15 Haziran 2011 Çarşamba

Chicken Translation

Merhabalar. Finaller bittikten sonra rahatlayıp tatile girme imkanım olamadı henüz. Çünkü elimde bu ayın sonuna doğru bitmesi gereken bir kitap çevirisi var. Blogumda bu konudan hiç bahsetmedim, ancak bu konuyla ilgilendiğimi duyanların bana bir sürü sorusu oluyor, ben de çeviriye başlamak isteyen, bu işi merak edenler için böyle bir yazı yazayım istedim.

Çeviri yapmaya 2005 yılında babamla divxplanet'te film altyazılarıyla başladık. Birkaç sene çevirileri ortak yaptıktan sonra, ben biraz büyüyünce ve çevirmek istediğimiz filmler aynı olmayınca ayrı ayrı çeviri yapmaya başladık. Elbette hala birbirimizin çevirilerinde birkaç tutam tuzumuz bulunur.

Divxplanet'ta biraz piştikten ve Çevirmen maskı - ünvanı - aldıktan sonra bana bir kitap çevirme teklifi geldi. Anton Çehov'un 16 kısa hikayesinden oluşan bir derlemeydi bu. Çehov'u zaten severim, bir de ilk kez para kazanacağım gerçek bir işim olacaktı, üstelik çok severek yaptığım bir işti, kabul ettim. İlk baskısı benim amatörlüğüm ve redaksiyon eksikliği yüzünden biraz pürüzlü olsa da, güzel bir başlangıç yapmış oldum. Üstelik ikinci baskısı çok daha güzel çıktı.

Bu sırada divxplanet'ta Grey's Anatomy dizisini çevirdim bir sezon, ancak dizi çevirmek zor iş, çünkü diziyi bekleyen yüzlerce insan var ve haklı olarak bölümü çıktıktan en geç iki gün sonra izlemek istiyorlar. Divxplanet'ın gerçek üyeleri bu konuda gerçekten çok anlayışlı, çevirmenin bu işi tamamen gönüllü yaptığını ve bir özel hayatı olduğunu biliyorlar. Ancak siteye sadece altyazı indirmek için gelen ve attığı 10 mesajın 9'u "ne zaman bitecek acaba bekliyoruzzzz" olan üyeler tarafından sürekli sıkıştırılınca, dizinin satır sayısı da normal bir dizinin iki katı olunca 20. bölümde falan diziyi bıraktım.

Bundan birkaç ay önce, birinci kitabın çevirisini de sayesinde aldığım tanıdığımız bir kitap daha koydu önüme. Düşünmeden kabul ettim ancak baktım yetişecek gibi değil, bir ortak alma teklifini kabul ettim. Ünlü masaldaki Ağustos Böceği misali birkaç ay yattıktan sonra, işi teslim tarihinin yaklaştığı şu günlerde deli gibi çeviri yapar oldum. Bu sırada aklıma/başıma birkaç şey geldi, hemen aktarayım:

- Bu çeviri bana kazandıracağı para ve reputation'dan çok daha fazla şey götürdü benden. Artık oturmaktan düzleşmiş bir popom ve ekrana bakmakta zorlanan gözlerim var.

- Önceleri İngilizce dosyayı açıp, her paragrafın altına Türkçe'sini yazıyorken baktım olacak gibi değil, taktik değiştirdim. Babamın da eve bildiğiniz kocaman bir fotokopi makinesi/printer getirmesiyle alet boş boş elimin fotokopisini çekmektense bir işe yarasın dedim ve çeviriyi kağıtlara bastım. Şimdi kağıdı ekrana dayayarak ordan bakıp çeviri yapıyorum.


- Çevirdiğim kağıtların yanına imza gibi bir şey atıp diğer tarafa koyuyorum. Bu imzayı atmak ve o sayfayı bitirmiş olmak beni o kadar mutlu ediyor ki, sırf onu atayım diye sayfa bitmeden yatmıyorum mesela. Görseniz sanki nikah akdi imzalıyorum.

- Facebook hesabımı final zamanı bile kapatmadım ancak şimdi kapatmayı düşündüğüm oluyor. Çünkü sürekli internette bir şeyler araştırmam gerekiyor ve bir kere dikkatim dağıldı mı facebook'a girip girmemek yalnızca bir yeni sekmeye bakıyor. (fotoğrafta da örneği varmış, yeni fark ettim.)

- Geçenlerde bir mail geldi. Kabalcı Yayınevi'nde çalıştığını söyleyen biri beni çevirilerimden tanıdığını, ellerinde üç kitap bulunduğunu, bunları ne kadara çevirebileceğimi ve zamanım olup olmadığını soruyordu. Ancak mail'inde tutarsız bir sürü nokta yakaladım ve balıklama atlamamaya karar verdim. İlk olarak benim mail adresimi bulması pek olası görünmüyordu, bunun için facebook'ta arkadaşım olması gerektiğini çıkardım. Sonra, gmail uzantılı bir mail adresinden gelen iş teklifini ciddiye almam için hiçbir sebep yoktu. Üstelik ben piyasada tanınmış bir çevirmen değilim ve George Orwell gibi bir yazarın kitabını çevirme şansına ancak başvuruyla sahip olabilirim, teklifle değil. Her neyse bunları düşünüp Kabalcı'yı aradım. Mail atan kişinin olduğunu iddia ettiği "genel yayın yönetmeni"nin kendisiyle konuştuktan ve ondan "O maili biz atmadık ancak daha önceden basılmış kitabınız varsa ve bizimle çalışmak isterseniz CV'nizi yollayın, bakalım" gibi hiç de fena olmayan bir cevap aldıktan sonra sayın genel yayın yönetmenimize bir mail döşedim. O da "ben incisozluktenim panpaaa" diyerek seviyesini anında belli etti. Karşılıklı birkaç mail'den sonra tam bir kıro olduğunu çıkarttım ve konuşmayı kestim.

- İngilizcelerini geliştirmek isteyen arkadaşlara önerim, altyazı çevirmeleridir. Başladığımda benim iyi bir İngilizcem vardı ama babamın seviyesi oldukça kötüydü. Şimdi geldiği durumu bbc görse, "Bir Başarı Hikayesi" diye belgesel yapar. Kendi adıma söylemem gerekirse kelime ve günlük konuşma dili açısından bana da baya bir katkısı oldu. Daha önce seyrettiğiniz filmleri, yahut Uzakdoğu filmlerini - ana dillerinden İngilizce'ye çevrildiği için dilleri daha kolay oluyor - çevirmekle başlamanız daha rahat olur sizin için.

- Çeviriyi yüklediğinizde aldığınız her bir teşekkür sizin için büyük önem taşıyacaktır. Bazen bir arkadaşınızın gelip "Geçen Alice in Wonderland'i seyrettim, bir baktım çeviren: jules yazıyor, yanımdakilere bu benim arkadaşım diye anlattım." demesi sizi mutlu edecektir.

- İnternette boş boş geçirdiğimiz akşamlarda herkes çeviri yapıyor olsaydı, bugün hiçbir kenarda köşede kalmış dizi yahut bağımsız film altyazısız olmazdı güzel kardeşlerim. Herkesin bu çorbada bir tuzu bulunmalı. Hatta yabancı dil bilmeyenler için Divxplanet işitme engelliler için çeviri aktiviteleri düzenliyor. Türkçe filmlere Türkçe altyazı koyuyorlar ve bunları işitme engelli vatandaşlarımıza ulaştırıyorlar. Bu konuda ödül bile aldılar.

- Çeviri yapmak ve insanlardan teşekkür almak, gerçekten insana bir işe yaradığını hissettiriyor. Mesela birkaç sene önce çevirdiğim Sweeney Todd'un altyazısını, 70.161 kişi indirmiş. Bu kadar insanın, hatta aileleriyle beraber izlediğini düşünürsek 200.000 kişinin sizin elinizden çıkan satırları okuması çok güzel bir his.

- Son olarak da bu konuyla ilgili bana en çok sorulan soruları toparlayayım:

  • Film çevirilerinden para alıyor muyum?
En çok bu merak ediliyor. Hayır almıyorum, ben ve divxplanet'ta çeviri yapan onlarca üye bunu tamamen gönüllülük esasına dayanarak yapıyor. Ancak sitede ismini duyuran bazı kişiler firmalarla anlaşıp DVD'lerin çevirisini yapıyor ve karşılığında para alıyor. Ha sağolsun çook ünlü, üç aileden birinde decoder'i bulunan bir şirket de bizim siteden aldığı çevirilerden çevirenin ismini ve altyazıda geçen küfürleri silip filmlerinde izinsiz olarak kullanıyor.

  • Kitap çevirisini nasıl ayarladım, size de bir kitap ayarlayabilir miyim?
:) hayır. Bir yayınevinde çalışan tanıdığım sayesinde buldum kitapları. Ancak belki yayınevlerine cv'nizle başvurarak şansınızı deneyebilirsiniz. Tabi kitap çevirmeden önce daha küçük şeylerle başlamanızı öneririm.

  • Peki nasıl film çevirebilirsiniz?
Elinizdeki filmin sürümüne uygun İngilizce ya da bildiğiniz diğer bir yabancı dildeki altyazısını buluyorsunuz. Subtitle Workshop adlı programı indiriyor, burada çeviriyorsunuz. Programla ilgili dökümanları sitede bulabilirsiniz.

  • Divxplanet üyeliğim yok, çeviriyi nasıl yükleyeceksiniz?
DPBonus adlı siteye üye olabilirsiniz. Oradan planet'a geçiş yapılıyor. Ya da bir tanıdığınıza sizin adınıza yüklemesi için rica edebilirsiniz.


Evet, bugünlük anlatacaklarım bu kadar. Bu yazıyı da çeviri yaptığım bir gece saat 3 civarında yazdım, çok cicili bicili olamadı. Görüşmek üzere..

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kariyer Günü

Merhaba. Bloguma bir özellik ekledim geçenlerde, gelen gidenin istatiğini tutsun diye. Esas amacım günde kaç kişinin gelip gittiğini öğrenmekti ama site size çok ayrıntılı bilgi sağlıyor, gelenler hangi linke tıklayıp gelmiş, nereden çıkmış hepsini görebiliyorsunuz. Mesela bloga haftada yaklaşık 8-9 kişi "Her Şeyi Bilen Kadın"ı Google'da aratıp geliyor. Yalnız "lipton herşeyi bilen kadın oyununu oyna evet hayır" gibi acayip şekillerde yazınca benim blogum 5. sırada çıktığından gelen giden çok oluyor.

Bir de google'da "diş hekimlerinin yaşamı" yazınca 2. sırada çıkıyor blogum. Bir kişi de "endüstri mühendisliği mi diş hekimliği mi" diye aratmış, benim blogum çıkmış yine. Neyse uzatmayayım, bunları görünce diş hekimliği eğitimi hakkında bir şeyler yazayım da üniversite tercihlerinin yaklaştığı şu günlerde gençlere bir faydam olsun dedim.

Diş hekimliği eğitimiyle ilgili biraz araştırma yapmış olanların muhakkak ilk duyduğu laf "oldukça pahalı bir eğitim" olduğudur. O yüzden ilk olarak buna bir açıklama getireyim; 1. sınıfta üst sınıflardan 3.,4. el olarak aldığınız artikülatöre 300 tl gibi bir ücret ödüyorsunuz. Ancak 3. sınıfta aldığınız fiyattan sattığınız için bunda bir kayıp yok. Bu arada başka okullarda 30 tl'lik okluzörler veya özel okullarda 500 euro'luk cinslerini de isteyebiliyorlar, bu sadece İstanbul Üniversitesi için geçerli. Bunun dışında ilk sene temel malzemelere 100-150 gibi bir para veriyorsunuz, yani büyütülecek bir şey değil.





İkinci sınıfa geldiğinizde dolgu, diş hazırlığı, kanal tedavisi gibi işlemlerde kullanacağınız bir aeratöre ve mikromotora aşağı yukarı 800 tl veriyorsunuz - tabi 100 liralık çakma modelleri de bulabilirsiniz - . Bu aletleri de iyi bir markadan seçerseniz mezun olduktan sonra bile kullanabilirmişsiniz. O nedenle bunu iyi bir yatırım olarak görebilirsiniz.




2. sınıfta bir de sizden Frasaco çene istiyorlar. O da resimdeki gibi daha önce anlattığım fantom maketlerin ağzına takılan bir çene. Dişler üzerine protez, dolgu vs. yapıyoruz. Bir fantom çenenin orijinali 350, 2.eli 250 tl. 4.sınıfta bunu da satıyorsunuz, fiyatı ise o anki piyasa belirliyor. Çenelerdeki dişleri kullandıkça gidip yenilerini almanız gerekiyor, tanesi 4.5 tl olan dişlerden haftada 2-3 tane gidiyor.

Bundan birkaç ay önce, belki bir gün blogumda bahsederim diye yaptığım köprünün resmini çekmiştim. Bilenler elbet olacaktır ancak ben beginner seviyesinde köprünün ne olduğunu anlatmaya çalışayım; ağzınızda aynı çene üzerinde bir veya daha fazla dişiniz eksikse ve boşluğun iki yanında dayanak olarak kullanabileceğiniz dişler varsa, o dişleri "keserek", yani küçülterek hazırlıyorsunuz ve oraya estetiği, konuşmayı ve çiğnemeyi (okuldan arkadaşlarım, zannederim siz de her notun ilk sayfasında yazan bu üç maddeyi her tanıma ekliyorsunuz.) restore edebilmek için bir protez koyuyorsunuz. İşte bunun adı köprü. Yukarıdaki çenede gördüğünüz gibi 1 diş eksik. Biz de bunu tamamlamak için resimdeki gibi bir şey yaptık. bu benim yaptığım, herkesin kendi çenesi, kendi masası var ve dönem sonunda yaptığınız şeyden not alıyorsunuz.




2. sınıfta çene ve aeratör hariç büyük bir para vermiyorsunuz, derslerde kullanacağınız malzemeleri alıyorsunuz bir tek. Bu da haftada 10'ar 20'şer kırpar sizden. Sonuç olarak bana söylendiği gibi senede 4-5 bin liranız gitmiyor.

Bundan başka, öğrencilik hayatı olarak bakarsanız sonuçta bir hastanenin içindesiniz. Öğrenci kısmından çıktığınız an hastaların arasına düşeceksiniz. Dişi ağrıyanları geçin, yemekhaneye gidene kadar cerrahinin, üst caddeye çıkana kadar Onkoloji'nin önünden geçiyorsunuz. Hastalara, kanlı pamuklara, bandajlara, ağlayan hasta yakınlarına hazırlıklı olun. Üzüleceksiniz biraz.

1. sınıf çok rahat. Bu sene sistem değişecek diyorlar ama biz o dönemi yakalayan şanslılardandık. Şöyle ki, dersleriniz en geç 1'de bitiyor, Çarşamba günkü tarih dersi 8.30 - 10 arası. 10'da okul biter mi ya? İşte 1.sınıfta bitiyor. Derslere devam zorunluluğu var, sınıfta 20 kişi olup 75 tane imza olmadığı sürece 1.sınıfta çoğu derse arkadaşlarınıza imza attırabilirsiniz. Sonuç olarak haftanın 3 günü Taksim'e gidiyorsunuz, hatta sonunda bıkıyorsunuz.

1.sınıfta Morfoloji ve Manipülasyon alıyorsunuz. Bu ders, diş hekimliğine adım attığınız, el becerinizi geliştireceğiniz ders. Sabundan dişler oymak, telden yıldızlar bükmek, alçıdan küpler yapmak gerekiyor. Haftanın 1 günü eğlenceli fakat yorucu bir preklinik günü geçiriyorsunuz, o gün 3'te çıkıyorsunuz. Diğer dönemde ise Total Protez dersi alıyorsunuz ki ben hiç sevmem.

2.sınıfta ise teorik dersler ağırlaşıyor. Mikrobiyoloji, Histoloji, Anatomi ve Fizyoloji dersi alıyorsunuz. Temel Tıp Bilimleri dersleri bunlar. Kalan çok oluyor, ama bizde kaldığın dersi bütünleme sınavında verebiliyorsun, o yüzden çok da problem değil.

3. sınıfta ise kliniğe çıkıp hasta bakmaya başlıyorsunuz, onu daha görmedik, görünce yazarım zaten. (4'ü bitirmiş Görkem buradan devam ediyor) 3. sınıfta baktığınız hasta sayısı 4'ün yanında bir hiç. 3-4-5'te hasta bakarken eldiveninizi, maskenizi, hasta önlüğünü okul veriyor. Diğer çoğu şeyi siz alıyorsunuz. Bu da bazı stajlarda haftada 10-15 lira demek. Cerrahi gibi stajlarda ise elinizi kolunuzu sallayarak gidiyorsunuz. Ancak Diş hekimliği fakülteleri üniversitenin gelirine büyük bir katkı sağladığından aslına bakarsanız tüm malzemelerin okul tarafından verilmesi gerekiyor. Bununla ve son sınıf öğrencilerine maaş bağlanmasıyla ilgili olarak TDB Öğrenci Kolu olarak bir dilekçe kampanyası başlattık. TBMM'deki diş hekimi milletvekilleriyle görüştük ve bir yasa tasarısı hazırlandı. Şu anda sonuçlanmasını bekliyoruz, belki sizlere yetişir.

Bir de İngiltere'de yaz okulu, çeviriler, diş hekimliği eğitimi vs konusunda sorular geliyor, bir önceki yazıda bir kısmını cevaplamıştım. Bu yüzden bir Formspring sayfası açayım dedim. Ancak kişisel br sayfa değil, dediğim gibi sadece burada bahsettiklerim ya da bunun gibi konularda soruları cevaplayacağım. Sorunuz olursa sorun yani. Kimse sormazsa da formspring'in sorduğu soruları cevaplarım artık n'apiyim.

http://www.formspring.me/julestheblogger

 Gelecekten gelen edit: Formspring kapanmıştı, şimdi yeniden mi açılmış bir şey olmuş birkaç soru gelmiş o yüzden bu yazıyı da yeniden paylaşıyorum.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Bir Çalışamama Bahanesi Olarak Overlok

Dışarıdan bir ses açık penceremden odaya giriyor; sesin tınısı oldukça tanıdık. Biraz düşünüp o sesi daha önce nerede duyduğumu hatırlıyorum. Duyduğum ses overlok minibüslerinden yükselen anonstaki kadının sesiyle aynı. Ancak söyledikleri şeyler farklı. Kulak kesiliyorum ve Kılıçdaroğlu, 4 Haziran, Kazlıçeşme sözcüklerini yakalıyorum. Overlokçudan transfer ettikleri kadınla İstanbul'u karış karış gezen CHP otobüsü bu. Birkaç dakika sonra sesleri duyulmaz oluyor, önümdeki notlara dönüyorum. Ta ki "Başbakan geliyor! İsstannnbul'a geliyor" diyen, dizilerden aşina olduğumuz bir dublaj sanatçısının sesine benzeyen bir erkek sesi ve arka fondaki türküyü duyana kadar. Böylece, ders çalışma maceram da hüzünlü bir şekilde son buluyor..



Malum, bu aralar final dönemi. Herkes harıl harıl ders çalışıyor. Benim de bu Pazartesi Mikrobiyoloji sınavım var, şu günlerde sürekli ders çalışmam gerekiyor. Ancak hızımı kesen bazı nedenler var. Ben de ders çalışırken aklıma takılan bu konuyu kendimce irdelemeye karar verdim. Biliyorum ki benim gibi daha binlerce öğrenci, masaya oturup çalışamamaktan şikayetçi. Evet çocuklar, bu yazı belki hepimizin sorunlarını görmesini ve çözüm bulmasını sağlayacak. Daha aydınlık bir Türkiye için, hemen başlıyorum.

Ders Çalışamama Nedenlerim:

1) Dışarıdan Gelen Sesler: Bunu yukarıda yazdım zaten. Ha bir de güzel havayı fırsat bilip bahçelerde çığlık çığlığa oyun oynayan çocuklar var, ama onlara alıştım artık.

2) Sürekli Acıkan Karnım: Bilenler bilir, ortalama değerlere göre oldukça zayıf olduğum söylenebilir. Özellikle teyzelerin "kızım bu ne hal, biraz yemek ye" laflarına alıştım. Ancak işin gerçeği hiç öyle değil. Karnımda kurt olduğunu düşünmüyor değilim, çünkü sürekli bir şeyler yemek istiyor ve istesem bile kilo alamıyorum. Çikolata bisküvi gibi, tatlı şeyler tercihim. Bunun için sürekli mutfağa uğramam gerekiyor ve yerken de ders çalışamadığım için çalışmam yine bölünmüş oluyor.

3) iPad: Apple'ın son dönem numaralarından (hatta 2.sini
çıkararak benimkinin pabucunu dama attı) olan bu alet bende var. Hayır ne e-book okumak için kullanıyorum, ne navigasyon cihazı olarak, ne de derslerime faydası var (ancak geçen dönem anatomide baya işime yaradı, eğer anatomi görüyorsanız ve iphone, ipad sahibiyseniz mutlaka anatomi application'larına bakın derim). Ben ipad'i en çok oyun oynamak için kullanıyorum. Canım sıkılınca hemen elime alıyorum ve en az yarım saat oynuyorum. Yemin ederim kuş fırlatmaktan, hamburger yapmaktan, direksiyon sallamaktan elimde kolumda derman kalmadı. Bu yüzden aleti anneme teslim ettim ve benim bilmediğim bir yere kaldırdı, o yüzden kendisinin değil kutusunun fotoğrafını koydum hatta. Çocuk musun sen demeyin, gerçekten de ders çalışma sürem %50 oranında arttı. Gördüğünüz gibi sadece sorun değil, çözüm de üretiyoruz.

4)Etrafımda İnsanların Olması: İnsan dediğimiz şey sosyal hayvan. Benim de sağolsunlar güzel arkadaşlarım, hoşsohbet aile üyelerim var. Mesela kütüphanede arkadaşlarımla bir masanın çevresinde çalışırken ne kadar suskun kalabilirim? Ya da evde çalışırken aklıma gelen bir olayı içeriye gidip bizimkilere anlatmadan ne kadar durabilirim? Evet bunları yapamıyorum. O yüzden en iyi tek başımayken çalışıyorum, ben bugün bunu anladım. Gerçi yurttaki oda arkadaşım Pınar (a.k.a. en iyi arkadaşım) çalışma tarzı ve disipliniyle beni çalışmaya teşvik ediyor, ancak çalışırken aklıma gelen şeyleri onla paylaşmadan duramıyorum. Ya da ikimiz birden sıkılıp köpük balonlar yapmaya, odada dans etmeye başlıyoruz. Yine de onunla çalışmanın da kendi kendime çalışmaya nazaran çok avantajı var. Bu arada seneye onun yurda gelmeme ihtimali var, ona üzülüyorum. Neyse bu başka bir konu.

5) Resim çizmek/yazı yazmak: Bu aralar ders çalışırken canım sıkıldığı zaman resim çiziyorum. Yandaki çizimimi görüp ne olduğunu anlamlandıramayacak okuyucular için söylüyorum- maalesef birçok kişi bu çalışmamda ne anlattığımı anlamadı - burada bir hasta ve elinde presele tutturulmuş pamuk tampon tutan bir diş hekimi görüyoruz. Resmi anlamayanlar; 80 yıl sonra bu çizimler çok değerlenecek haberiniz yok! Bu yazının fikri de ders çalışırken geldi. Sürekli ne yazacağımı düşünmeye başladığımda, çalışmayı bırakıp buraya geldim. Zira "Yazmasaydım ölecektim." eheh.


6) Telefon, internet:
Bu madde sanıyorum ki her Türk gencinin problemi. Bedava her yöne mesaj paketleri peydah olduğundan beri herkes herkese mesaj atar oldu. Eskiden bir mesaj 2 kontördü, soracağını sorar, cevabını alınca da hoşçakal anlamında bir kez çaldırırdın. Hatta "nasılsın?" demek için 2 kez, "iyiyim" için 3, "kötüyüm" için 4 kez çaldıranlar biliyorum. Her neyse, özellikle final döneminde "sayfa 43teki bakterileri ezberledin mi?" "hoca bilmemne konusunu ne kadar anlattı üstünde durmadıysa geçicem" mesajları havada uçar. E telefonunu bir kenara koyayım desen o da olmuyor, senin de birine işin düşüyor. Velhasıl kelam, bu telefon işi de bizi çok bozdu.

İnternet, özellikle Facebook ise final dönemlerinin vazgeçilmez oyalayıcılarından. Özellikle artık telefonlardan falan da internete girildiği için insanlar saate bakar gibi facebook'a bakıyor oldular. ipad hayatımdayken ben de bu kategorideydim, ancak şimdi laptop'u açmak zor geldiğinden hiç bulaşmıyorum. Mutluyum, teşekkürler.


7) Hangi kalemi kullanayım diye düşünmek: Bu madde bir şaka değil. Komik hiç değil. Bu, benim en büyük sorunlarımdan bir tanesi. Şöyle ki notlarda önemli yerleri fosforlu kalemle çiziyorum. Ancak başlıklar ve diğer kısımlar olmak üzere iki ayrı renk kalem kullanıyorum ve elimde bir sürü kalem rengi var. Yeni bir nota geçtiğimde bir süre çeşitli renk kombinleri deniyor, en uygununu bulmaya çalışıyorum. Her notta farklı iki renk kullanmaya çalışıyorum. Bu da baya zamanımı alıyor tabi.

8) Not Çıkarmaya Başlayıp Sıkılmak: Ders çalışmaya yeni başladığımda, içimde bir heves oluyor. "Bugün bu konuları bitiririm, ooh sınava girmeden de çıkmış sorulara baktım mı tamam" diye hesaplar yapıyorum. Bezen, çalışırken önemli gördüğüm yerleri not almaya karar veriyorum. Bu birkaç sayfa böyle gidiyor. Sonra hızım kesiliyor, yazım çirkinleşiyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor. Çünkü not çıkarmak çok uzun ve sıkıcı bir iş. En sonunda "Ben bu konuyu anlamıyorum" diyerek çalışmayı toptan bir kenara bırakıyorum. En iyisi not çıkarmayı boşvermek derim.

İşte benim ders çalışamama nedenlerim bunlar. Kimi zaman bunların üstesinden gelecek kadar şanslı oluyorum, ama bazen de bu etkenler birleşip beni yeniyor ve aklım ancak sınav öncesi etraftakilerin konuşmalarından onların ne çok şey bildiğini, benimse bu konuşulanları daha önce hiç duymamış olduğumu anlayınca başıma geliyor.

Hepinize iyi çalışmalar diliyorum.

Görüşürüz.

3 Nisan 2011 Pazar

Liderlik Kursu

Siz hiç Tavuk Suyuna Çorba, veya The Secret kitaplarından birini okudunuz mu? Ya da yaşam koçu denilen ve çoğu birer şarlatan olan insanların konuşmalarını dinlediniz mi?

Okulun olmadığı günler kahvaltı ederken hard diskte izlenmeyi bekleyen bir dizim yoksa, televizyonu açıyorum. O saatte tüm kanallarda yayınlanan sabah programlarında ya şifalı otçular, ya da hayata pozitif bakmamızı öğütleyen insanlar olur, ben bu adamları dinleyeceğime kanalı değiştirip izdivaç programlarını seyretmeyi yeğliyorum.

Bir doğum günümde The Secret kitabı hediye gelmişti. Okuyayım dedim, 3.sayfada sıkıntıdan ölüyordum, hemen bıraktım. Zira "Aynı pencereden dışarı bakan iki adamdan biri sokaktaki çamuru, diğer gökteki yıldızları görür." gibi laflar ufkumu genişletmekten çok midemde bir bulantı hissine sebep oluyor.

Geçtiğimiz hafta okulumda 3 günlük "Liderliğe Giriş Kursu" adlı bir kursa katıldım. İlk gün fakültemizin dekanı Prof. Dr. Hasan Meriç sahnedeydi. Hem çok eğlenceli, hem çok bilgili bir adam. Bize çocukluğundan itibaren dekan oluşunun öyküsünü anlattı, bir saatin nasıl geçtiğini anlamadık bile. Kurs boyunca bir tek ondan nasıl lider olunacağını öğrendim. "Ben lider değilim, sizin gibi biriyim"i hiç fark ettirmeden bize aşılamasıyla gösterdiği mütevazılık, öğrencilik yıllarından anlattığı anılarıyla nasıl takım olunacağını göstermesi, bir dekan olsa bile öğrencilerle ne kadar içten bir iletişim kurduğunu görmek kuru laflardan çok daha eğitici oldu benim için.

İkinci gün bir konuşmacı 2 saatlik bir seminer verdi. "Ah, ben nasıl tahmin edememişim bu kursun kişisel gelişim üzerine olacağını!" deyip durdum içimden. Adam sürekli "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" tarzında klişe hayat sloganları savuruyor, bir de okulumuza tekrar gelmek istediğinden bahsedip duruyordu. "Nasıl bir kişiliğiniz var?" konulu testleri yaptığı kısımlar dışında uyumamak için zor tuttum kendimi. Testlerde, "başladığım bir işi mutlaka bitiririm / bitirmesem de olur" "kendime zaman sınırlaması koyarım / zaman önemli değil" tarzı kategorilere önem sırasına göre puanlar veriyordunuz. Benim kişilik kategorim ikisinin tam ortası çıktı. Aslında ikinci kısımda olmayı bekliyordum, çünkü her şeyimin mükemmel olmasını beklemem, çok titiz değilim, zaman konusunda çok rahatım, hatta her yere geç kalırım ama demek ki her şeye rağmen barındırdığım sorumluluk duygum bunları dengelemiş.

Üçüncü gün başka bir "yaşam koçu" geldi. Aslında anlattıkları fena değildi, ancak ben yine de burun kıvırdım, önyargılarımı yıkmak o kadar da kolay olmuyor. Konuşmaya başlamadan önce "Evet arkadaşlar, şimdi herkes yanındaki arkadaşına şöyle bir sarılsın." dedi. Bir baktım, benim yanımda kimse yok. Sağolsun öndeki arkadaşlar "gel, sen de bize sarıl" teklifi yaptı, ancak "gerek yok, gerçekten" diyerek geri çevirdim. Zaten bu sarılmanın da amacını anlayamadık, neyse.

Bu eğitmen de bize uygulamalı bir test yaptı: "Herkes yanındaki arkadaşla bir test yapacak: Biri yumruğunu sıksın, diğeri de onun elini açmaya çalışsın." dedi. Neyse ki yanıma bir kişi geçti de sol elim ve sağ elim arasında bir savaş başlatmak zorunda kalmadım. Eğitmen "Başlayın" dediğinde var gücümle yumruğumu sıktım. Yanımda oturan da aynı güçle açmaya çalışıyor tabi. Birden "Durun!" dedi eğitmen. "Arkadaşlar neden 'yumruğunu açar mısın?' demiyorsunuz?" deyince herkes gülmeye başladı. İşte ikna kabiliyeti böyle bir şey, diye noktaladı.



Lider olmak, hadi lider demeyeyim, başarılı olmak neye göre belirleniyor, bunları düşünüyorum o seminerden beri. Bizim okulda notlama sistemi iyiden kötüye şu şekilde sıralanıyor: AA, BA, BB, CB, CC, DC, DD ve F. Geçen dönemki en iyi dersim BA, iki tane de CB'm var - zaten toplamda 5 ders aldım-. Ancak etrafımdaki insanların bir çoğu, transkriptinde en az 3 tane AA olan ve böyle olmazsa gerçekten çok üzülecek tipler.

Ben de bazen düşünüyorum, notlarının iyi olması güzel bir şey, dur biraz üzüleyim halime, daha çok çalışayım diyorum, sonra fark ediyorum ki bunun benim için bir önemi yok. Bir film altyazısı yüklediğimde aldığım 100 teşekkür, benim için alınan 100 puandan çok daha önde geliyor. Bir muhabbet ortamında gündemde olup bitenler hakkında konuşabilmek, müzik, oyun, dizi, film gibi konularda fikrimin sorulması, bir ayda kaç kitap okuduğum kaç dersten 50'nin üstünde aldığımdan daha önemli.

Mezun olduğumuzda hangi mikroorganizmanın altın sarısı pigment salgıladığı konumuzun dışında kalacak, bir işimize de yaramayacak, ancak bir hastayla çeşitli konular hakkında konuşabilmek önemli olacak. Önümüze koyulan notlar değil, internette araştırdığımız yenilikler, diğer ülkelerin diş hekimliği alanında ne yaptığı ufkumuzu açacak. Kursta öğretilen şöyle bir şey vardı; yönetici olmak ve lider olmak birbirinden çok farklıdır. Yönetici, elinde olanı idare eden, lider ise hep değişime açık olan, daha ileriye gitmek için çaba harcayan ve bireysel başarıyla değil, takım başarısıyla ilgilenen kişidir. Lider olmak demek illa birilerini yönetmek değil, insan kendi kendine de lider olabilir, dendi. Yani lider olmak istemek egoistçe bir şey değil. Şimdi yazınca fark ettim ki, bunları aklıma sokmayı, kendi kendime bencil ve kibirli olmamaya dikkat etmeyi düşündürttüyse, aslında bu kurs o kadar da kötü olmamış.

Bizim okulda bırak takım başarısını, insanlar bireysel olarak öne çıkmak için yapmadığını bırakmıyor ve ne yazık ki bir tek bu kişiler başarılı oluyor. Okulun genelinde "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tavrı hakim. Bir asistan birine haksız yere herkesin önünde bağırsa, düşük not verse, o kişi de dahil kimse sesini çıkarmıyor. İnsanlar bulduğu değişik ders notlarını birbirinden saklıyor ki sınavda öbürlerine fark atabilsin. Ya da üst sınıflardan duyuyorum, stajda puan toplamak - hastalara yaptığın işlemlerin her birinden puan alıyorsun ve her staj için belli bir puana ulaşman gerekiyor- için arkadaşlarının arkasından iş çevirenler çok var.

Yazıya liderlik kursunu, kişisel gelişimi sevmeyişimi anlatmak üzere başlamıştım ancak çok farklı yerlere geldi. Evet, önümde bir vize haftası var, ben elimden geldiği kadar - tamam belki de daha az - çalışıp yüksek not almaya çalışacağım, ancak yine de sınav sonucumun ortalarda bir yerlerde olacak olması benim için çok önemli değil. Zaten bize bu sınıfta öğretilen şeyler de bu mesleğin olmazsa olmazları değil. Bunun yerine gündemi takip etmek, sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışmak, bir hobi edinmek, donanımlı bir insan olmak çok daha önemli.

Son olarak, notları iyi olan arkadaşlara kesinlikle bir kastım olmadığını, onlara herhangi bir imada bulunmadığımı belirtmek, hem derslerde hem diğer konularda başarılı insanların varlığından haberdar olduğumu söylemek, küçüklüğümden beri beni bu şekilde yetiştirerek yukarıdaki gibi düşünmemi sağladığı için aileme, özellikle babama teşekkür etmek isterim. Görüşürüz.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Elveda İETT

Camdan bakıyorum. Çok değil birkaç ay önce bu saatlerde beni almadan geçip giden mavi çift katlı otobüsü görüyor ve hafifçe gülümsüyorum. Aklıma kırmızı olanı geliyor. Onun da bir keresinde bizi 200 m peşinden koşturduğu ve almadan gittiğini hatırlıyorum. Ya siyah, üzerinde araba yağı reklamı olan? Beni sınavın anca son 15 dk.sına yetiştiren o muydu? Bilmiyorum. Çünkü artık hiçbiri umurumda değil. Ben, artık okuluma 15 m mesafede kalıyorum.


Okulda iki yakın kız arkadaşım var; Pınar ve Nilüfer. Pınarla ikimiz geçen sene sonbaharda İngiltere'ye gitmek istiyorduk. Beraber gittik. Bu yılın sonbaharında ise yurt olayını gündeme getirdik. Her sabah okula gidip akşam okuldan dönerken aynı çileyi çekiyor, otobüslerin peşinden beraber koşuyorduk. Sonunda aileler kabul etti ve biz şu an özel bir yurtta güzel bir odada annelerimizin yiyecek, babalarımızın maddi desteğiyle mutlu bir hayat sürüyoruz.

Ben ses konusunda biraz hassasım. Hatta sinir bozucuyum. Evet belki naletim. Uyurken çıkan en ufak gürültüde uyanırım. Bir de biraz titizimdir. Yani kendi kendime odamı temizleyeyim, sürekli el yıkayayım gibi bir temizlik hastalığı değil ama, yere düşen şeyleri yemem, yatağımın üstüne pantolonla oturmam falan. İşte bu ve şu an aklıma gelmeyen huylarım yüzünden burada sıkıntı çekebilirim giye düşünüyordum. Ama hiç öyle olmadı. Yurt zaten şu an baya boş, insanların okulu henüz başlamış değil. Ses, sıcaklık, temizlik bakımından bir şikayetim yok. Bir de müdür sağolsun dediklerimizi hemen yapıyor, bir de üstüne akşamları oturup bizimle dizi izliyor lobide.

Tabi şimdilik sadece 3 gün oldu. Umarım hep böyle devam eder. Esas ben size başka bir şey anlatacağım da, du bakalım...

27 Ocak 2011 Perşembe

Tatil Rehaveti

Sömestr tatili ile ilgili bir sürü planım vardı. Sanki upuzuun bir tatil olacakmış, işleri yoluna koyacakmışım gibi geliyordu. Tatilimin sadece 2.5 hafta olduğunu öğrenmemle ilk darbeyi yedim. Örneğin Cerrahpaşa 1 Mart'ta açılacakken, bizim okul 7 Şubat'ta açılıyor.

  • İlk olarak bloguma bir sürü yazı yazarım diye düşünüyordum. Sadece bir tane yazdım.

  • Çevirdiğim kitapta baya bir aşama kaydederim sanıyordum. 15. sayfadayım. Kitap 350 sayfa.

  • Her gün süpersonik yerlere giderim diye düşünüyordum. Henüz Avcılar'dan daha uzağa gitmedim.

  • Bir sürü film izlerim diyordum. Grey's Anatomy'nin 12 bölümü ve How I Met Your Mother'ın birkaç bölümünden başka bir şey izlemedim.

  • Direksiyon dersi almak istiyordum. Daha sürücü koltuğuna bile oturmadım. (Ehliyetim var, trafiğe çıkmak için de ders almam gerekiyor çünkü ehliyeti alalı 1.5 sene oldu.)


Bunun dışında geç saatlere kadar uyudum, okul günleri sabah 6'da uyanmanın acısını çıkardım (annem çok kızdı). Hiçbir gün evde oturmadım, gezdim. Ama yapmak istediğim birçok işi yapamadım. Biliyorum ki bir çok arkadaşımın başına da geliyor bu.

Yarın çektiğim fotoğrafları bilgisayara atarsam, size bu dönem okulda yaptığımız köprü protezini anlatacağım.

Bomboş bir yazı olmasın diye bir de oyun ekliyorum, mühendisler daha çok sever muhtemelen bu oyunu. Amaç çizdiğiniz çizgilerle tahtaları, topları ayarlayıp balığı suya düşürmek.

Balık Oyunu

İyi eğlenceler, boş tatiller dilerim.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Paella'yı sevmeyiz, Cordoba'ya hayır demeyiz

18 Kasım 2010

Gece birden uyandım. Yatakta doğrulup etrafa baktım, karanlıkta saatin üzerindeki kırmızı rakamlardan başka hiçbir şey gözükmüyordu. Rakamları tam olarak kavrayabilmem için birkaç saniye geçti, sonunda gözlerimi odaklayabildim, saat gecenin 3'üydü. Kafamı yastığa koyduğum an bir daha gözüme uyku girmeyeceğini anladım.

Küçük bir odada 4 kişiydik, yan odadan eniştemin horultuları yükseliyordu. Babam da ona back vokal yapıyor, kendilerince bir melodi tutturmuş gidiyorlardı. Kalkıp banyoya gittim, makyaj çantamın içinden kulak tıpalarımı buldum.

THY'nin kulak tıpaları beni birçok zor durumdan kurtarmış olsa da, bu sefer pek yeterli gelmiyorlardı. Küçüklüğümde yaptığım gibi uyuyamadığım zaman yatakta oturup ağlama eylemine geçmeden önce son çare olarak babamı dürttüm, seslerin kesildiği 5 dk.lık zaman diliminde yeniden uykuya dalacak kadar şanslıydım.

Sabah uyanıp kahvaltıya indik. Kaldığımız otel -Türkiye'de de olan- Holiday Inn'di. Dolayısıyla sadece bed&breakfast hizmeti veren, lüksü en aza indirip temiz ama ucuz hizmet veren bir oteldi. Aynı odada tüm ailenin kalması ise anladım ki bu yaştan sonra pek olası değil. Bizimkiler de bunu idrak etmiş olacak, sonraki duraklarda hep 2 oda tuttuk. Kahvaltıda bizden bir gün önce oraya gelen teyzemlerle hasret giderip, Madrid'i gezmeyi son güne bırakarak Toledo'ya doğru kiraladığımız arabayla yola çıktık. Bütün yolculuk boyunca arabadaki navigasyon sisteminden yardım aldık, her yere de götürdü bizi.

Sonunda Toledo'ya varıp arabamızı park ettikten sonra, fotoğraf makinelerimizi kuşanarak gezmeye çıktık. Toledo, Ortaçağ'dan kalan yapılarla dolu bir şehir. Elimizdeki gezi rehberinde, İspanya'yı gezmek için sadece bir gününüz varsa, Toledo'ya gidin, tüm ülke hakkında fikir sahibi olabilirsiniz diyordu. Bence hiç öyle değilmiş ya, neyse.

İspanya hakkında şunu söyleyebilirim ki, tarih dersinde bir ara görüp çok da önemsemediğim Endülüs Emevileri burada gerçekten büyük izler bırakmış. Gerek saraylarda, gerek camilerde, hatta sokaklarda bile onları hissedebiliyordum.

Bulunduğum tarihi yerlerde hep zamanında oranın nasıl bir yer olduğunu düşünürüm. Sarayları gezerken tahtların, koltukların, masaların, yatakların sadece işlerine, süsüne püsüne bakıp geçmem, orada kimler oturmuş, yemek yemiş, uyumuş, bunu düşünürüm. Bu nedenle dönem filmlerine bayılırım. Tarihteki İngiliz kral ve kraliçelerini anlatan filmleri mutlaka izlemeye çalışırım. Muhteşem Yüzyıl'ı da takip etmeye başladım, bitirmeyeceklerini umuyorum. Neyse konudan sapmayayım, anlatacak çok şey var.

Toledo sokaklarında gezip pek de tatmin olmamış bir halde öğle yemeği için bir restorana oturduğumuzda gezimizin geri kalanı boyunca peşimizi bırakmayacak bir gerçekle karşılaştık: İspanyollar'daki İngilizce bilgisi eksikliği. Daha önce tanıştığım İspanyollar'da doğal olarak (İngilizce öğrenmeye gelmişlerdi) böyle bir şey fark etmemiştim.

Adama İngilizce olarak "2 Paella" diyoruz, parmakla da gösteriyoruz, mutlaka "dos paella" diye tekrar ediyor. Beyaz şarap istediler, kırmızı geldi, beyaz masa örtüsünü gösterince anca "aa blanco!" deyip getirdi. Hayır biz 2 günde beyazın blanco olduğunu öğrendik de, sen 35 senelik garsonsun "white"ı öğrenemedin ya, pes. Sultanahmet'teki garsonlar neredeyse Toefl'a girecekler.



Dondurulmuş, restorana hazır gelen o paella'da beklediğimiz lezzeti bulamayıp yolumuza devam ettik. Sıradaki durağımız, Cordoba'ydı. Cordoba, İngiltere'de tanıştığım bir çok İspanyol'un memleketiydi. Her hafta mutlaka bir derste "ülkenizin görülecek en güzel yerleri" konusu geçtiği için bu şehrin ve Alhambra Sarayı'nın ismini çok duymuştum. Otelimiz old city, yani şehrin eski kısmının tam karşısında, öncekine göre çok daha iyi bir oteldi.


Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Şehir, resimde de görüldüğü gibi gece ayrı bir güzel. Her yer ışıklandırılmış ve tarihi yapılar böyle daha da hoş görünüyor. Cordoba'da, Emeviler'den kalan, Hıristiyanlar tarafından sonradan katedrale dönüştürülen bir cami var (resimdeki büyük yapı). Katedralin etrafı, turistik eşya satan mağazalarla dolu. Ben İngiltere'den kalma, bırakın alışverişe katlanamayan babamı, arkadaşlarımı bile delirtecek alışkanlıkla her mağazaya girmek istesem de, buna pek fırsatım olmadı.


Akşam yemeği için bulduğumuz restoranın dışarıdaki sokağa koyduğu masalara oturduk; çünkü içerisi hem kalabalık, hem de gürültülüydü. Ancak gelen garson tahmin edileceği gibi İngilizce'den pek nasibini almamıştı. Beş dakika süren el kol hareketleri ve Tarzanca diyaloglar sonuç vermeyince içeriden İngilizce bilen bir İspanyol müşteri getirdiler. Ancak teyzem kadının müşteri olduğunu anlamamakla birlikte, sadece yurt dışı seyahatlerinde İngilizce konuşma fırsatı yakaladığından ailenin Dış İşleri Bakanı olan bana görevi devretmemekte çok kararlıydı ve sürekli fikir değiştirerek, menüdeki yemekleri kadına birer birer soruyor, muhabbet uzadıkça uzuyordu. Neyse ki kadın bozuntuya vermedi ve siparişleri aldı. Sonradan teyzeme kadının garson değil müşteri olduğunu söyleyince baya şaşırdı.





Yemeklerimizi yerken, sokağın başında bir adam göründü. Eski püskü kıyafetleriyle, karışık saç-sakalıyla, elindeki şişesiyle tam bir ayyaştı. Bize doğru yaklaştıkça küçük kuzenim korktuğunu belli eden sesler çıkarmaya başladı, e ben de tırsmıyor değildim, masanın altından el ele tutuşup geçmesini bekledik. Ama adam da korkulmayacak gibi değildi şimdi, kendi kendine bağırıp duruyor zaten. Korkum da bize bir şey olacağından değil, babamlarla falan kavga çıkacağındandı. Neyse yavaş yavaş geçiyor derken tam bizim yanımızda durdu. Eyvaah dedim içimden, şimdi bir şey olacak. Gitti restoranın dışında duran kocaman, ayaklı menü tahtasını devirdi. Menü tangır tungur önce vitrin camına çarptı, sonra yere düştü. Sonra, adam artık keyfinden mi kederinden mi bilinmez, elindeki şişeyi de çarpmasın mı yere! Tam dedim "tamam şimdi sıra bizde", hemen sokağın köşesinden Yunuslar çıktı. Yunuslar dediğim işte bizim motorlu polis ekipleri var ya, onlardan. Aldılar adamı götürdüler. Olaya anında müdahale etmeleri, her ne kadar diğerleri kadar kuralcı olmasalar da, yine de bir Avrupa ülkesinde olduğumuzu hatırlattı.


Hesabı istediğimizde bize ikram olarak tadımlık yöresel alkollü-alkolsüz içkiler getirdiler, ufak bir indirim yaptılar. Türk esnafına bu yönden benziyorlar, müşteriyi hemen bağladılar. Nitekim ertesi gün öğle yemeğini de orada yedik. Otele döndükten sonra kocaman yumuşacık yatağımda bir önceki geceye kıyasla mışıl mışıl uyudum. Devamı sonraya kalsın daha çok şey var..

Not: Biliyorum uzun süredir ilgilenemiyorum blogumla. Bunun ilk sorumlusu, yeni iPad'imdir. Babam sağolsun güzel bir sürpriz yaptı. O geldiğinden beri bilgisayara pek dokunmuyorum, iPad'den de blogger'a yazı giremiyorum. İkinci olarak da finallerimi suçlayabilirim. Ama artık finaller bitti, 3 haftalık bir tatilim var. Aklımda yazılar da var. İspanya'nın devamı ve bu dönem okulda yaptığımız diş işleriyle ilgili şeyler yazacağım. Görüşmek üzere.


Fotoğraflar: Muhsin Şengün
(Paella fotoğrafını internetten buldum, resmini çekmeyi unutmuşuz.)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...