O gün herkesin aksine nedense bende bir rahatlık vardı. Halbuki ben de bir haftadır hasta bakacak olmamın heyecanıyla yaşıyordum. Ancak o gün, acil durumlarda yaptığım gibi soğukkanlılığımı korumayı ve sakin olmayı başarmıştım. Bir staj grubunda 23 kişi vardı ve o gün, yanılmıyorsam 16mız hasta bakacaktı. Eşyalarımı topladım ve Aytaçla yavaş yavaş yukarı çıkmaya koyulduk (Aytaç benim yakın arkadaş grubumdan, şans eseri aynı stajdayız). Herkesin box'larının (her bir hasta koltuğuna ve ünite box deniyor) yazdığı listeye baktım. Benimki herkesin çalıştığı büyük klinikte değil, yandaki Çürük Araştırma Merkezi denilen, 4 box'tan oluşan ve kliniktekilerin aksine daha çok muayenehane havası veren bir yerdeydim. Kendi tezgahım, lavabom vardı. Tek sorun asistanlara ve malzemelere biraz uzak oluşumdu ama Aytaç beni asiste etti ve bu sorunları kolayca aşmamı sağladı.
5 Ekim 2011 Çarşamba
İlk Hastam
O gün herkesin aksine nedense bende bir rahatlık vardı. Halbuki ben de bir haftadır hasta bakacak olmamın heyecanıyla yaşıyordum. Ancak o gün, acil durumlarda yaptığım gibi soğukkanlılığımı korumayı ve sakin olmayı başarmıştım. Bir staj grubunda 23 kişi vardı ve o gün, yanılmıyorsam 16mız hasta bakacaktı. Eşyalarımı topladım ve Aytaçla yavaş yavaş yukarı çıkmaya koyulduk (Aytaç benim yakın arkadaş grubumdan, şans eseri aynı stajdayız). Herkesin box'larının (her bir hasta koltuğuna ve ünite box deniyor) yazdığı listeye baktım. Benimki herkesin çalıştığı büyük klinikte değil, yandaki Çürük Araştırma Merkezi denilen, 4 box'tan oluşan ve kliniktekilerin aksine daha çok muayenehane havası veren bir yerdeydim. Kendi tezgahım, lavabom vardı. Tek sorun asistanlara ve malzemelere biraz uzak oluşumdu ama Aytaç beni asiste etti ve bu sorunları kolayca aşmamı sağladı.
11 Haziran 2011 Cumartesi
Kariyer Günü
Bir de google'da "diş hekimlerinin yaşamı" yazınca 2. sırada çıkıyor blogum. Bir kişi de "endüstri mühendisliği mi diş hekimliği mi" diye aratmış, benim blogum çıkmış yine. Neyse uzatmayayım, bunları görünce diş hekimliği eğitimi hakkında bir şeyler yazayım da üniversite tercihlerinin yaklaştığı şu günlerde gençlere bir faydam olsun dedim.
Diş hekimliği eğitimiyle ilgili biraz araştırma yapmış olanların muhakkak ilk duyduğu laf "oldukça pahalı bir eğitim" olduğudur. O yüzden ilk olarak buna bir açıklama getireyim; 1. sınıfta üst sınıflardan 3.,4. el olarak aldığınız artikülatöre 300 tl gibi bir ücret ödüyorsunuz. Ancak 3. sınıfta aldığınız fiyattan sattığınız için bunda bir kayıp yok. Bu arada başka okullarda 30 tl'lik okluzörler veya özel okullarda 500 euro'luk cinslerini de isteyebiliyorlar, bu sadece İstanbul Üniversitesi için geçerli. Bunun dışında ilk sene temel malzemelere 100-150 gibi bir para veriyorsunuz, yani büyütülecek bir şey değil.
İkinci sınıfa geldiğinizde dolgu, diş hazırlığı, kanal tedavisi gibi işlemlerde kullanacağınız bir aeratöre ve mikromotora aşağı yukarı 800 tl veriyorsunuz - tabi 100 liralık çakma modelleri de bulabilirsiniz - . Bu aletleri de iyi bir markadan seçerseniz mezun olduktan sonra bile kullanabilirmişsiniz. O nedenle bunu iyi bir yatırım olarak görebilirsiniz.
2. sınıfta bir de sizden Frasaco çene istiyorlar. O da resimdeki gibi daha önce anlattığım fantom maketlerin ağzına takılan bir çene. Dişler üzerine protez, dolgu vs. yapıyoruz. Bir fantom çenenin orijinali 350, 2.eli 250 tl. 4.sınıfta bunu da satıyorsunuz, fiyatı ise o anki piyasa belirliyor. Çenelerdeki dişleri kullandıkça gidip yenilerini almanız gerekiyor, tanesi 4.5 tl olan dişlerden haftada 2-3 tane gidiyor.
Bundan birkaç ay önce, belki bir gün blogumda bahsederim diye yaptığım köprünün resmini çekmiştim. Bilenler elbet olacaktır ancak ben beginner seviyesinde köprünün ne olduğunu anlatmaya çalışayım; ağzınızda aynı çene üzerinde bir veya daha fazla dişiniz eksikse ve boşluğun iki yanında dayanak olarak kullanabileceğiniz dişler varsa, o dişleri "keserek", yani küçülterek hazırlıyorsunuz ve oraya estetiği, konuşmayı ve çiğnemeyi (okuldan arkadaşlarım, zannederim siz de her notun ilk sayfasında yazan bu üç maddeyi her tanıma ekliyorsunuz.) restore edebilmek için bir protez koyuyorsunuz. İşte bunun adı köprü. Yukarıdaki çenede gördüğünüz gibi 1 diş eksik. Biz de bunu tamamlamak için resimdeki gibi bir şey yaptık. bu benim yaptığım, herkesin kendi çenesi, kendi masası var ve dönem sonunda yaptığınız şeyden not alıyorsunuz.
2. sınıfta çene ve aeratör hariç büyük bir para vermiyorsunuz, derslerde kullanacağınız malzemeleri alıyorsunuz bir tek. Bu da haftada 10'ar 20'şer kırpar sizden. Sonuç olarak bana söylendiği gibi senede 4-5 bin liranız gitmiyor.
Bundan başka, öğrencilik hayatı olarak bakarsanız sonuçta bir hastanenin içindesiniz. Öğrenci kısmından çıktığınız an hastaların arasına düşeceksiniz. Dişi ağrıyanları geçin, yemekhaneye gidene kadar cerrahinin, üst caddeye çıkana kadar Onkoloji'nin önünden geçiyorsunuz. Hastalara, kanlı pamuklara, bandajlara, ağlayan hasta yakınlarına hazırlıklı olun. Üzüleceksiniz biraz.
1. sınıf çok rahat. Bu sene sistem değişecek diyorlar ama biz o dönemi yakalayan şanslılardandık. Şöyle ki, dersleriniz en geç 1'de bitiyor, Çarşamba günkü tarih dersi 8.30 - 10 arası. 10'da okul biter mi ya? İşte 1.sınıfta bitiyor. Derslere devam zorunluluğu var, sınıfta 20 kişi olup 75 tane imza olmadığı sürece 1.sınıfta çoğu derse arkadaşlarınıza imza attırabilirsiniz. Sonuç olarak haftanın 3 günü Taksim'e gidiyorsunuz, hatta sonunda bıkıyorsunuz.
1.sınıfta Morfoloji ve Manipülasyon alıyorsunuz. Bu ders, diş hekimliğine adım attığınız, el becerinizi geliştireceğiniz ders. Sabundan dişler oymak, telden yıldızlar bükmek, alçıdan küpler yapmak gerekiyor. Haftanın 1 günü eğlenceli fakat yorucu bir preklinik günü geçiriyorsunuz, o gün 3'te çıkıyorsunuz. Diğer dönemde ise Total Protez dersi alıyorsunuz ki ben hiç sevmem.
2.sınıfta ise teorik dersler ağırlaşıyor. Mikrobiyoloji, Histoloji, Anatomi ve Fizyoloji dersi alıyorsunuz. Temel Tıp Bilimleri dersleri bunlar. Kalan çok oluyor, ama bizde kaldığın dersi bütünleme sınavında verebiliyorsun, o yüzden çok da problem değil.
3. sınıfta ise kliniğe çıkıp hasta bakmaya başlıyorsunuz, onu daha görmedik, görünce yazarım zaten. (4'ü bitirmiş Görkem buradan devam ediyor) 3. sınıfta baktığınız hasta sayısı 4'ün yanında bir hiç. 3-4-5'te hasta bakarken eldiveninizi, maskenizi, hasta önlüğünü okul veriyor. Diğer çoğu şeyi siz alıyorsunuz. Bu da bazı stajlarda haftada 10-15 lira demek. Cerrahi gibi stajlarda ise elinizi kolunuzu sallayarak gidiyorsunuz. Ancak Diş hekimliği fakülteleri üniversitenin gelirine büyük bir katkı sağladığından aslına bakarsanız tüm malzemelerin okul tarafından verilmesi gerekiyor. Bununla ve son sınıf öğrencilerine maaş bağlanmasıyla ilgili olarak TDB Öğrenci Kolu olarak bir dilekçe kampanyası başlattık. TBMM'deki diş hekimi milletvekilleriyle görüştük ve bir yasa tasarısı hazırlandı. Şu anda sonuçlanmasını bekliyoruz, belki sizlere yetişir.
Bir de İngiltere'de yaz okulu, çeviriler, diş hekimliği eğitimi vs konusunda sorular geliyor, bir önceki yazıda bir kısmını cevaplamıştım. Bu yüzden bir Formspring sayfası açayım dedim. Ancak kişisel br sayfa değil, dediğim gibi sadece burada bahsettiklerim ya da bunun gibi konularda soruları cevaplayacağım. Sorunuz olursa sorun yani. Kimse sormazsa da formspring'in sorduğu soruları cevaplarım artık n'apiyim.
http://www.formspring.me/julestheblogger
Gelecekten gelen edit: Formspring kapanmıştı, şimdi yeniden mi açılmış bir şey olmuş birkaç soru gelmiş o yüzden bu yazıyı da yeniden paylaşıyorum.
3 Nisan 2011 Pazar
Liderlik Kursu
Okulun olmadığı günler kahvaltı ederken hard diskte izlenmeyi bekleyen bir dizim yoksa, televizyonu açıyorum. O saatte tüm kanallarda yayınlanan sabah programlarında ya şifalı otçular, ya da hayata pozitif bakmamızı öğütleyen insanlar olur, ben bu adamları dinleyeceğime kanalı değiştirip izdivaç programlarını seyretmeyi yeğliyorum.

Bir doğum günümde The Secret kitabı hediye gelmişti. Okuyayım dedim, 3.sayfada sıkıntıdan ölüyordum, hemen bıraktım. Zira "Aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan biri sokaktaki çamuru, diğer gökteki yıldızları görür." gibi laflar ufkumu genişletmekten çok midemde bir bulantı hissine sebep oluyor.
Geçtiğimiz hafta okulumda 3 günlük "Liderliğe Giriş Kursu" adlı bir kursa katıldım. İlk gün fakültemizin dekanı Prof. Dr. Hasan Meriç sahnedeydi. Hem çok eğlenceli, hem çok bilgili bir adam. Bize çocukluğundan itibaren dekan oluşunun öyküsünü anlattı, bir saatin nasıl geçtiğini anlamadık bile. Kurs boyunca bir tek ondan nasıl lider olunacağını öğrendim. "Ben lider değilim, sizin gibi biriyim"i hiç fark ettirmeden bize aşılamasıyla gösterdiği mütevazılık, öğrencilik yıllarından anlattığı anılarıyla nasıl takım olunacağını göstermesi, bir dekan olsa bile öğrencilerle ne kadar içten bir iletişim kurduğunu görmek kuru laflardan çok daha eğitici oldu benim için.
İkinci gün bir konuşmacı 2 saatlik bir seminer verdi. "Ah, ben nasıl tahmin edememişim bu kursun kişisel gelişim üzerine olacağını!" deyip durdum içimden. Adam sürekli "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" tarzında klişe hayat sloganları savuruyor, bir de okulumuza tekrar gelmek istediğinden bahsedip duruyordu. "Nasıl bir kişiliğiniz var?" konulu testleri yaptığı kısımlar dışında uyumamak için zor tuttum kendimi. Testlerde, "başladığım bir işi mutlaka bitiririm / bitirmesem de olur" "kendime zaman sınırlaması koyarım / zaman önemli değil" tarzı kategorilere önem sırasına göre puanlar veriyordunuz. Benim kişilik kategorim ikisinin tam ortası çıktı. Aslında ikinci kısımda olmayı bekliyordum, çünkü her şeyimin mükemmel olmasını beklemem, çok titiz değilim, zaman konusunda çok rahatım, hatta her yere geç kalırım ama demek ki her şeye rağmen barındırdığım sorumluluk duygum bunları dengelemiş.
Üçüncü gün başka bir "yaşam koçu" geldi. Aslında anlattıkları fena değildi, ancak ben yine de burun kıvırdım, önyargılarımı yıkmak o kadar da kolay olmuyor. Konuşmaya başlamadan önce "Evet arkadaşlar, şimdi herkes yanındaki arkadaşına şöyle bir sarılsın." dedi. Bir baktım, benim yanımda kimse yok. Sağolsun öndeki arkadaşlar "gel, sen de bize sarıl" teklifi yaptı, ancak "gerek yok, gerçekten" diyerek geri çevirdim. Zaten bu sarılmanın da amacını anlayamadık, neyse.
Bu eğitmen de bize uygulamalı bir test yaptı: "Herkes yanındaki arkadaşla bir test yapacak: Biri yumruğunu sıksın, diğeri de onun elini açmaya çalışsın." dedi. Neyse ki yanıma bir kişi geçti de sol elim ve sağ elim arasında bir savaş başlatmak zorunda kalmadım. Eğitmen "Başlayın" dediğinde var gücümle yumruğumu sıktım. Yanımda oturan da aynı güçle açmaya çalışıyor tabi. Birden "Durun!" dedi eğitmen. "Arkadaşlar neden 'yumruğunu açar mısın?' demiyorsunuz?" deyince herkes gülmeye başladı. İşte ikna kabiliyeti böyle bir şey, diye noktaladı.

Lider olmak, hadi lider demeyeyim, başarılı olmak neye göre belirleniyor, bunları düşünüyorum o seminerden beri. Bizim okulda notlama sistemi iyiden kötüye şu şekilde sıralanıyor: AA, BA, BB, CB, CC, DC, DD ve F. Geçen dönemki en iyi dersim BA, iki tane de CB'm var - zaten toplamda 5 ders aldım-. Ancak etrafımdaki insanların bir çoğu, transkriptinde en az 3 tane AA olan ve böyle olmazsa gerçekten çok üzülecek tipler.
Ben de bazen düşünüyorum, notlarının iyi olması güzel bir şey, dur biraz üzüleyim halime, daha çok çalışayım diyorum, sonra fark ediyorum ki bunun benim için bir önemi yok. Bir film altyazısı yüklediğimde aldığım 100 teşekkür, benim için alınan 100 puandan çok daha önde geliyor. Bir muhabbet ortamında gündemde olup bitenler hakkında konuşabilmek, müzik, oyun, dizi, film gibi konularda fikrimin sorulması, bir ayda kaç kitap okuduğum kaç dersten 50'nin üstünde aldığımdan daha önemli.
Mezun olduğumuzda hangi mikroorganizmanın altın sarısı pigment salgıladığı konumuzun dışında kalacak, bir işimize de yaramayacak, ancak bir hastayla çeşitli konular hakkında konuşabilmek önemli olacak. Önümüze koyulan notlar değil, internette araştırdığımız yenilikler, diğer ülkelerin diş hekimliği alanında ne yaptığı ufkumuzu açacak. Kursta öğretilen şöyle bir şey vardı; yönetici olmak ve lider olmak birbirinden çok farklıdır. Yönetici, elinde olanı idare eden, lider ise hep değişime açık olan, daha ileriye gitmek için çaba harcayan ve bireysel başarıyla değil, takım başarısıyla ilgilenen kişidir. Lider olmak demek illa birilerini yönetmek değil, insan kendi kendine de lider olabilir, dendi. Yani lider olmak istemek egoistçe bir şey değil. Şimdi yazınca fark ettim ki, bunları aklıma sokmayı, kendi kendime bencil ve kibirli olmamaya dikkat etmeyi düşündürttüyse, aslında bu kurs o kadar da kötü olmamış.
Bizim okulda bırak takım başarısını, insanlar bireysel olarak öne çıkmak için yapmadığını bırakmıyor ve ne yazık ki bir tek bu kişiler başarılı oluyor. Okulun genelinde "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tavrı hakim. Bir asistan birine haksız yere herkesin önünde bağırsa, düşük not verse, o kişi de dahil kimse sesini çıkarmıyor. İnsanlar bulduğu değişik ders notlarını birbirinden saklıyor ki sınavda öbürlerine fark atabilsin. Ya da üst sınıflardan duyuyorum, stajda puan toplamak - hastalara yaptığın işlemlerin her birinden puan alıyorsun ve her staj için belli bir puana ulaşman gerekiyor- için arkadaşlarının arkasından iş çevirenler çok var.
Yazıya liderlik kursunu, kişisel gelişimi sevmeyişimi anlatmak üzere başlamıştım ancak çok farklı yerlere geldi. Evet, önümde bir vize haftası var, ben elimden geldiği kadar - tamam belki de daha az - çalışıp yüksek not almaya çalışacağım, ancak yine de sınav sonucumun ortalarda bir yerlerde olacak olması benim için çok önemli değil. Zaten bize bu sınıfta öğretilen şeyler de bu mesleğin olmazsa olmazları değil. Bunun yerine gündemi takip etmek, sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışmak, bir hobi edinmek, donanımlı bir insan olmak çok daha önemli.
Son olarak, notları iyi olan arkadaşlara kesinlikle bir kastım olmadığını, onlara herhangi bir imada bulunmadığımı belirtmek, hem derslerde hem diğer konularda başarılı insanların varlığından haberdar olduğumu söylemek, küçüklüğümden beri beni bu şekilde yetiştirerek yukarıdaki gibi düşünmemi sağladığı için aileme, özellikle babama teşekkür etmek isterim. Görüşürüz.
6 Nisan 2010 Salı
Mevlana Beni Görse "Sen Gelme" Derdi
Cuma sabahı eşofmanlarımızı giyip, bavullarımızı alıp okula gittik. Akşam 19:40'ta kalkacak trenimizin sabah 8:40'ta Konya'ya varması planlanıyordu. Bu benim ilk tren yolculuğum olacağı için biraz meraklı, biraz da tedirgindim. Örtülü kuşetli denilen, istendiğinde yatak olabilen 4 koltuklu bir kompartımandan aldık biletlerimizi. Saat 6 civarında Kabataş'tan motorla Haydarpaşa'ya geçtik. Trenimizi biraz arayıp bulduktan sonra kompartımana geçip oturduk. Yol boyunca şen şakrak olan grubumuz bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çünkü sıcak, boğucu, havasız bir ortamda, loş ışıklar, 4 koltuk ve 5 kişiydik.

Tren hareket etmeye başladığında, hava kararmış, ışıklar yanmış ve camdan giren hava sayesinde kompartımanımız havalanmıştı. Ama trenin yavaşlığı, kasveti ve kompartımanın ufaklığı yüzünden herkesin uykusu geldi. Bir iki saat bu şekilde takılıp yanımıza aldığımız çubuk kraker, bisküvi gibi abur cuburların birazını tükettkten sonra, gidip yemekli vagon denilen yere bir bakalım dedik. Ray Restaurant diye özel bir işletmeye verilen bu vagonda, bir garson, bir de aşçı bulunmakta. Şunu söyleyeyim, aşçı trende sigara içiyor, vagon kötü kokuyor, garson laubali, porsiyonlar küçük ve pahalı.
Trende uyuma konusuna gelince, eğer kulak tıpanız varsa bunu yapmanız daha kolay olacak ve trende uyuduğunuz her dakikaya şükredeceksiniz. Neden derseniz, çok ses çıkarıyor ve içerisi çok sıcak (klimayı kapatamadık, ya sıcak ya soğuk üflüyor).
Neyse, yaklaşık 12 saatlik yolculuğun sonunda Konya'nın biraz dışındaki Sarayönü'nde indik. Neyse ki trende bulunan 20 kadar Yeditepeli -özellikle temsilcileri Nurettin- vardı ki, sabahın köründe rayların ortasına indikten sonra bir minibüsle Rixos Konya'ya gidebildik. Otelin giriş kapısı şu döner kapılardandı ve üzerine bir semazen resmi yapıştırılmıştı. Kapı döndükçe semazen de tam tur dönüyor, Konya'ya geldiğinizi size hatırlatıyor.
Odaya en erken 12'de giriş yapabileceğimiz için bavulları lobiye bıraktık, üstünü değişmeyenler değişti (biz trende halletmiştik), Selçuk Üniversitesi'nin bizi almaya gelen servisine bindik ve 10 dk.da kongre merkezine vardık.
Konya ekibi bizi güzel karşıladı. Organizasyon iyiydi, kayıt masalarına gidip isminizi söylüyorsunuz, onlar da size yaka kartınızı, içinde ilaç promosyonu olan defterler, kalemler ve katılım sertifikanızı içeren TDB baskılı laptop çantanızı veriyor ve yolu gösteriyorlar. Bu promosyon defterler beni çok sevindirdi, çünkü hem doktorlara dağıtılan bu ürünlerle "meslek hayatımda" ilk kez karşılaşmış oldum, hem de yapışkanlı, renkli irili ufaklı bir sürü not kağıdım oldu.

İlk panelden sonra (Yurtdışı ve Türkiye'de Diş Hekimliği Eğitimi) otele gidip yerleştik. Arkadaşlarım odalarında yayılıp kaldılar, fakat ben farklı bir şehre gelip sadece otel görüp dönmeyi kendime yediremedim. Sonunda benim ısrarlarım ve arkadaşlarımın gönülsüzlüğü karşılaşmasında ben galip geldim. Önceki gece trende uyuyamayan Pınar ve Aytaç hariç geri kalanımız şehir merkezine gitmek üzere otelin önünden geçen mini tramvaya bindik. Tabi ben saf, Akbil'in bütün Türkiye'de geçtiğini sanıyorum. Halbuki orada El Kart varmış. Tramvayda para kabul etmiyorlar, dolayısıyla yanında bileti veya El Kart'ı olmayanlar, soruyorlar "El Kart'ı olan var mı?" diye ve mutlaka bir veren çıkıyor. İşin garibi, bunun karşılığında para falan vermiyorlar, bir teşekkür yetiyor.
Şehir merkezinde önemli iki yer varmış: Mevlana Türbesi ve Aleaddin Keykubat Camii. Biz Mevlana Türbesi'ne gittiğimizde oradan ayrılmakta olan kongre grubuyla karşılaştık. Hazır yanlarında rehber varken onların peşine takılalım dedik ve türbeyi göremeden oradan ayrıldık.
Aleaddin Keykubat Camii'nde en çok ilgimi çeken şey caminin içinde yerden yaklaşık 1.5 m yükseklikteki "loca" oldu. Burada sarayda kalan sultanlar, sadrazamlar ve devletin ileri gelenleri namaz kılarmış. Esas soru, herkesin eşit olmasını öngören bir dinde nasıl böyle bir ayrıcalığın yapıldığı. İşin aslı şuymuş; eskiden önemli insanlar, devletin ileri gelenleri namazda secdeye gittikleri sırada arkalarından hançerlenerek suikaste kurban giderlermiş. Yani bu loca onların güvenliği için yapılmış.
Bir iki saat Konya'yı gezdikten sonra, akşamki yemeğe hazırlanmak üzere otele döndük. Ben saçlarımı maşalamak için 2 saat uğraştım, sonuç olarak 1 saat gecikmeli olarak yemeğe gittik. Yemekten sonra müzik başladı, herkes piste koştu, Ankaralı Namık, Konyalım gibi şarkıları duydukça yerlerine dönmeye başladı. Topuklu ayakkabılardan dolayı ben de gecenin sonunda yerimden kalkamaz hale gelmiştim.
Gece geç yattığımız için Pazar günkü ilk 2 paneli kaçırdık. Yetiştiğimiz panel öğrenci sorunlarıyla ilgiliydi. Her ilin temsilcisi kendi illerindeki üniversitelerin sorunlarından bahsetti. Kırıkkale'nin temsilcisi, ilk sene laboratuvarları bile olmadığını, sınıf sıralarında sabun oyduklarını anlattı, Marmara Üniversitesi'nden bir öğrenci çok eski tekniklerle röntgen çektiklerini. Genel olarak edindiğim izlenim şudur ki; Ankara'da diş hekimliği okuyacaksanız Gazi Üniversitesi'ni tercih edin. İstanbul'da ise Marmara Üniversitesi'nea gitmeyin.
Daha sonraki panel çok daha eğiticiydi. Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ders veren bir anestezi uzmanı doktor, bize hastalarda karşılaşabileceğimiz acil durumlardan, ne yapmamız gerektiğinden bahsetti. Öyle ki kalp krizi geçiren veya alerjik reaksiyon sonucu nefes alması birden güçleşen hastalarda birkaç saniye ile hastanın hayatını kurtaracak yöntemler anlattı.
Akşam küçücük fıçıcık Konya Havalimanı'ndan uçakla İstanbul'a döndük. Trende beraber geldiğimiz Yeditepe grubu da oradaydı. Gezinin sonunda onlarla vedalaşıp evlerimize döndük.
Sonuç olarak biraz öğrendik, biraz daha fazla eğlendik, gezdik, gördük, geldik. Eksiklerimiz Mevlana Türbesi'ni görememek, etli ekmek yiyememek ve Sema gösterisi izleyememek oldu. Bu durumda Konya'ya gitmiş sayılır mıyım bilmiyorum, başlığı da o yüzden koydum.
Bu kongre seneye İzmir'de olacak diye bir söylenti var, onun daha da güzel olması dileğiyle.
29 Mart 2010 Pazartesi
İngiltere'de bir Görkem
İtiraf etmeliyim ki ben bir Harry Potter fanıyım. Daha küçük yaşlardaki gibi fan sitelerini takip etme, kitapları tekrar tekrar okuma gibi şeyleri yapmasam da, hala kalbimin derinliklerinde bir Harry Potter ve Hogwarts sevgisi var. Hogwarts -hepimizin de bildiği gibi- Harry'nin okuduğu büyücülük okulu.

6. sınıftayken-pek de küçük değilmişiz evet- bir arkadaşımla beraber okulda hiç açılmayan bir kapı keşfetmiştik. O kapının arkasında Hogwarts'a giden bir yol olduğuna birbirimizi inandırmıştık ki, her öğle teneffüsünde tel tokalarla o kapının yanına gidip kapıyı açmaya çalışıyorduk. Ta ki bir gün o kapıyı açık görene kadar. Meğersem kantinin deposuymuş.
Neyse, bu travmatik olayı bir kenara bırakır ve Hogwarts'a dönersek, onun gotik mimarisi, yüksek kuleleri, işlemeleri beni cezbetmişti daha çok. Ve sanırım bu yüzden, İngiltere'de üniversiteleri ve mimarisi ile meşhur Cambridge ya da Oxford şehirlerinden birine gitmek istiyordum.Uzun süren bir karar verme aşamasından sonra, 2 aylığına Cambridge'e gitmeye karar verdim.
Bugün pasaport işlemleri için Büyükçekmece Emniyet Müdürlüğü'ne gittik annemle. Sırada beklerken insanlarla ilgili birkaç şey gözlemledim. Öncelikle bir teyze vardı sırada bekleyen. Bıyıklı olmasının dışında, bildiğimiz teyze. Sıra ona geldiğinde teyzenin nüfus kağıdının yanında olmadığı anlaşıldı. Meğer oğlu alıp harcı yatırmak için bankaya gitmiş, teyzeye de sırada beklemesini söylemiş. Teyze başladı oğluna söylenmeye "ben ona dedim bak bıraktı beni getti". Sıradaki birkaç kişi teyzeye harç olmadan zaten işlemi yapamayacaklarını söylese de, teyze oğluna söylene söylene bir hal oldu.
Daha sonra sıraya giren bir adam "Aa, parmak izi de mi lazım?" dedi. Tabi hemen herkes "E tabi yasa çıktı şu tarihten sonra alınan pasaportlarda istenmiyor ..." diye açıklamaya başladı. Önümüzdeki adam "Ben birkaç sene önce Amerika'ya vize aldığımda benden de aldılar." diyerek o topraklara ayak bastığını hepimize söylemiş oldu. Annem de altında kalmayarak "Evet, 2004'te bizden de istemişlerdi." diyerek durumu 1-1 yaptı. Bunun üzerine karşı tarafın oğlu tekrar atağa geçerek "Ben de 2007'de verdim." dedi ve öne geçti (!). Babası da "Ama oğlum sen zaten orada okuyordun." cümlesiyle oğlunun golünü taçlandırdı.
Bu sırada sırtında kürkü, elinde araba anahtarlarıyla kokoş bir teyze geldi ve pasaport müraacatlarının nereden yapıldığını sordu. "Uzatma yapacağım." diye özellikle ekledi, (uzatma ve yeni pasaport çıkarma aynı yerden yapılyor, zaten o an sadece bir kişi vardı ilgilenen). Ne de olsa yurtdışına çıkmamış olmanın ayıp sayıldığı bir ortamdayız. Annem kadına yan taraftan form alıp kutuya 1 lira atması gerektiğini anlattı. Kadın kutuyu yanlış anladı, para kutusunun yerine kapaklı, üstünde "Kime hizmet ettiğimizi görmek için kapağı açıp bakınız." yazan, içinde ayna olan (bu da ayrı bir yazı konusu olurdu ya, neyse) kutunun tepesinde bir süre para atma yeri arayarak bizi baya güldürdü. Araba anahtarları ve kürküyle oluşturduğu imajı, bu hareketle beraber çöpe atmış oldu.
Ben de bankada annemin veznedeki bayanla yaptığı sohbette "İngiltere'ye gidiyor, dil öğrenmeye" lafına bozulmuş, "öğrenmek mi,nasıl ya?" dememek için kendimi zor tutmuştum. Hayatımda bir daha görmeyeceğim biri benim İngilizce seviyemi bilse n'olur, bilmese, değil mi?
Ama insan o an öyle düşünmüyor, hangi ülkelere gittiğini, neyi ne kadar bildiğini 5 dakikalığına konuşacağı birine bile anlatmaya çalışıyor. Çünkü bir toplumda yaşıyoruz ve herkes kendini etrafındakilere beğendirmek, takdir görmek istiyor. Diş hekimliği öğrencileri, daha da fazla ihtimalle tıp öğrencileri toplumdaki yerlerini daha kolay edinebiliyorlar.
Geçen gün teyzemle beraber bir kolejde okuyan kuzenimi okuldan almaya gittik. Birkaç veli daha vardı ve elbette konuşma okul-çocuklar ekseninde sürüyordu. Velilerin hepsi okuldan memnun olmadıklarını söylediler, eğitim kalitesinin düştüğünden yakındılar. Annelerin bir tanesi bir ara dedi ki "Geçen bizim bilmemkimin annesiyle konuştum, MEV'e almış çocuğunu, çok memnunmuş. Kadın dişçi yani biliyor da konuşuyor.". İtiraf etmeliyim ki, kadının bu söylediği çok da hoşuma gitti.
Ne yapalım, bu böyle. Unutmadan söyleyeyim, pasaportumu "uzatmaya" gittim, sonra yanlış anlaşılma olmasın ..
15 Şubat 2010 Pazartesi
Bir Diş Hekimi Adayının Galaksi Rehberi
Neymiş ne değilmiş görmek için Bahçeşehir'deki Gençer Diş Kliniği'ne gittim. Oranın sahibi Rıdvan Gençer birkaç gün boyunca onları izlememi tavsiye etti. Beni ameliyatlara soktu, muayeneleri izlememi sağladı falan. Ben de bu işin fena olmadığına karar verip, birkaç uçuk tercihin ardından İstanbul Diş Hekimliği'ni yazdım, tuttu.
Geçen haftalarda dedemin dişi ağrımış, beni aradı, "beni dişçiye götürür müsün" dedi. Ben de Gencerler'den bir randevu ayarladım. Doktorumuz Gizem İnce, yeni mezun olmuş, genç güzel bir kız. Bana kompozit dolguyu tüm ayrıntılarıyla anlattı sağolsun. Bir dahaki randevuya önlüğümle gelmemi istedi. Ben de gittim, bana dolgu yaptığı sırada asistanlık yaptırdı, suction'ı tutturdu falan.
Üçüncü randevuda, yani bugün saat 2'de gittik. Dedemin randevusu 3'te bitti ama ben 8'e kadar orada kaldım, Gizem ablanın peşinde dolaştım, yardım ettim falan. Gördüklerimi unutmadan yazayım istedim.
Üst çenesindeki tüm dişlerine protez yaptırmış bir hasta geldi, parçalı protez. Sol üst çenede lateralinden 1. büyük azısına kadar olan protezi, ortadan kırılmış. Onları çıkarıp yapıştırmak istedi Gizem abla, meğersem Zirkon tabanlı seramik protezler yapışmıyormuş, sonradan laboratuvara sorunca öğrendik, en baştan yapılacakmış. Burada ilk kez hastadan ölçü almayı gördüm. Fantom (aşağıda, sağda) dediğin sesi sedası çıkmıyor tabi, hastanın üst çenesine ölçü kaşığını koyduğunda öğürmeye, öksürmeye falan başlıyor. Kusacak diye uzak durdum ben de, neyse ki bir şey olmadı.

Bu hastanın işi yaklaşık 3 saat sürdü. Tabi ona ayrılan vakit normalde sadece 1 saat olduğu için gelen diğer hastalar başka kliniklere alındı. Bir ara tam 3 hasta arası koşturup durduk 4 katlı klinikte. 2.kattaki bir hastaya "siz 15 dk dinlenin, hemen geliyorum" deyip 4.kata, oradan 1.kata koşturma şeklinde geçiyor oradaki diş hekimlerinin hayatı.
Bugün ilk kez diş çekimi gördüm aynı zamanda. 12 yaşındaki hasta, geçen muayenede koltuğa oturur oturmaz korkudan bayılmış. Bu sefer yiğitliğine zeval gelmesini istemeyen delikanlı belli etmek istemese de, yan yan iğneye bakıyordu tabi. Neyse bayılmadan iğnesi yapıldı. Uyuşması için beklenecek sürede sırada bekleyen diğer hastaya koştuk. Bir ara uyuşmuş mu diye bakmak için yanına gittim, çocuğun annesiyle ablası da aşağı inmişler, tek başına kalmış, biraz konuştum onunla rahatlasın diye TV falan açtım, biraz büyük, çizgi film izler mi izlemez mi diye düşündüm, sonunda Arka Sokaklar'da karar kıldım.
Doktoru geldiğinde garibim biraz korktu, ben annesi gelmeden başlamayacağımızı söyledikten sonra "olsun ya başlayalım" dedi, korkak gibi görünmemek için. Diş de öyle bir diş ki, kronu yok, sadece 2 tane kökü kalmış bir büyük azı. Biraz kökleri yerinden oynatırken, annesi geldi. Annenin bu gibi durumlarda, o yaşta bir çocuk için çok önemliymiş bunu anladım. Çünkü sürekli "Tamam oğlum bak bitti" falan diyordu.
Neyse, günün sonlarına yaklaşırken ben de koşturmaktan bitmiş durumdaydım. Gizem abla ilk günden bu kadar yorulmamamı söyledi, oturdum bi meyve suyu takviyesiyle kendime geldim. Sonra da saat 7'deki hastayı bitiremeden babam geldi, ben de taksiyle dönmeye hiç katlanamayacağım için bu teklifi reddedemedim.
Eve geldim, yemek banyodan sonra bilgisayara oturdum, bir hevesle yaptıklarımı MSN'de ilk gördüğüm okul arkadaşıma anlatayım istedim, karşıma Aytaç çıktı. Çıkmaz olaydı, anlattığımda verdiği tepki "neden ki?" oldu. Ben de buraya yazayım dedim.

İşte bugün yorucu ama çok yararlı bir gün oldu benim için. Aa bir de bugün kliniğe Kenan Işık (yukarıda, sağda) geldi. Adam ünlü ya, işleri vardır diye düşündüm, ama 2-3 saat kaldı, çay kahve falan içti. Bugün "gördüğüm ünlüler listesi"ne birini daha ekledim yani. Evet, şimdi yatıyorum. Görüşmek üzere.
16 Ocak 2010 Cumartesi
Yalan Dolan
Diş Hekimliği Bölümü'nün 1. sınıf 1. dönemi bitti. Ve benim bu 5 ayda bu bölümde öğrendiklerim arasında işime en çok yarayan şey, düzenbazlık oldu.
1. sınıfın ilk döneminde, liseden de bildiğiniz, tanıdık dersler var; Tarih, Türkçe, Fizik, Bilgisayar gibi. Biyoistatistik, Koruyucu Hekimlik gibi "doktor dersleri" ve bir de Diş Morfolojisi ve Manipülasyon var, ki bu dersin ilk bölümünde dişlerin sağını solunu öğreniyor, ikinci bölümünde ise el becerinizi geliştiriyorsunuz. Morfoloji&Manipülasyon dersleri Pazartesi önce 2 saat teorik, sonra 5-6 saat laboratuvar, yani "preklinik"te veriliyor.
İlk hafta, bize beyaz alçıdan küp yaptırdılar. Hayır, kalıba falan dökmedik, elimizde alçı bıçağı ve spatulaya benzer bol kaşığı ile alçıya şekil vererek 3x3x3 cm'lik bir küp yapmaya çalıştık. Sonra eve de ödev verdiler, bir tane küp. Küp için o kadar çok uğraştım ki, 1 kilo alçı boşa gitti. Sonunda da eğri büğrü bir şey çıktı ortaya. Sordum diğer arkadaşlarım evde sabundan kalıp yapmışlar, alçıyı içine döküp kurumasını beklemişler ve benimkinden çok daha mükemmel ve zahmetsiz olmuş. Tabi aldıkları puan da benden yüksekti.
Sonraki hafta, bize beyaz alçıdan serbest çalışma ödevi verdiler. Evdeki plastik oyuncaklara, kurabiye kalıplarına falan dökmeyi üçkağıtçılık olarak düşünüp, ellerimle bir yatak yaptım alçıdan, ki ne olduğunu görenler anlamadı, aldığım puan ise 40'tı. Sınıfta benim kadar düşük puan alan azdır o ödevden. Çünkü herkes her kolu eşit mükemmel yıldızlara, evlere sahipti ve "bunu kalıpla mı yaptın?" sorusunu sana karşı "evet", asistana karşı "hayır" diye cevaplıyorlardı.
Yani sonuçta anladım ki, benim dürüstlük olarak nitelendirdiğim şey meğer enayilikmiş. Bundan sonraki ödevlerimde ben de kalıp kullandım, ben de kırılan bir şeyi baştan yapmak yerine japon yapıştırıcısıyla yapıştırdım. Anladım ki eğer böyle yapmazsanız, bu bölüm bitmez. Ayrıca asistanlarla iyi geçinmeniz, onlar ne derse, "tamam hemen yapıyorum" demeniz gerekiyor ki, saçma sapan bir sebepten dolayı sizi küçük düşürmeye çalışmasınlar. Bu işler böyle.
3 Aralık 2009 Perşembe
Gurbet ellere gitmek isteyen diş hekimi adaylarına
Bir başka icraatim de şu siteyi bulmak oldu. Başlık ilgimi çekti çünkü ABD'deki bir sürü diş hekimliği fakültesinin bir sürü özelliği yazıyor. UCLA, Harvard deyip yanılmayın, onlar da insan, onlar da notları fotokopi çekiyorlarmış, hasta yarışına giriyorlarmış. Bir de 2.sınıftan itibaren yaz tatilleri çok az oluyormuş galiba. E bizde en azından 4.sınıfta oluyor öyle şeyler, ya da 3.
Bir de Vagan diye 2.sınıf bir Amerikalı diş hekimliği öğrencisinin blogunu buldum. O da burada. Blogunun adresi Manic Molar*, şahsen bende "İngilizce espriyi anladığını belli etmemek için komik olmasa da gülen insan"da yarattığı duygunun aynısını yarattı, beğendim o yüzden, "molar ne demek biliyorum" hesabı.
*Kimyadaki molar zannetmeyin, büyük azı dişi.
Bir şey daha öğrendim ki, benden yurtdışında çalışmak isteyen diş hekimi adaylarına gelsin: ABD bizim mezun olduğumuz okulu okuldan saymıyormuş. Bazı eyaletlerde Dental Assistant olarak çalışabiliyormuşsun sadece. Yani yardımcı. Orada 6 aylık 1 senelik kurslara katılıp sertifika alman gerekliymiş diş hekimliği için. Tabi bir de çalışma izni falan var, zor iş. Neyse zaten ülkemizde de yeterince DMFT (çürük çarık bozuk kopuk diş / decayed, missing, filled teeth) var, aç değiliz açıkta değiliz şükür. Bugünlük bu kadar. 3 Aralık Engelliler Günü'nüz kutlu olsun.
İzleyiciler
Etiketler
- cambridge (8)
- diş hekimliği (8)
- amerika günlüğü (5)
- fotoğraf (2)
- klinik (2)
- photoshop (2)
- Meram Ekspresi (1)
- akinator (1)
- facebook (1)
- film önerisi (1)
- foursquare (1)
- guitar hero (1)
- her şeyi bilen kadın (1)
- jinni (1)
- kilo verme (1)
- kongre (1)
- manipülasyon (1)
- morfoloji (1)
- msn (1)
- muayene (1)
- tahmin oyunu (1)
- tercih gencer diş kliniği (1)
Ben
- jules
- Görkem, 20, İstanbul Diş Hekimliği Fakültesi öğrencisi. Yazıyorum, çiziyorum, çeviriyorum, eskiden çalıyordum artık unuttum galiba. Bu blog biraz günlük, biraz hikaye gibi. Yazdıklarımın hepsi gerçek. Ayrıntıları severim, belki o yüzden yazılar uzun ama okumaya başladınız mı bitirmesi kolay bence. Blogu Kasım 2009'da açtım, umarım daha uzun bir süre devam eder.
Kaç kişi bakmış?
En Çok Okunan Yazılar
-
O Cumartesi günü, Taksim'den iki katlı ekspres otobüse ilk duraktan binmeme rağmen ayakta kalmıştım. Aslında ayakta gitmiyordum, sadece ...
-
Ben diş hekimi olma hayaliyle büyümedim. Tercih dönemine dek, aklımdan bile geçmemişti. Endüstri mühendisi olmak isteyen binlerce yaşıtımdan...
-
Evet sevgili diş kardeşlerim, yaz için okul arama çalışmalarıma başladım. Dedim ki dil okuluna gitmeyeyim, diş okuluna gideyim, hem dilime h...
-
Merhaba. Bloguma bir özellik ekledim geçenlerde, gelen gidenin istatiğini tutsun diye. Esas amacım günde kaç kişinin gelip gittiğini öğrenme...
-
Geçen haftasonu Türkiye'den çok yakın arkadaşım Naz -o da Londra'da bir dil okulunda- bizim eve kalmaya geldi. Cumartesi günü 4 kız ...
-
Diş Hekimliği Bölümü'nün 1. sınıf 1. dönemi bitti. Ve benim bu 5 ayda bu bölümde öğrendiklerim arasında işime en çok yarayan şey, düzenb...
-
Gözümü açtığımda saat 07.14'tü. Tatil başladığından beri 3.30'dan önce yatmayan ben, önceki gece 1.30 sularında yatağa girerek gözle...
-
Merhaba! Bugünlerde beni bir oje merakı aldı ki sormayın gitsin. Eskiden sahip olduğum yaklaşık 10 tane ojenin hepsi koyu lacivert, siyah, k...
-
Geçen haftasonu ev arkadaşım, hatta buradaki en iyi yabancı arkadaşım gitti. Şu an o evde iki tane pis kızla beraberim. İngiltere'de, Tü...
-
Babaannemin evinde maaile toplanmışız. Küçükler yere, büyükler koltuklara, ergenler ise sandalyelere oturmuş, çıt çıkarmadan pür dikkat ekra...


