatacaklarım bu kadar. Bu yazıyı da çeviri yaptığım bir gece saat 3 civarında yazdım, çok cicili bicili olamadı. Görüşmek üzere..

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kariyer Günü

Merhaba. Bloguma bir özellik ekledim geçenlerde, gelen gidenin istatiğini tutsun diye. Esas amacım günde kaç kişinin gelip gittiğini öğrenmekti ama site size çok ayrıntılı bilgi sağlıyor, gelenler hangi linke tıklayıp gelmiş, nereden çıkmış hepsini görebiliyorsunuz. Mesela bloga haftada yaklaşık 8-9 kişi "Her Şeyi Bilen Kadın"ı Google'da aratıp geliyor. Yalnız "lipton herşeyi bilen kadın oyununu oyna evet hayır" gibi acayip şekillerde yazınca benim blogum 5. sırada çıktığından gelen giden çok oluyor.

Bir de google'da "diş hekimlerinin yaşamı" yazınca 2. sırada çıkıyor blogum. Bir kişi de "endüstri mühendisliği mi diş hekimliği mi" diye aratmış, benim blogum çıkmış yine. Neyse uzatmayayım, bunları görünce diş hekimliği eğitimi hakkında bir şeyler yazayım da üniversite tercihlerinin yaklaştığı şu günlerde gençlere bir faydam olsun dedim.

Diş hekimliği eğitimiyle ilgili biraz araştırma yapmış olanların muhakkak ilk duyduğu laf "oldukça pahalı bir eğitim" olduğudur. O yüzden ilk olarak buna bir açıklama getireyim; 1. sınıfta üst sınıflardan 3.,4. el olarak aldığınız artikülatöre 300 tl gibi bir ücret ödüyorsunuz. Ancak 3. sınıfta aldığınız fiyattan sattığınız için bunda bir kayıp yok. Bu arada başka okullarda 30 tl'lik okluzörler veya özel okullarda 500 euro'luk cinslerini de isteyebiliyorlar, bu sadece İstanbul Üniversitesi için geçerli. Bunun dışında ilk sene temel malzemelere 100-150 gibi bir para veriyorsunuz, yani büyütülecek bir şey değil.





İkinci sınıfa geldiğinizde dolgu, diş hazırlığı, kanal tedavisi gibi işlemlerde kullanacağınız bir aeratöre ve mikromotora aşağı yukarı 800 tl veriyorsunuz - tabi 100 liralık çakma modelleri de bulabilirsiniz - . Bu aletleri de iyi bir markadan seçerseniz mezun olduktan sonra bile kullanabilirmişsiniz. O nedenle bunu iyi bir yatırım olarak görebilirsiniz.




2. sınıfta bir de sizden Frasaco çene istiyorlar. O da resimdeki gibi daha önce anlattığım fantom maketlerin ağzına takılan bir çene. Dişler üzerine protez, dolgu vs. yapıyoruz. Bir fantom çenenin orijinali 350, 2.eli 250 tl. 4.sınıfta bunu da satıyorsunuz, fiyatı ise o anki piyasa belirliyor. Çenelerdeki dişleri kullandıkça gidip yenilerini almanız gerekiyor, tanesi 4.5 tl olan dişlerden haftada 2-3 tane gidiyor.

Bundan birkaç ay önce, belki bir gün blogumda bahsederim diye yaptığım köprünün resmini çekmiştim. Bilenler elbet olacaktır ancak ben beginner seviyesinde köprünün ne olduğunu anlatmaya çalışayım; ağzınızda aynı çene üzerinde bir veya daha fazla dişiniz eksikse ve boşluğun iki yanında dayanak olarak kullanabileceğiniz dişler varsa, o dişleri "keserek", yani küçülterek hazırlıyorsunuz ve oraya estetiği, konuşmayı ve çiğnemeyi (okuldan arkadaşlarım, zannederim siz de her notun ilk sayfasında yazan bu üç maddeyi her tanıma ekliyorsunuz.) restore edebilmek için bir protez koyuyorsunuz. İşte bunun adı köprü. Yukarıdaki çenede gördüğünüz gibi 1 diş eksik. Biz de bunu tamamlamak için resimdeki gibi bir şey yaptık. bu benim yaptığım, herkesin kendi çenesi, kendi masası var ve dönem sonunda yaptığınız şeyden not alıyorsunuz.




2. sınıfta çene ve aeratör hariç büyük bir para vermiyorsunuz, derslerde kullanacağınız malzemeleri alıyorsunuz bir tek. Bu da haftada 10'ar 20'şer kırpar sizden. Sonuç olarak bana söylendiği gibi senede 4-5 bin liranız gitmiyor.

Bundan başka, öğrencilik hayatı olarak bakarsanız sonuçta bir hastanenin içindesiniz. Öğrenci kısmından çıktığınız an hastaların arasına düşeceksiniz. Dişi ağrıyanları geçin, yemekhaneye gidene kadar cerrahinin, üst caddeye çıkana kadar Onkoloji'nin önünden geçiyorsunuz. Hastalara, kanlı pamuklara, bandajlara, ağlayan hasta yakınlarına hazırlıklı olun. Üzüleceksiniz biraz.

1. sınıf çok rahat. Bu sene sistem değişecek diyorlar ama biz o dönemi yakalayan şanslılardandık. Şöyle ki, dersleriniz en geç 1'de bitiyor, Çarşamba günkü tarih dersi 8.30 - 10 arası. 10'da okul biter mi ya? İşte 1.sınıfta bitiyor. Derslere devam zorunluluğu var, sınıfta 20 kişi olup 75 tane imza olmadığı sürece 1.sınıfta çoğu derse arkadaşlarınıza imza attırabilirsiniz. Sonuç olarak haftanın 3 günü Taksim'e gidiyorsunuz, hatta sonunda bıkıyorsunuz.

1.sınıfta Morfoloji ve Manipülasyon alıyorsunuz. Bu ders, diş hekimliğine adım attığınız, el becerinizi geliştireceğiniz ders. Sabundan dişler oymak, telden yıldızlar bükmek, alçıdan küpler yapmak gerekiyor. Haftanın 1 günü eğlenceli fakat yorucu bir preklinik günü geçiriyorsunuz, o gün 3'te çıkıyorsunuz. Diğer dönemde ise Total Protez dersi alıyorsunuz ki ben hiç sevmem.

2.sınıfta ise teorik dersler ağırlaşıyor. Mikrobiyoloji, Histoloji, Anatomi ve Fizyoloji dersi alıyorsunuz. Temel Tıp Bilimleri dersleri bunlar. Kalan çok oluyor, ama bizde kaldığın dersi bütünleme sınavında verebiliyorsun, o yüzden çok da problem değil.

3. sınıfta ise kliniğe çıkıp hasta bakmaya başlıyorsunuz, onu daha görmedik, görünce yazarım zaten. (4'ü bitirmiş Görkem buradan devam ediyor) 3. sınıfta baktığınız hasta sayısı 4'ün yanında bir hiç. 3-4-5'te hasta bakarken eldiveninizi, maskenizi, hasta önlüğünü okul veriyor. Diğer çoğu şeyi siz alıyorsunuz. Bu da bazı stajlarda haftada 10-15 lira demek. Cerrahi gibi stajlarda ise elinizi kolunuzu sallayarak gidiyorsunuz. Ancak Diş hekimliği fakülteleri üniversitenin gelirine büyük bir katkı sağladığından aslına bakarsanız tüm malzemelerin okul tarafından verilmesi gerekiyor. Bununla ve son sınıf öğrencilerine maaş bağlanmasıyla ilgili olarak TDB Öğrenci Kolu olarak bir dilekçe kampanyası başlattık. TBMM'deki diş hekimi milletvekilleriyle görüştük ve bir yasa tasarısı hazırlandı. Şu anda sonuçlanmasını bekliyoruz, belki sizlere yetişir.

Bir de İngiltere'de yaz okulu, çeviriler, diş hekimliği eğitimi vs konusunda sorular geliyor, bir önceki yazıda bir kısmını cevaplamıştım. Bu yüzden bir Formspring sayfası açayım dedim. Ancak kişisel br sayfa değil, dediğim gibi sadece burada bahsettiklerim ya da bunun gibi konularda soruları cevaplayacağım. Sorunuz olursa sorun yani. Kimse sormazsa da formspring'in sorduğu soruları cevaplarım artık n'apiyim.

http://www.formspring.me/julestheblogger

 Gelecekten gelen edit: Formspring kapanmıştı, şimdi yeniden mi açılmış bir şey olmuş birkaç soru gelmiş o yüzden bu yazıyı da yeniden paylaşıyorum.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Bir Çalışamama Bahanesi Olarak Overlok

Dışarıdan bir ses açık penceremden odaya giriyor; sesin tınısı oldukça tanıdık. Biraz düşünüp o sesi daha önce nerede duyduğumu hatırlıyorum. Duyduğum ses overlok minibüslerinden yükselen anonstaki kadının sesiyle aynı. Ancak söyledikleri şeyler farklı. Kulak kesiliyorum ve Kılıçdaroğlu, 4 Haziran, Kazlıçeşme sözcüklerini yakalıyorum. Overlokçudan transfer ettikleri kadınla İstanbul'u karış karış gezen CHP otobüsü bu. Birkaç dakika sonra sesleri duyulmaz oluyor, önümdeki notlara dönüyorum. Ta ki "Başbakan geliyor! İsstannnbul'a geliyor" diyen, dizilerden aşina olduğumuz bir dublaj sanatçısının sesine benzeyen bir erkek sesi ve arka fondaki türküyü duyana kadar. Böylece, ders çalışma maceram da hüzünlü bir şekilde son buluyor..



Malum, bu aralar final dönemi. Herkes harıl harıl ders çalışıyor. Benim de bu Pazartesi Mikrobiyoloji sınavım var, şu günlerde sürekli ders çalışmam gerekiyor. Ancak hızımı kesen bazı nedenler var. Ben de ders çalışırken aklıma takılan bu konuyu kendimce irdelemeye karar verdim. Biliyorum ki benim gibi daha binlerce öğrenci, masaya oturup çalışamamaktan şikayetçi. Evet çocuklar, bu yazı belki hepimizin sorunlarını görmesini ve çözüm bulmasını sağlayacak. Daha aydınlık bir Türkiye için, hemen başlıyorum.

Ders Çalışamama Nedenlerim:

1) Dışarıdan Gelen Sesler: Bunu yukarıda yazdım zaten. Ha bir de güzel havayı fırsat bilip bahçelerde çığlık çığlığa oyun oynayan çocuklar var, ama onlara alıştım artık.

2) Sürekli Acıkan Karnım: Bilenler bilir, ortalama değerlere göre oldukça zayıf olduğum söylenebilir. Özellikle teyzelerin "kızım bu ne hal, biraz yemek ye" laflarına alıştım. Ancak işin gerçeği hiç öyle değil. Karnımda kurt olduğunu düşünmüyor değilim, çünkü sürekli bir şeyler yemek istiyor ve istesem bile kilo alamıyorum. Çikolata bisküvi gibi, tatlı şeyler tercihim. Bunun için sürekli mutfağa uğramam gerekiyor ve yerken de ders çalışamadığım için çalışmam yine bölünmüş oluyor.

3) iPad: Apple'ın son dönem numaralarından (hatta 2.sini
çıkararak benimkinin pabucunu dama attı) olan bu alet bende var. Hayır ne e-book okumak için kullanıyorum, ne navigasyon cihazı olarak, ne de derslerime faydası var (ancak geçen dönem anatomide baya işime yaradı, eğer anatomi görüyorsanız ve iphone, ipad sahibiyseniz mutlaka anatomi application'larına bakın derim). Ben ipad'i en çok oyun oynamak için kullanıyorum. Canım sıkılınca hemen elime alıyorum ve en az yarım saat oynuyorum. Yemin ederim kuş fırlatmaktan, hamburger yapmaktan, direksiyon sallamaktan elimde kolumda derman kalmadı. Bu yüzden aleti anneme teslim ettim ve benim bilmediğim bir yere kaldırdı, o yüzden kendisinin değil kutusunun fotoğrafını koydum hatta. Çocuk musun sen demeyin, gerçekten de ders çalışma sürem %50 oranında arttı. Gördüğünüz gibi sadece sorun değil, çözüm de üretiyoruz.

4)Etrafımda İnsanların Olması: İnsan dediğimiz şey sosyal hayvan. Benim de sağolsunlar güzel arkadaşlarım, hoşsohbet aile üyelerim var. Mesela kütüphanede arkadaşlarımla bir masanın çevresinde çalışırken ne kadar suskun kalabilirim? Ya da evde çalışırken aklıma gelen bir olayı içeriye gidip bizimkilere anlatmadan ne kadar durabilirim? Evet bunları yapamıyorum. O yüzden en iyi tek başımayken çalışıyorum, ben bugün bunu anladım. Gerçi yurttaki oda arkadaşım Pınar (a.k.a. en iyi arkadaşım) çalışma tarzı ve disipliniyle beni çalışmaya teşvik ediyor, ancak çalışırken aklıma gelen şeyleri onla paylaşmadan duramıyorum. Ya da ikimiz birden sıkılıp köpük balonlar yapmaya, odada dans etmeye başlıyoruz. Yine de onunla çalışmanın da kendi kendime çalışmaya nazaran çok avantajı var. Bu arada seneye onun yurda gelmeme ihtimali var, ona üzülüyorum. Neyse bu başka bir konu.

5) Resim çizmek/yazı yazmak: Bu aralar ders çalışırken canım sıkıldığı zaman resim çiziyorum. Yandaki çizimimi görüp ne olduğunu anlamlandıramayacak okuyucular için söylüyorum- maalesef birçok kişi bu çalışmamda ne anlattığımı anlamadı - burada bir hasta ve elinde presele tutturulmuş pamuk tampon tutan bir diş hekimi görüyoruz. Resmi anlamayanlar; 80 yıl sonra bu çizimler çok değerlenecek haberiniz yok! Bu yazının fikri de ders çalışırken geldi. Sürekli ne yazacağımı düşünmeye başladığımda, çalışmayı bırakıp buraya geldim. Zira "Yazmasaydım ölecektim." eheh.


6) Telefon, internet:
Bu madde sanıyorum ki her Türk gencinin problemi. Bedava her yöne mesaj paketleri peydah olduğundan beri herkes herkese mesaj atar oldu. Eskiden bir mesaj 2 kontördü, soracağını sorar, cevabını alınca da hoşçakal anlamında bir kez çaldırırdın. Hatta "nasılsın?" demek için 2 kez, "iyiyim" için 3, "kötüyüm" için 4 kez çaldıranlar biliyorum. Her neyse, özellikle final döneminde "sayfa 43teki bakterileri ezberledin mi?" "hoca bilmemne konusunu ne kadar anlattı üstünde durmadıysa geçicem" mesajları havada uçar. E telefonunu bir kenara koyayım desen o da olmuyor, senin de birine işin düşüyor. Velhasıl kelam, bu telefon işi de bizi çok bozdu.

İnternet, özellikle Facebook ise final dönemlerinin vazgeçilmez oyalayıcılarından. Özellikle artık telefonlardan falan da internete girildiği için insanlar saate bakar gibi facebook'a bakıyor oldular. ipad hayatımdayken ben de bu kategorideydim, ancak şimdi laptop'u açmak zor geldiğinden hiç bulaşmıyorum. Mutluyum, teşekkürler.


7) Hangi kalemi kullanayım diye düşünmek: Bu madde bir şaka değil. Komik hiç değil. Bu, benim en büyük sorunlarımdan bir tanesi. Şöyle ki notlarda önemli yerleri fosforlu kalemle çiziyorum. Ancak başlıklar ve diğer kısımlar olmak üzere iki ayrı renk kalem kullanıyorum ve elimde bir sürü kalem rengi var. Yeni bir nota geçtiğimde bir süre çeşitli renk kombinleri deniyor, en uygununu bulmaya çalışıyorum. Her notta farklı iki renk kullanmaya çalışıyorum. Bu da baya zamanımı alıyor tabi.

8) Not Çıkarmaya Başlayıp Sıkılmak: Ders çalışmaya yeni başladığımda, içimde bir heves oluyor. "Bugün bu konuları bitiririm, ooh sınava girmeden de çıkmış sorulara baktım mı tamam" diye hesaplar yapıyorum. Bezen, çalışırken önemli gördüğüm yerleri not almaya karar veriyorum. Bu birkaç sayfa böyle gidiyor. Sonra hızım kesiliyor, yazım çirkinleşiyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor. Çünkü not çıkarmak çok uzun ve sıkıcı bir iş. En sonunda "Ben bu konuyu anlamıyorum" diyerek çalışmayı toptan bir kenara bırakıyorum. En iyisi not çıkarmayı boşvermek derim.

İşte benim ders çalışamama nedenlerim bunlar. Kimi zaman bunların üstesinden gelecek kadar şanslı oluyorum, ama bazen de bu etkenler birleşip beni yeniyor ve aklım ancak sınav öncesi etraftakilerin konuşmalarından onların ne çok şey bildiğini, benimse bu konuşulanları daha önce hiç duymamış olduğumu anlayınca başıma geliyor.

Hepinize iyi çalışmalar diliyorum.

Görüşürüz.

3 Nisan 2011 Pazar

Liderlik Kursu

Siz hiç Tavuk Suyuna Çorba, veya The Secret kitaplarından birini okudunuz mu? Ya da yaşam koçu denilen ve çoğu birer şarlatan olan insanların konuşmalarını dinlediniz mi?

Okulun olmadığı günler kahvaltı ederken hard diskte izlenmeyi bekleyen bir dizim yoksa, televizyonu açıyorum. O saatte tüm kanallarda yayınlanan sabah programlarında ya şifalı otçular, ya da hayata pozitif bakmamızı öğütleyen insanlar olur, ben bu adamları dinleyeceğime kanalı değiştirip izdivaç programlarını seyretmeyi yeğliyorum.

Bir doğum günümde The Secret kitabı hediye gelmişti. Okuyayım dedim, 3.sayfada sıkıntıdan ölüyordum, hemen bıraktım. Zira "Aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan biri sokaktaki çamuru, diğer gökteki yıldızları görür." gibi laflar ufkumu genişletmekten çok midemde bir bulantı hissine sebep oluyor.

Geçtiğimiz hafta okulumda 3 günlük "Liderliğe Giriş Kursu" adlı bir kursa katıldım. İlk gün fakültemizin dekanı Prof. Dr. Hasan Meriç sahnedeydi. Hem çok eğlenceli, hem çok bilgili bir adam. Bize çocukluğundan itibaren dekan oluşunun öyküsünü anlattı, bir saatin nasıl geçtiğini anlamadık bile. Kurs boyunca bir tek ondan nasıl lider olunacağını öğrendim. "Ben lider değilim, sizin gibi biriyim"i hiç fark ettirmeden bize aşılamasıyla gösterdiği mütevazılık, öğrencilik yıllarından anlattığı anılarıyla nasıl takım olunacağını göstermesi, bir dekan olsa bile öğrencilerle ne kadar içten bir iletişim kurduğunu görmek kuru laflardan çok daha eğitici oldu benim için.

İkinci gün bir konuşmacı 2 saatlik bir seminer verdi. "Ah, ben nasıl tahmin edememişim bu kursun kişisel gelişim üzerine olacağını!" deyip durdum içimden. Adam sürekli "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" tarzında klişe hayat sloganları savuruyor, bir de okulumuza tekrar gelmek istediğinden bahsedip duruyordu. "Nasıl bir kişiliğiniz var?" konulu testleri yaptığı kısımlar dışında uyumamak için zor tuttum kendimi. Testlerde, "başladığım bir işi mutlaka bitiririm / bitirmesem de olur" "kendime zaman sınırlaması koyarım / zaman önemli değil" tarzı kategorilere önem sırasına göre puanlar veriyordunuz. Benim kişilik kategorim ikisinin tam ortası çıktı. Aslında ikinci kısımda olmayı bekliyordum, çünkü her şeyimin mükemmel olmasını beklemem, çok titiz değilim, zaman konusunda çok rahatım, hatta her yere geç kalırım ama demek ki her şeye rağmen barındırdığım sorumluluk duygum bunları dengelemiş.

Üçüncü gün başka bir "yaşam koçu" geldi. Aslında anlattıkları fena değildi, ancak ben yine de burun kıvırdım, önyargılarımı yıkmak o kadar da kolay olmuyor. Konuşmaya başlamadan önce "Evet arkadaşlar, şimdi herkes yanındaki arkadaşına şöyle bir sarılsın." dedi. Bir baktım, benim yanımda kimse yok. Sağolsun öndeki arkadaşlar "gel, sen de bize sarıl" teklifi yaptı, ancak "gerek yok, gerçekten" diyerek geri çevirdim. Zaten bu sarılmanın da amacını anlayamadık, neyse.

Bu eğitmen de bize uygulamalı bir test yaptı: "Herkes yanındaki arkadaşla bir test yapacak: Biri yumruğunu sıksın, diğeri de onun elini açmaya çalışsın." dedi. Neyse ki yanıma bir kişi geçti de sol elim ve sağ elim arasında bir savaş başlatmak zorunda kalmadım. Eğitmen "Başlayın" dediğinde var gücümle yumruğumu sıktım. Yanımda oturan da aynı güçle açmaya çalışıyor tabi. Birden "Durun!" dedi eğitmen. "Arkadaşlar neden 'yumruğunu açar mısın?' demiyorsunuz?" deyince herkes gülmeye başladı. İşte ikna kabiliyeti böyle bir şey, diye noktaladı.



Lider olmak, hadi lider demeyeyim, başarılı olmak neye göre belirleniyor, bunları düşünüyorum o seminerden beri. Bizim okulda notlama sistemi iyiden kötüye şu şekilde sıralanıyor: AA, BA, BB, CB, CC, DC, DD ve F. Geçen dönemki en iyi dersim BA, iki tane de CB'm var - zaten toplamda 5 ders aldım-. Ancak etrafımdaki insanların bir çoğu, transkriptinde en az 3 tane AA olan ve böyle olmazsa gerçekten çok üzülecek tipler.

Ben de bazen düşünüyorum, notlarının iyi olması güzel bir şey, dur biraz üzüleyim halime, daha çok çalışayım diyorum, sonra fark ediyorum ki bunun benim için bir önemi yok. Bir film altyazısı yüklediğimde aldığım 100 teşekkür, benim için alınan 100 puandan çok daha önde geliyor. Bir muhabbet ortamında gündemde olup bitenler hakkında konuşabilmek, müzik, oyun, dizi, film gibi konularda fikrimin sorulması, bir ayda kaç kitap okuduğum kaç dersten 50'nin üstünde aldığımdan daha önemli.

Mezun olduğumuzda hangi mikroorganizmanın altın sarısı pigment salgıladığı konumuzun dışında kalacak, bir işimize de yaramayacak, ancak bir hastayla çeşitli konular hakkında konuşabilmek önemli olacak. Önümüze koyulan notlar değil, internette araştırdığımız yenilikler, diğer ülkelerin diş hekimliği alanında ne yaptığı ufkumuzu açacak. Kursta öğretilen şöyle bir şey vardı; yönetici olmak ve lider olmak birbirinden çok farklıdır. Yönetici, elinde olanı idare eden, lider ise hep değişime açık olan, daha ileriye gitmek için çaba harcayan ve bireysel başarıyla değil, takım başarısıyla ilgilenen kişidir. Lider olmak demek illa birilerini yönetmek değil, insan kendi kendine de lider olabilir, dendi. Yani lider olmak istemek egoistçe bir şey değil. Şimdi yazınca fark ettim ki, bunları aklıma sokmayı, kendi kendime bencil ve kibirli olmamaya dikkat etmeyi düşündürttüyse, aslında bu kurs o kadar da kötü olmamış.

Bizim okulda bırak takım başarısını, insanlar bireysel olarak öne çıkmak için yapmadığını bırakmıyor ve ne yazık ki bir tek bu kişiler başarılı oluyor. Okulun genelinde "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tavrı hakim. Bir asistan birine haksız yere herkesin önünde bağırsa, düşük not verse, o kişi de dahil kimse sesini çıkarmıyor. İnsanlar bulduğu değişik ders notlarını birbirinden saklıyor ki sınavda öbürlerine fark atabilsin. Ya da üst sınıflardan duyuyorum, stajda puan toplamak - hastalara yaptığın işlemlerin her birinden puan alıyorsun ve her staj için belli bir puana ulaşman gerekiyor- için arkadaşlarının arkasından iş çevirenler çok var.

Yazıya liderlik kursunu, kişisel gelişimi sevmeyişimi anlatmak üzere başlamıştım ancak çok farklı yerlere geldi. Evet, önümde bir vize haftası var, ben elimden geldiği kadar - tamam belki de daha az - çalışıp yüksek not almaya çalışacağım, ancak yine de sınav sonucumun ortalarda bir yerlerde olacak olması benim için çok önemli değil. Zaten bize bu sınıfta öğretilen şeyler de bu mesleğin olmazsa olmazları değil. Bunun yerine gündemi takip etmek, sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışmak, bir hobi edinmek, donanımlı bir insan olmak çok daha önemli.

Son olarak, notları iyi olan arkadaşlara kesinlikle bir kastım olmadığını, onlara herhangi bir imada bulunmadığımı belirtmek, hem derslerde hem diğer konularda başarılı insanların varlığından haberdar olduğumu söylemek, küçüklüğümden beri beni bu şekilde yetiştirerek yukarıdaki gibi düşünmemi sağladığı için aileme, özellikle babama teşekkür etmek isterim. Görüşürüz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...