amerika günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2012 Pazartesi

Californication -5-: Universal Studios, Bölüm 2

Bu kış gününde içinizi mi ısıtıyor, yoksa bana sinir mi oluyorsunuz bilmiyorum ama ben yazarken o günü tekrar yaşıyorum ve çok eğleniyorum, farkındaysanız uzattıkça da uzatıyorum, bu gidişle 3'e bölmem gerekecek. İşte Universal Studios eğlence parkının devamı. Yazının ilk kısmını okumak isteyenler bu linke tıklayabilirler.


Metro istasyonundan sonra Stüdyo Tur'una kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sırada izleyen izlemeyen herkesin bildiği, denizde "dipten yüzüp birini korkutmaya çalışmak" adlı şakada adı en çok zikredilen kahraman var, Jaws(1975). Jaws'ın dehşet saçtığı tatil yöresi "Amity Island"a çekiyor şoförümüz. Filmin yönetmeni Steven Spielberg, Universal Studios için çok önemli. Stüdyo turunda sayısız kez ismini duyuyoruz. Şirketin birçok başarılı yapımında yönetmen koltuğunda o oturuyor. Onun adını taşıyan sokaklar, onun filmlerinden atraksiyonlar var.



Buradan geçerken muavin bir şeyler anlatıyormuş gibi yapıyor. Sonra gölün ortasındaki dalgıcı ve köpek balığının ona doğru yaklaştığını fark ediyoruz. Muavin ise güya onu uyarmaya çalışıyor. Dalgıç onu duymuyor tabi ve beklenen son geliyor, köpekbalığı adamı kaptığı gibi indiriyor, dalgıç batıyor, su yüzeyinde kırmızı kan görüyoruz. Sizin için videosunu buldum (burada) ve gayet kötü bir oyunculuk sergileyen, günde otuz kırk kez tekrarladığı küçük piyesini oldukça başarısız bir biçimde oynayan ve arkadaşı Jaws'a yem olduktan sonra bile neşesinden bir şey kaybetmeyen muavin kadını görebilirsiniz. Bu Oscarlık oyunculuk burada bitmiyor. Kadın "sıkı tutunun, Jaws'ın nerde olduğunu göremiyorum" gibi birşeyler diyor ve evet, aklımıza gelen oluyor, Jaws bize su sıçrata sıçrata burnumuzun dibine kadar geliyor. (videoda bu kısım da var) Filmi çekerken bu Jaws maketinin bir benzerini kullanmışlar. "Neyse ki" bu badireyi de atlatıyor ve yolumuza devam ediyoruz.


Sırada Wisteria Lane var. Dizinin fanatikleri zaten bu sarı evi görünce anlamıştır neresi olduğunu, ben izlemediğim için internetten baktım, burası Eva Longoria'nın eviymiş. Elbette bahsettiğim dizi de Desperate Housewives. Dizideki sokak burada aynen var, evler de gerçek, kimilerinin içini çekim için kulanıyorlarmış. Diziyi pek bilmediğimden burasıyla ilgili söyleyecek çok şeyim yok, sadece evlerin hepsi çok güzel, bahçelerdeki çiçekler harika, ideal bir Amerikan mahallesi yaratılmış yani. Ben en iyisi bir iki kare daha koyup yoluma devam edeyim.





Buradan sonra turumuza devam ederken How the Grinch Stole Christmas'ın setini gördük. Grinch'i bilenler bilir, Jim Carrey'nin yeşil kürklü, korkunç uzun parmaklı Grinch'i canlandırdığı pek çocuk filmi gibi olmayan ve konusundan hiçbir şey hatırlamadığım ama şekerden evleri, Christmas süslemeleriyle aklımda yer etmiş bir film bu. Evler yerinde duruyor, ama kar olmayınca, ışıkları yanmayınca ve içinde fare burunlu küçük insanlar olmadıkça neyleyim ben böyle kasabayı.

Resimde de görebileceğiniz gibi, işçiler dekorlar üzerinde çalışıyorlar, muhtemelen Grinchmas'a hazırlanıyorlardır. Zira her sene Noel zamanında burası böyle terk edilmiş olmuyormuş. Karla kaplı Whoville'de, temaya uygun oyuncular dans edip şarkı söylüyerek kutlama yapıyorlar. Ah, orada olup her ay oraya gitmeyi ne kadar isterdim. (bu arada bir günlük bileti çok az
bir fark verip bir yıllık bilet haline getirebiliyorsunuz)

Bu arada filmde oynayan küçük kızı hatırladınız mı? Sarışın, şirin, minik burunlu hani? İşte o kız büyüyünce Taylor Momsen olmuş. Götik queen Taylor 93 doğumluymuş, böyle ergen triplerini çoktan aşmış olması gerekirdi ama biraz geriden geliyor demek ki.



Bundan sonraki durak Psycho (1960)'nun seti. Ben izlemedim, ama o meşhur duşta bıçaklama sahnesi muhtemelen o dönemde insanların duşa girerken perdeyi açık bırakmalarına ve banyonun sırılsıklam olmasına sebep olmuştur. İlk olarak Bates Motel'i görüyoruz. En soldaki camda katil Normal Bates'i görebilirsiniz.





Gördüğünüz gibi motelin hemen arkasında Grinch var. Biraz daha ileride Dünya Savaşları ve Göl Evi. İşte filmler böyle iç içe yerlerde, hatta bazen aynı alanları kullanarak çekiliyor. Biz her bir filmde ayrı dünyalara konuk oluyoruz, bazılarına gerçekten inanıyoruz, karakterleri kendimizle özdeşleştiriyoruz ama gerçekte onların çoğu aynı yeri, bu stüdyoları kullanıyor. Bu tıpkı sizi hikayesiyle ağlatan bir filmde izlediğiniz birbirine çok aşık çifti oynayanların gerçek hayatta sevgili olmadıklarını öğrenmek gibi bir şey, hayal kırıklığı.






Yola devam edince bu sever Sayko'nun evine geliyoruz. Otobüs evin önünden geçerken birden kapıda Norman beliriyor. Yani ona çok benzeyen başka bir aktör. Elinde de bıçak var. Bıçağını kaldırarak üzerimize doğru koşmaya başlıyor...şoför gaza basıp bizi "kurtarıyor". Dikkat ettiyseniz bu, o günkü ikinci kurtuluşumuz. Zaten gün boyunca kendimizi bir filmin içinde hissetmemiz için ellerinden geleni yapmışlar. Uykuya dalarken bile kulağımızda "dı dı dıııın dıın d dı dı dı dıın" diye Universal'ın giriş müziği çalıyordu.





Sırada War of the Worlds (Dünya Savaşları) var. Başrolünde Tom Cruise'nin oynadığı bu filmin yönetmeni Steven Spielberg. Bu seti kendi tasarlamış ve adeta ona bir saygı duruşu olarak filmin çekildiği 2005 yılından beri orada duruyor. Muavinimiz o seti tanıtırken özellikle "Steven Spielberg'ün tasarımı" olduğunu belirtiliyor. Sağdaki resimde gördüğünüz parçalanmış uçak gerçek bir yolcu uçağı. Ne yazık ki gerçekten kaza yapmış ve bu hale gelmiş.






Bir sonraki filmimiz ise The Lake House (Göl Evi). Sandra Bullock ve Keanu Reeves'in felaket öpüşme sahnesiyle aklımda yer etmiş bu filmin setinde göl möl yok, yalnızca bu yeşil pencereli ev var. Gölü nasıl mı yapmışlar? Tabi ki aşağıda gördüğünüz her okyanus, göl, nehir lazım olduğunda kullandıkları mavi perdeli set ile.


Denizde çekim yapılması gereken sahnelerde ekip bu setten yararlanıyor. Aklınıza gelebilecek bir çok film burada çekilmiş, Jaws, Evan Almighty gibi. Tabi buralarda gezerken her sette o filmden görüntüler, filmin müzikleri otobüsteki ekranlarda dönüyor ki daha gerçekçi olsun.


Stüdyo turumuz burada bitiyor, ancak Universal Studios'un daha yarısını bile gezmedik. Diğer gördüklerimi (Özel Efektler, Jurassic Park turu, Hayvan Aktörler, Terminatör 3D ve daha bir sürü şey..) bir sonraki yazıda, yine 1-2 gün içinde anlatacağım. O zamana kadar kendinize iyi bakın, görüşmek üzere.

29 Ocak 2012 Pazar

Californication -4-: Universal Studios

Bu videoda duyduğumuz müzik, uzaydan çekilen bu dünya fotoğrafı hepimize bir şeyler anımsattı değil mi? Belki Jurassic Park, belki Back to the Future, belki Fast and the Furious. İzlediğimiz bir çok filmin, dizinin çekildiği Universal Studios'un kocaman bir alana kurulmuş onlarca stüdyodan oluşan bir yer olduğunu biliyor muydunuz? Oraya gitmeden önce ben de bilmiyordum, ancak orada gördüklerim, öğrendiklerim o kadar güzeldi ki, mutlaka bloga yazmalıydım. Aylar geldi geçti, ben yazmaz oldum; ama Ağustos ayında gittiğimiz Amerika seyahatinin 4. yazısı, geçen gün orada çekildiğine şahit olduğumuz Dream House filmini izleyince tekrar aklıma düştü. Hatta bu yazıyı yazarken o günü bir daha yaşadım ve bunun hayatımdaki en ilginç, en eğlenceli, en gerçek dışı gün olduğuna karar verdim. Sizin de gitmiş kadar olmanız için bol fotoğraflı, videolu bir yazı hazırladım. Bu gazla seyahat yazılarımın devamını da getirmeyi umuyorum bir an önce, buyurun:



Sinema dünyasının merkezi Los Angeles'taki 3. günümüzde, şehrin en önemli özelliğinin hakkını verelim dedik ve bildiğimiz bir çok filmin çekildiği Universal Studios'a gitmeye karar verdik. Biletlerin kişi başı tahminen 60$ olacağını söylediğimde babam "Oha!" dedi. Oraya vardığımızda önce otoparka verdiğimiz 20 dolar, sonra da giriş için vereceğimiz kişi başı 77 dolarla gözlerimiz açıldı. Bir de yiyecekli bilet seçeneği vardı, biraz daha fazla ödeyip içeride sınırsız yemek yiyebiliyordunuz - tabi 1 kişilik -. Bizim Türk aklımız hemen fitne fesadı düşünüp "Her aileden 1 kişiye yemekli bilet alalım, gider gelir alırız hepimizin yemeği bedavaya gelir"e çalıştıysa da, babam "Bırak kızım o kadar para için bu keferelerin hakkını mı yiyeceğiz" diyerek öğle yemeğinin parasını çatır çutur ödedi, tabi içeride her şey oldukça tuzluydu. Ancak içeri girer girmez gördüklerimiz bize verdiğimiz paraların hepsini unutturdu. Her tarafta bakacak bir şey, her yerde bir hareket vardı.


Theme park'ları çocuklara göre olduğunu düşünebilirsiniz, ancak alakası yok. Disneyland'da bile bir yetişkin hiç sıkılmadan tüm gününü geçirebilir diye duymuştum gidenlerden, hele ki burası her yaşta insanın ağzını açık bırakacak bir yer. Zaten girişinde bile nasıl bir yere geldiğinizin
farkına varıyorsunuz, sizi kırmızı halıyla karşılıyorlar.



Biletlerimizi aldıktan sonra kapıdan geçtiğimizde bizi karşılayan görevli kısaca harita üzerinde parkı tanıtıyor. Önce stüdyo turuna gitmemiz gerektiğini, çünkü orada çok sıra olacağını söylüyor. Bunun üzerine ben elimde harita, hızlı hızlı hedefe yürümeye başlıyorum. Ama bizimkiler sağda solda durup durup fotoğraf çektiriyor. "Dönüşte çektirirsiniiiz" diye diye zar zor sıraya götürüyorum. Ama ne sıra. Yılan gibi kıvrılan 20-30 tane sıraya dizilmiş yüzlerce insan bekliyor. Neyse, yaklaşık 45 dk boyunca sağımızdakileri, solumuzdakileri inceledikten, araya kaynayan bir adama azarı kaydıktan sonra 4 vagonlu, yanları açık bir otobüse biniyoruz. Klasik Amerikan esprili konuşmasını ezberleyen ve günde onlarca kez tekrarladığı belli olan muavinimiz Matthew ile tura başlıyoruz.


Sağda solda bir sürü kocaman stüdyo binası görüyoruz. Hepsinin üzerinde orada çekilen filmin afişi var. O sırada yakın zamanda vizyona girmiş/girecek olan "One Day", "The Thing" ve
"Dream House" çekiliyordu.

Bu stüdyoların içini de gezmek istiyorsanız, yaklaşık 250 dolar verip VIP Pass almanız gerekiyor, ki biz bunu yapmadık tabi. Dizilerden CSI, Bones, Ghost Whisperer orada çekiliyormuş. Hatta Geleceğe Dönüş'teki şu en son geleceğe gitmek için kullandıkları saat kulesi var ya, işte onun olduğu meydan Ghost Whisperer'daki meydanla - izlemediğim için bilmiyorum - aynıymış. Tabi bunları anlatırken ekranlarda filmlerden kareleri de veriyorlar.



Stüdyoları gezdikten sonra, bir şehrin içine giriyoruz. Burası evleriyle, işyerleriyle, arabalarıyla tam bir şehir. İki üst resimde arka plandaki binalardan da anlayabileceğiniz gibi, önden gayet normal görünen, ancak yandan bakınca kısacık bir ene sahip olan binaları var. Hatta aşağıdaki resimden görebileceğiniz gibi yakından çizim olduğu belli olan ancak uzaklaşınca 3 boyutlu görüntü veren binalar bunlar. Evet resimdeki iki bina da aynı, ikinci resmin sağ alt köşesinden çıkan kırmızı kaput birinci resimdeki jipe ait. Arabalar gerçek, çekilen sahneye göre yerleri değiştiriliyor / kullanılıyor.


Matthew How I Met Your Mother'ın orada çekildiğini söylediğinde çok heyecanlanıyorum, ancak bizi onların kafesinin olduğu yere götürmüyor, malum "VIP" değiliz. Aa, bir dakika internette bunu biraz araştırdım ve karakterlerin beşinin de farklı farklı yolları deneyerek restorana ulaşmaya çalıştıkları sahnelerin tam da buralarda çekildiğini gördüm. Hatta dikkat ederseniz Ted'in koştuğu sahnede hemen yukarıdaki sarı binayı görebilirsiniz. Hatta Lily videoda benim bahsettiğim Back to the Future setini söylüyor. 2:43 dakikalık videonun linki bu

Açık alan stüdyolarını gezmeyi bitirdiğimizde, sıra Peter Jackson'ın yarattığı, dünyanın en büyük 3D deneyimi olan King Kong 3D gösterisine geliyor. Karanlık bir tünelin içine giriyoruz ve Matthew'un uyarısıyla önceden dağıtılan gözlüklerimizi takıyoruz. Birden sağımızda ve solumuzda, hatta önümüzde ve arkamızdaki panaromik perde açılıyor ve biz bir ormanın içine düşüyoruz. Birkaç dinozor tam karşımızda bize bakıyor. Birkaç saniye sonra devasa T-Rex geliyor. Sonra da ondan aşağı kalır yanı olmayan King Kong. İkisi dövüşmeye başlıyorlar, üzerimizden atlıyorlar, bu sırada bizim otobüs de beşik gibi sallanıyor. Bir ara T-Rex salyalarını akıta akıta üzerimizden atlıyor. O sırada yüzümde bir ıslaklık hissediyorum "Ulan?!" diye elimi yanağıma götürdüğümde sıvının müköz değil, su olduğunu anlayınca rahatlıyorum. Bunların ikisi itişip kakışırken sonunda olan bize oluyor ve otobüsümüz bir uçurumdan aşağı yuvarlanıyor. Çığlık kıyamet, yolcular da iyice havaya girmiş. Ben de normalde böyle şeylerden utanırım ama herkes çığlık atınca ben de bir kaç "aa, uu" yapmış olabilirim. Yahu ben anlatmayayım, anlatmakla olmaz, siz en iyisi şuradaki videoyu izleyin de bu gösteriyi kendi gözlerinizle görün. Link burada

Otobüsümüz kendini zar zor dışarı attıktan sonra, o güne kadar Universal'da çekilen önemli filmlerden aklımızda kalan arabaların olduğu bölüme geliyoruz. Aşağıda fotoğraflarını göreceksiniz zaten.


Bu da bittikten sonra, sıra arabaların uçup kaçtığı, patladığı sahnelerin nasıl çekildiğine geliyor. Elbette ilk akla gelen film Fast and the Furious (Hızlı ve Öfkeli) oluyor. Zaten arabalar da bu filmde kullanılan iki Volkswagen. Stüdyo turunda kendinizi olayın içinde hissedebilmeniz için alev, su gibi hissedebileceğimiz şeyleri çok kullanmışlar. Burada da bir sürü patlama oluyor, alevlerin sıcaklığı yüzümüzü yalıyor. Arabaların nasıl uçtuğuna şahit oluyoruz. Altlarındaki bir kol onları istenilen yöne hareket ettiriyor. Gösterinin sonunda müzik eşliğinde ufak da bir senkronize dans şovu gerçekleştirerek bizi gülümsetiyorlar.


Sıradaki durağımız eski bir Meksika mahallesi. Buradan küçük evleri, meşhur iki kapılı barları izleyerek geçerken otobüsümüz duruyor. Birden yağmur yağmaya başlıyor ve bir de bakıyorum önümüzdeki kupkuru yokuştan bir sel dalgası geliyor! Adamlar bir dakika içinde yağmur yağdırıp, sel bastırıp ortalığı eski haline döndürüyor, biz de ağzımız açık bir şekilde yolculuğumuza devam ediyoruz.



Bir Western mahallesine giriyoruz. Vahşi Batı'daki evler küçük, niçin böyle olduğunu Matthew bize açıklıyor; kovboyların daha büyük görünmesi içinmiş. Daha sonra o sırada çekilen Microsoft reklamına rastlıyoruz. Bu iki deveyi sonra bir yerlerde görürseniz, beni hatırlarsınız.


Sıra geliyor Earthquake filmine. Earthquake (Deprem) 1975 yılında çekilmiş bir film. Üzerinden 30 sene geçmiş olsa da, kullanılan teknoloji aynı ve biz bu teknolojiyi test etmek üzereyiz. Otobüsümüz bir metro istasyonuna giriyor ve duruyor. Birden yer sallanmaya başlıyor, ışıklar kesiliyor. Yaklaşık 7 büyüklüğünde (sismograf mıyım neyim, nerden biliyorsam) yapay bir deprem yaratıyorlar. İlk başta sadece sallanıyo
rken biraz sonra işler çirkinleşmeye başlıyor. Elektrik trafosundan kıvılcımlar çıkıyor, her yeri su basıyor, yan raydaki tren bizim otobüse çarpıyor (gerçekten savruluyoruz) ve tavan çöküp içeri bir tanker düşüyor! Bu kadarı bize yeter diyerek tekrar gün ışığına çıkıyoruz.



Yazı yeterince uzun oldu, ama daha anlatacak çok şey var. Stüdyo turunun geri kalanını (Jaws, Umutsuz Ev Kadınları, Grinch, Psycho, The Lake House, War of the Worlds) ve Universal Studios'ta geçirdiğimiz günü bir sonraki yazıda, bir iki gün içinde yayınlayacağım. Stay tuned, görüşmek üzere.

Not: Daha önceki Amerika yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz

24 Eylül 2011 Cumartesi

Californication -3-: Los Angeles

Yeni bir ülkeye gittiğim zaman toprağa bastığım ilk adımı kendi kendime çok önemserim. Sağ ayakla basarım mutlaka, havayı içime çekerim, etrafa (apronda da ne olacaksa) bakınırım, böyle saçma sapan triplere girerim. Amerika uçağından inerken o kadar uzun süredir gün yüzü görmemiştim ki, ışığa ve bacaklarımı istediğim gibi hareket ettirme özgürlüğüne kavuştuğum için bu ritüelimi atladım. Terminale vardığımızda gördüğümüz uzun pasaport kontrol sırası bizi o günün geri kalanı için kurduğumuz gezme hayallerine veda ettik. Sıranın en arkasına geçip kaderimize razı olmuşken babamla ben daha kısa görünen ama aslında "kaynak" olan bi sıraya geçtik. Annem, teyzem, eniştem ve kızlar arkada kaldı.


Beklerken önümüzdeki onlarca Çinli'nin sırayla bankoya gitmesine ve doldurduğumuz formlarla ilgili mutlaka ama mutlaka bir hata yaptığı için görevli tarafından uyarılmasına ve 1 dk.lık işin 10 dk'ya uzamasına şahit olduk. İstisnasız hepsinde olur mu ya? Oldu. Biz de bekledik. Sıra babamla bana gelince, babamın beni arkadan dürtüklemeleriyle, itmeleriyle pasaport memurunun yanına gittim ve en ince sesimle karşımda duran ve bana bir sinek kadar bile değer vermediği yüzünden okunan adama "ii şiy binim annimler arkada kaldı da gilsiler olur mu ıcıba?"dedim. Adam kafasını 30 sn sonra kaldırdı. "Nasıl oldu da ayrı düştünüz?" dedi. Ama öyle bir bakıyor ki, ben bütün İngilizceyi, hatta düşünmeyi unuttum. Böyle bir 5 sn hiçbir şey demeden bön bön adamın yüzüne baktım. Malum, gümrüklerde eğer memur istemezse seni ülkeye sokmayabiliyor, o yüzden her pasaport kontrolünde sanki bir şeyi yanlış yapmışsın gibi bir hisse kapılıyor insan. Sonunda toparlandım ve "Çok kalabalıktı nasıl oldu anlamadık.." gibi bir şeyler geveledim. "Çağır gelsinler" dedi. Artist sanki Obama ya. Türkiye'de böyle pahalı mağazalardaki satış elemanlarının bir tribi olur ya, sanki mağaza sahibi oymuş gibi. Halbuki oradaki 1 çift ayakkabı onun 1 aylık maaşıdır, aynı öyle.



Neyse hiçbir sorun çıkmadan herkes kontrolden geçince araba kiralamaya gittik. Yüzlerce araba denedikten, hepsiyle bir tur attıktan sonra çok büyük olduğu için Dodge'u eledik ve biri beyaz biri siyah birbirinin aynısı iki Cherokee kiraladık ve otelimize doğru yola koyulduk (navigasyon yardımıyla tabi). Otel havaalanına yakın bir yerdeydi. İlerledikçe buraların tam bir Latin mahallesi olduğunun farkına vardık. Zaten kaldığımız süre boyunca yemek yediğimiz, alışveriş yaptığımız yerlerde çalışanların çoğu Latin'di. Amerika ucuz iş gücünden yararlanmak için boşuna Meksikalılar'ın göçüne göz yummuyor.

Otele vardığımızda bütün yolculuk boyunca dikkatimi çekecek olan, hatta bazen sinir olacağım bir gerçekle karşılaştık, tüm çalışanlar size "you guys" diyor. "You guys can have your breakfast at 7 to 10 pm" "You guys can wait here while I bla bla" "You guys want me to make it a combo?" diye diye bizi böyle sanki askerlik arkadaşları, kapı komşuları yerine koydular. Bizde "siz" denir ya tanımadığın kişilere, efendim denir, hanımefendi falan denir. İngiltere'de de "sir" deniyor, "miss" deniyor. Ama burada 20 yaşındaki tezgahtar kalkmış 60 yaşındaki çifte "you guys" diyor. Ama onun dışında mağazalardaki organizasyon ve çalışanlara verilen eğitim süper, onu da anlatacağım. Neyse, otele eşyalarımızı bıraktık ve arabaya atlayıp şehir merkezine doğru yola koyulduk.

O gün Cumartesi olduğundan, e havanın da hafif kararmaya başlamasıyla Walk of Fame denen, Kodak Theatre'ın falan da olduğu yol hareketlenmeye başlamıştı. Biz gittiğimizde Amishler gibi giyinen ancak öyle olmadıklarını iddia eden bir grup ilahiler söylüyordu. Dağıttıkları broşürlerden aldığımda annem sanki o an onları bırakıp üzerime o bir örnek siyah elbiselerden giyip saçlarımı örecek ve onlara katılacakmışım gibi "bırak o elindekini bırak bırak" diye söylenmeye başladı.


Onlardan başka, Cindrella'dan tutun Iron Man'e kadar onlarca karakter fotoğraf çektirmeniz için ortalıkta dolaşıyordu. Uykudan ayakta zor durduğum için bunlara fazla dikkat edemedim. Neyse hemen yemeğimizi yedikten sonra otele gittik, valla uzun süredir bu kadar güzel bir uyku çekmemiştim.












Ertesi gün Universal Studios'a gittik, ki bundan sonraki postta bir tek onu anlatacağım.Ondan sonraki 5 gün boyunca Las Vegas ve San Francisco'yu gezdikten sonra bir kez daha döndük Los Angeles'a. Bu sefer de aynı cadde üzerindeki Graumann's Chinese Theatre'a uğradık. Bu binanın bahçesinde tanıdığımız bir sürü film yıldızının el ve ayak izleri vardı. Etraftaki dükkanlarda ise yerdeki ayak izlerinin haritası vardı. Tabi ki o saçma şeye para vermek yerine şöyle bir bakıyor gibi yapıp Marilyn Monroe, Frank Sinatra gibi isimlerin yerlerini ezberledim ve yerine koydum. (yukarıdaki iki fotoğrafta Tom Hanks ve Marilyn Monroe -prefer blondes demiş- var, büyütüp bakabilirsiniz) Aynı yerde "ünlülerin evleri" haritası da vardı ancak babam "Biz ne gideceğiz ya, onlar gelsin" diyerek klasik bir baba tepkisi verdi ve Justin Timberlake'i, Angelina&Brad'in çocuklarını, kocasından boşanan Jennifer Lopez'i görme şansımı elimden aldı.

Aynı gün Kodak Theatre'ın içine girme fırsatımız oldu. Alt katta bulunan Hard Rock Cafe'den kendime bir tişört almadan geçmedim, ne de olsa yurt dışına çıkan her Türk gencinin yapmadığı takdirde oraya gitmiş sayılmayacağı bir eylemdi bu. Bir de Los Angeles'ın çok güzel bir alışveriş merkezi var, adı The Grove. Üstü açık bir yer ve sokak sokak düzenlenmiş. The Cheesecake Factory diye adının bile mükemmel bir lezzeti çağrıştırdığı cafe'de bir cheesecake yiyememiş olsam da bu açlığımı Apple Store'un sunduğu ürün yelpazesiyle doyurdum. Sokaklardan geçen tramvayı ve ışıklandırmalarının mükemmelliğiyle The Grove, hiç sıkılmadan gezebileceğiniz bir alışveriş merkezi. Türkiye'de her köşe başında açılan "AVM"lere bakınca içinizin acımasına sebep olacak türden bir yer.



Elbette oraya kadar gidip meşhur Hollywood tabelasında fotoğraf çekmeden olmazdı. Gerçi benim ısrarlarım olmasa bizimkiler onu da yapmayacaklardı sanırım. Yolculuk gününün sabahında oraya gitmeye karar verdik. Şimdi orada fotoğraf çekeceğiz tabi, öyle yolculukta giyeceğimiz kıyafetlerle olmaz diye düşündüm ve bir gün önce aldığım ve ince bir uzun kollu olduğunu sandığım yünlü kazağımı giydim. Arabayı park edene kadar her şey normaldi. Ancak klimayı kapatıp o arabadan indikten sonra esas çilem başladı. Çünkü tabelayla güzel bir fotoğraf çekmek için baya bir yokuş tırmanmak, toz toprakla bütünleşmek ve güneşe yaklaşmak gerekiyordu. Ancak diğerlerini ısrarla ben buraya kadar getirdiğim için şikayet etmeye hakkım yoktu; en önden çıkmaya başladım. Oraya çıktığımızda babamın makinesiyle yapacağımız bir moda çekiminin hayallerini kuran ben, babam oraya çıkana kadar sıcaktan kütlesinin yarısını kaybetmiş olduğundan 3 adet pozla yetinmek zorunda kaldım.



Los Angeles'tayken izlediğiniz tüm filmlerin çekildiği, dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin verildiği ve tüm o yıldızların yürüdüğü yerlerde bulunmak, Marilyn Monroe'nun ayağını koyduğu yere basmak, el izini kendinizinkiyle kıyaslamak (tabi ki elimi yerlere sürmedim, bunu yapmayacağımı beni tanıyan herkes zaten tahmin etmiştir) kimi zaman insana ilginç gelse de, Rodeo Drive, Beverly Hills gibi yerlerden uzaklaştıkça, zenci mahallelerini, eski arabaları gördükçe şehir normalleşmeye, o ulaşılmaz niteliğini yitirmeye başlıyor.

Yine de Los Angeles bence çok hareketli, aynı zamanda güzel, bir yanında Steven Spielberg'ün yıldızı, bir yanında sokakta uyuyan evsizleriyle içinde bir çok tezat barındıran ilginç bir şehir.

Bu arada biliyorum ki yazıları aksattım ama bu sefer İspanya yazıları gibi yapmayacağım, hepsini tek tek yazacağım. Ama bu sefer gecikmesinin bir bahanesi de var: okulum başladı ve bugün ilk hastama baktım. Tabi o da bir yazı olarak burada yerini alacak. Görüşürüz çocuklar, i luv you guys.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Californication -2- : Yolculuk


Uyandığımda tek düşündüğüm o gün dünyada belki de en çok gidilmek istenen ülkeye gidecek oluşum değil, karnımın açlığıydı. Önceki gece karnımın açlığını bastırmak için uygun bir şey bulamamış, çoğumuzun uyguladığı bir taktik olan ve Ramazan ayında ülkemizde tavan yapan"acıkınca uyuma"yı uygulamıştım. Uyandığımda tek derdim, bir şeyler yiyebilmekti. Ama annemin hiç kahvaltı hazırlayacakmış gibi bir durulu yoktu. "Ee, yemiyor muyuz?" dedim. "Yoo, orada yiyeceğiz." dedi.

Acıktığım ve bir şey yiyemediğim zamanlarda, vücudumun stoktan tükettiğini düşünüp duruyorum. Bir an önce yemezsem zayıflayacağıma inanıyor, üzülüyorum. ( ne yapayım kızlar 1.70cm/47kg). Kenan abim gelip bizi aldı, Cumartesi sabahı saat 9 olduğu için yollar açıktı, kısa sürede havaalanındaydık. Tatile birlikte gideceğimiz teyzem, eniştem ve bir diğer kuzenim Ece (maalesef abisi Batuhan'ın vizesi çıkmadığı için bizimle gelemedi) ile buluştuk. Check-in'leri hallettikten sonra kart sahiplerinin yararlandığı Lounge'lardan birine gittik ve karnımızı doyurduk.



Kısa süre sonra uçaktaydık. Daha önce hiç bu kadar uzak bir yere uçmamıştım. Bu kadar büyük bir uçakla da uçmamıştım. Koltukların arkasında ekran olan uçakla ise hiç uçmamıştım! Kardeşim Zeynep, Ece ve ben yanyana oturduk ve bize Survivor'daki ödül yemekleri gibi gelen, 14 saatimizi geçireceğimiz uçakta bize eşlik edecek bu ekranları incelemeye koyulduk. Müzik kısmında Adele'den The Beatles'a geniş bir yelpaze sunan uçak, Dizilerde HIMYM, Friends, House, hiç izlemesem de Gossip Girl gibi seçenekler sunuyor, filmlerde ise çeşitliliğiyle gözlerimi yaşartıyordu. Tek eksiği "Coming Soon" yazan Wifi özelliğiydi. Ha bir de unutmadan, tüm uçak yolculuklarındaki klasik harita görünümünün yanı sıra, öndeki ve alttaki kameralarıyla size kalkışta ve inişte mükemmel görüntü sağlıyordu.

14 saatlik yolculukta toplasan 2 saat uyudum. Bunun dışında 5 dizi, 2 film izledim. Kalkıp dolaştım, First Class'ta koltuklarını yatak yapmış uyuyan insanlara kıskanç bakışlar fırlattım. Kalktıktan birkaç saat sonra annemler "hadi tuvalet kirlenmeden girin" deyip duruyorlardı. Ama ben kaç kez girdiysem hiç pis görmedim. Hep mis bir koku karşılıyor beni, bir sürü peçete, kaliteli el sabunu, hatta elimi yıkadıktan sonra sürdüğüm el kremi bile vardı. Ben böyle canım sıkıldıkça tuvalete gidip kremleniyor, annemin laflarına da anlam veremiyorken anlaşıldı ki; ben business tuvaletine giriyormuşum paşalar gibi.

Gidişte Türkiye saatiyle sabah 11'de bindik, Los Angeles saatiyle 14'te indik. Yani teorikte 3 saat, pratikte 14 saat geçmişti. Önümüzde bizi bekleyen uzun bir pasaport kuyruğu (bi sonraki yazıda anlatacağım) ve araba kiralama vardı. Akşam olduğunda artık ayaklarımın altından yer kayıyor gibi olmaya başlayınca, jet-lag'in ne demek olduğunu öğrendim.


Bu arada uçak yemeklerine gelince, THY'den iyisini tanımam. Avrupa ve Amerika havayolları yanına bile yaklaşamıyor. Bize 2 öğün yemek verdiler, ikisi de birbirinden güzeldi. İç hatta da dış hatta da, Do&Co harikalar yaratıyor (hayır reklam için para almadım) hele dönüşte LA-Londra uçuşunda United Airlines'ın verdiği garip şeylerden sonra (kahvaltı için: ahududulu yoğurt, muz, kötü bir bisküvi ve kek) THY'nin Londra - İstanbul uçuşunda verdiği etli püreli zeytinyağlı fasulyeli yemek hayatımızın en güzel yemeği oldu. Zaten geçen sene de Londra-İstanbul uçuşumda (sanki pilot benim, "uçuşuM") 2 ay sonra yediğim ilk Türk yemeğinden sonra neredeyse ağlayacaktım.

Dönüş yolculuğumuz Los Angeles-Londra, Londra-İstanbul şeklinde aktarmalıydı. İlk kısmı United Airlineslaydı; yalnız bizim bilette yazan kişi başı 2 parça bagaj hakkı bu havayolunda tek parçaya indiriliyordu. Ama biz 2 bavul gidip 6şar bavulla dönen iki aile olarak bu kadar çok bagaj parası ödemek istemiyorduk. Bunun üzerine THY Los Angeles İstasyon Müdürü bize yardımcı oldu, bavullarımızı eve teslim etmek üzere aldı. Biz de elimizi kolumuzu sallayarak İstanbul'a kadar geldik.

Uçakta henüz gösterime girmeyen ve Ekim sonunda başlayacak Once Upon a Time ve Revenge dizilerinin ilk bölümü vardı. Yalnız bu bölümler sanırım bu uçaktan başka bi yerde yok.
Londra Heathrow Havaalanı'nda geçen seneki anılarım canlandı, Harrods'ta, W&H Smith'te vakit geçirdim. Poundlar ve pencelerle alışveriş yaptım. Oradayken hep yediğim hazır makarnalardan yedim. Hatta konuşurken aksanımı bile değiştirmişim, hala benimle dalga geçiyorlar.
Sonra da THY'nin o tanıdık uçağına binip güleryüzlü hostesler, Türkçe gazeteler eşliğinde İstanbul'a indik.

Bu sadece gidiş dönüş yolculuğunu anlatan bir yazıydı, devamı gelecek. Görüşürüz..

10 Eylül 2011 Cumartesi

Californication -1-


Merhaba. En son bayramda 10 günlük bir tatile çıkacağımı, dönünce her şeyi yazacağımı söylemiştim. Gün, o tatili yazıya dökme günü.

8 ay önce Pınar'da kaldığım bir gün annemlerin gece 12'de gelen telefonunu açarken biraz tedirgindim. Bu saatte neden arıyorlar, kötü bir şey mi oldu düşünceleri geçti hemen kafamdan. Neyse ki karşıdan gelen heyecanlı ses tonu beni rahatlattı. Sorduğu soru ise dumura uğrattı: "Yazın Amerika'ya gitmek ister misin?". Meğer annemler eniştemlere gitmiş ve tabi ki laptop'u önlerine açıp yeni bir seyahat planı yapmaya başlamış. Bu sefer plan büyüktü: Rüya ülke Amerika. Bu teklife tabi ki şaşırdığım gibi sevindim de, TC kimlik numaramı verdim ve biletler alındı.

O günden sonra daha çook var diyerek seyahati pek düşünmüyordum. Ancak yazın başından beri "nereyi gezeriz" planları, "buradan çok alışveriş yapmayayım orada nasıl olsa alacağım" düşünceleri oluşmaya başladı. Sonunda çok uzak görünen o gün geldi ve biz 27 Ağustos'ta 14 saat sürecek uçak yolculuğumuz için THY Los Angeles uçağında yerimizi aldık.

Yazının ismi Californication evet, genel olarak California (San Francisco ve Los Angeles) sınırları içindeydik. Ancak 1 günlüğüne Nevada'ya (Las Vegas'a) geçtik. Bi de bu yazı dizisini "1.gün, 2.gün" diye ayırmak yerine kategorilere bölmeyi tercih edeceğim. Çünkü başka birinin seyahatini gün gün okumak size ilgi çekici gelmeyebilir ama daha kısa, daha çok ve kategorize ederek yazarsam okuyucular için daha akıcı olur. Bu arada daha önce yazdığım İspanya yazıları için buraya, İngiltere yazılarım içinse buraya tıklayabilirsiniz.


Hadi bakalım. Let the game begin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...