9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yağmursuz Bir Gün


Bu söylediğim şu anda Türkiye'de olanlara - özellikle İstanbul garip gelebilir ama sıcağa hasret kaldım. Yağmursuz bir günümüz geçmiyor. Bugünlerde İstanbul ahalisi gerek Facebook'tan, gerek MSN'den gerekse webcam'den "Yandım allaah" nidalarıyla ortalığı çınlatırken, ben evde bile üzerimdeki kapşonluyla oturuyorum. Sabah pencereden bir bakıyorum, hava günlük güneşlik. Ama bunun yanılgısına düşüp ceketimi giymeden evden dışarı çıkıyor muyum, hayır, çünkü 2-3 saat sonra havanın sonbahara döneceğini biliyorum. -bu kısmı bir iki hafta önce yazmıştım.-

İngiltere çok garip bir yer. Aslında bu yaz tek başıma nereye gitsem bunu söyleyecektim muhtemelen. Çünkü öyle bir şey ki, her sabah kahvaltınız hazır değil, size tehlikeli şeyler için izin vermeyecek bir babanız yok, pasaportunuzu yanınızdaki birine teslim edip rahat rahat gezemiyorsunuz. Yemek yapmak, yatıya gelen kız arkadaşlarınızla yapılan domatesli makarnadan ziyade, artık bir ihtiyaç oluyor. Gidip tüm paranızı Waitrose'dan, Marks & Spencer'ın marketinden çilekli truffle'a yatırmak yerine Tesco gibi nispeten ucuz marketlerden 2 tanesi 5 pound'luk mikrodalga yemeklerden alıyorsunuz. Alıyorsunuz ki haftasonu gezinizde maddi açıdan rahat olabilesiniz. Şikayet ettiğimi sanmayın, mikrodalga yemek falan ama çok güzeller bence. (bunu kendimi avutmak için yazmışım belli ki, iki tane zeytinyağlı dolma hüpletince bak bakalım mikrodalga falan kalıyor mu)

Başka neler var, bir düşüneyim. Öğle yemeğimi kendim yapıyorum, bulaşıklarımı kendim yıkıyorum. Ve şimdi annemin neden her akşam yemeğinden sonra mutfağı toplamasının ardından krem sürdüğünü anlıyorum. Suyla uğraşmak ellerinizi kurutuyor çünkü.

Burada misafir ağırlamayı öğrendim. Aile bizim evde kalmadığından, buradaki Türk arkadaşlarım birkaç kez bizim eve geldi. Kebap yaptık, kısır yaptık, cacık falan, bir sürü şey. Tabi kızlar bulaşık olsun, yemeklerin yapımı ve servisi olsun çok yardım ettiler ama sonuç olarak ev sahibi olarak sorumluluk benim üzerimdeydi.

Geçen gün eski ev arkadaşım Cristina geldi. Hemen iki dakikada tortellini pişirip soslayıp koydum önüne. Geçen gün de burada tarifini uydurduğum -tarifi yok aslında, her şey hazır- muzlu nutellalı fıstık ezmeli krepten yaptım, bana dedi ki "Ben bunu yiyemem." "Aa" dedim, "Niyeymiş ki, sevmiyor musun?". Cevabı beni çok şaşırttı "Her gün bana bir şeyler ikram ediyorsun, ben bunu kabul edemem.". Haydaa, kızım sen bir Türkiye'ye gel de bak annem sana neler yediriyor, bu ne ki? Ben de kıza bunun bizim ülkemizde normal bir şey olduğunu, Selinle - ailenin diğer evinde kalan yakın arkadaşım - birbirimize sürekli bir şeyler ikram ettiğimizi ve bize göre bunun zaten böyle olduğunu anlattım. Peki dedi yedi garibim. Zaten buraya geldiğinden beri ailesiyle hiç konuşmadı, bir tek geldiğini haber verdi, o kadar. Hiç mi merak etmiyorsun kızını, bari bir mesaj at, yok.

Şimdi havalar böyle serin ve yağmurlu olunca ben tabi bir kaç kez hasta oldum. Çok ciddi şeyler değil, burnum tıkandı boğazım kaşındı. Bir tanesinde ateşim çıkar gibi oldu, o gün kendime bir güzel baktım, ıhlamur, çorba, minoset, uyku derken ertesi gün sağlığıma kavuşmuştum.

Her yere bisikletle gidip geliyorum. Arabanız gibi oluyor, park yeri arıyorsunuz, kalabalık günlerde park edecek yer bulamayınca etrafta birkaç tur atıyorsunuz, sonra çıkan birini gördüğünüzde hemen onun yanında pusuya yatıyorsunuz, bisikleti oraya kilitleyip şöyle bir kilidi kontrol ettikten sonra işinizi halletmeye gidiyorsunuz. Dönüşte elinizdeki poşetleri sepetinize koyup rahat rahat evinize gidiyorsunuz.

Ben İstanbul'da öyle akşamları, geceleri dışarı çıkan tiplerden değilim. Şimdi oraya gidince tabi elinizde sonsuz bir özgürlük var. İstesem Eurostar'a atlar Paris'e giderim, bizimkilerin ruhu duymaz. Ama işte o iş öyle değil. Bir kere yanınızda has arkadaşlarınız, güvenilir tanıdıklarınız yok. Bir grupla gece dışarı çıksan, oradaki kimse, hani hiçbir erkek, seni gece eve bırakmayı teklif etmez, sen söylesen de götürmez muhtemelen. O yüzden saatini ona göre ayarlayacaksın. Orada tek başınasın çünkü. Başına bir şey gelse arayacağın kimse yok.

Yani ben bu gezide ilk kez tek başıma yaşadım. İlk kez kendime baktım. İlk kez okula tek başıma hazırlandım, geç de kalmadım. İlk kez misafir ağırladım, ilk kez çamaşır yıkayıp -tamam makine yıkadı ama- ütü yaptım. İlk kez hiç bilmediğim bir şehri tek başıma keşfettim. İlk kez kendimle bu kadar başbaşa kaldım. Galiba ben, hatta eminim ki, bu tatilde büyüdüm.

Bu arada dün İstanbul'a döndüm. O da ayrı bir hikaye, haydi görüşürüz.

not: uzun zamandır yazamıyorum, artık eve döndüm, gezilip görülecek yeni yer yok, sıcak zaten, kalanları buradan anlatırım.

3 Ağustos 2010 Salı

İngiltere'nin Denizi

Geçen haftasonu Türkiye'den çok yakın arkadaşım Naz -o da Londra'da bir dil okulunda- bizim eve kalmaya geldi. Cumartesi günü 4 kız İngiltere'nin sahil şehri Brighton'a gittik. Buradan Londra'ya gittik, oradan metroyla başka bir istasyona geçtik, oradan da Brighton trenine bindik, baya uzun ve zor bir yolculuk oldu yani. Direkt giden otobüsler de vardı ama tren biletini 4 kişi aldığınız zaman fiyat yarıya iniyor, o yüzden treni tercih ettik.


Brighton'a vardığımızda istasyonda bedava dağıtılan haritalardan almaya gittik. Danışma masasına gittiğimizde bir de baktık, sadece 3 tane kalmış. Oradaki görevli bayanın masasında da bir 10-15 tane var. Selin onun yanına gidip bir tane harita rica etti, kadının cevabi "Lütfen sıraya girin" oldu. Sira dediği 10-15 kişilik, herkesin işi 10'ar dk. sürüyor. Hayır alt tarafı bir tane harita vereceksin, uzansam masanın obur tarafından ben de alırım yani o kadar yakında duruyor. Neyse sonunda diğer yolcular da isyan etti de kendisi lütfedip haritalari koydu.Londra seferimizde yanimizda olup bize rehberlik eden Pınarcığım bu gezide yanımızda olmadığından ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Haritada gözüken en yakın müze olan Oyuncak Müzesi'ne gidelim dedik. Müzeye girmemizle çıkmamız bir oldu, çünkü hayal ettiğimiz gibi ilgi çekici oyuncaklar yerine tahtadan trenler, arabalar vardı ve giriş paralıydı.

Dışarı çıktığımda şunu fark ettim, burası şimdiye dek gördüğüm hiçbir İngiliz şehrine benzemiyordu. Denize kadar devam eden yokuşu - Cambridge'de hiç yokuş yok, bisiklet kullanırken çok rahat oluyor -, yanınızdan geçen arabalardan yabancı plakalı olan birkaçının direksiyonunun doğru tarafta oluşu - başka bir şehirde bunu görmedim- , beyaz evleri, parklardaki martıları, Taj Mahal'e benzeyen Pavillon'u, parlayan güneşi ve tabi ki denizi, yani okyanusu ile İngiltere'den değil de Kıbrıs'taymışsınız gibi hissettiriyor.

Tren istasyonu ile deniz arasındaki yokuştan inmeye başladık. Biraz gittikten sonra karşımıza dükkanlar çıktı, ama öyle bildiğiniz ünlü markalar falan değil. Plakçılar, 2. el kıyafet ve eşya satan mağazalar, el yapımı şapkalar, tokalar, cam şişelerden küllükler, bardaklar yapan dükkanlar var. Buralara dönüşte geliriz diye şöyle bir bakıp geçtik, bu memlekette dükkanların en geç 6'da kapandığını unuttuk tabi, o dükkanlara bir daha giremedik.


Tarihi eser olarak yalnızca bir tane sarayları var, Royal Pavillon. 19. yüzyılda Kral George zevk-i sefa sürmek için, yazlık saray olarak yaptırmış. Deniz kenarı olduğu için o sıralar sosyetenin gözde sayfiye yeriymiş. Ama sarayın içine girmedik; hem biletler 10 pound'du, hem de çok sıra vardı.

Oradan sonra Brighton'ın en büyük atraksiyonu olan Brighton Pier'e gittik. Pier, kıyıdan denizin birkaç yüz metre içine kadar uzanan devasa bir iskele. Üzerinde koskocaman bir atari salonu ve lunapark var. Lunaparktaki oyuncaklar da okyanusun tam kenarına kurulu. Bu yanda gördüğünüz oyuncak en uçta duruyor ve o iki kol dönüyor. En tepedeyken de takla atıyorsunuz. Denizden yüz metre yüksekte denize tersten baktığınızı ve uçtuğunuzu düşünün. 7 tur atıyor ve indiğinizde dengenizi bulmanız biraz zaman alıyor. Selin'in ısrarlarıyla bindiğim bu oyuncakta geçirdiğim 3-5 dk'dan sonra yere indiğimde artık daha cesur bir insan olmuştum, ciddiyim.

Brighton'daki 5 saatimizi de Pier'de geçirdikten sonra saatimize baktığımızda fark ettik ki ne dükkanlara bakmaya, ne de bir oyuncağa daha binmeye vaktimiz var. Koşar adımlarla istasyona gidip trenimize bindik. Trenle 2 saat 40 dk. süren yolculuktan sonra evimize vardık. Cambridge de olsa insanın evi gibisi yok tabi.

Hep gittiğim yerlerden bahsediyorum, biraz da okuldan bahsedeyim, şöyle bir gelişme oldu, EF2 sınıfından (upper-advanced arası) F'e (advanced) yükseldim.

Şimdilik bu kadar, bu haftasonu da Oxford'a gitme planımız var. Görüşmek üzere.

18 Temmuz 2010 Pazar

Cambridge'de bir Türk

Geçen haftasonu ev arkadaşım, hatta buradaki en iyi yabancı arkadaşım gitti. Şu an o evde iki tane pis kızla beraberim. İngiltere'de, Türkiye'de alıştığım gibi yaşamaya çalışıyorum. Kahvaltı için kendime bal, Nutella almanın yanında, Erikli Su bulmam benim için büyük bir mucize oldu. Buradaki suların tadı hiç güzel değil çünkü.

Her köşe başında bir kebap shop var. Hiç denemedim, ama dışarıdan bakıldığında çok pis yerler gibi duruyor, ayrıca yurt dışına çıkıp da kebap yemek kadar ters bir şey olabilir mi, adamlar kebap yemeye bize geliyorlar.

Bu haftasonum çok dolu ve yorucu geçti. Cumartesi York'a, Pazar da Londra'ya gittik. York Ortaçağ'dan kalan kaleleriyle, orada yıllarca hüküm süren Roma İmparatorluğu'nun kalıntılarıyla dolu bir şehir. Bir de York Castle Museum var ki, Ortaçağ'dan 60'lara kadar tarihin akışına tanıklık ediyorsunuz.

Victorian Street adlı, o döneme ait bir sokak yapmışlar. Sokakta gümüşçü, eczane, şekerci, oyuncakçı gibi dükkanlar ve okul, polis istasyonu gibi binalar var. Bazı dükkanların içinde gerçekten satış yapılıyor. Sokakta at arabaları dolaşıyor -hayır dolaşmıyor, olduğu yerde duruyor ama o izlenim verilmiş-.

Daha sonra kalenin zindanlarına geçtik. Burası ayrı ayrı koğuşların bulunduğu, yer altında bir bölme. Her koğuşta odanın duvarına projeksiyonla bir mahkumun görüntüsü yansıtılmış. Gerçek mahkumların gerçek hikayeleri dönem kostümleri giymiş oyuncular tarafından canlandırılmış. Eğer vaktimiz olsaydı da dinleyebilseydik burada anlatırdım ama maalesef oturup dinleyemedik. Zindanda kapkaranlık bir oda var, kapısı açık. İçeri bir giriyorsunuz, karşınıza aniden parlak bir yazı çıkıyor: ".... (tarihi tam bilemedim) 1747 tarihinde bu odada 9 kişi havasızlıktan boğularak öldü." Ve birden sesler duymaya başlıyorsunuz, nefes almaya çalışan insan sesleri. Hatta galiba odanın havası da azaltılmış, ya da psikolojik bir durum bilemiyorum ama benim de nefesim daralıyormuş gibi geldi.


Daha sonra diğer bölüme geçiyorsunuz. Burada ise artık Yakın Çağ'dan örnekler var. Örneğin oturma odasının 1800'lerden 1930'lara, 1950'lere kadar değişik örneklerini yapmışlar. Daha sonra temizlikle ilgili bir bölüme geçiyorsunuz ve çeşitli dönemlerin banyolarını görüyorsunuz. Mesela 1900'lerde mutfakta duran bir küvete ocakta ısıtılan suyla doldurup tüm aile aynı suda yıkanırlarken, sadece 20 yıl sonra sıcak soğuk su musluklarının olduğu modern, fayanslı banyolara geçiliyor. Yandaki resimde de merdaneli çamaşır makinelerini görüyorsunuz.

York'ta saat 19:30'da hayalet avı turları başlıyor. Bunlar York'ta yaşanan (!) doğaüstü olayların anlatıldığı, yerlerin gezildiği, turist çekmek için birebir turlar. Akşam orada olsaydık katılmayı isterdim ama rehberimizin dediğine göre pek bir şey kaçırmış sayılmam.

Pazar günü de Londra'ya gittik. Ama onu bir sonraki yazıda yazarım artık.

Bugün de Cambridge'de mutlaka yapılacaklar listesinde ilk sıralarda yer alan "Punting" yaptık. Küçük kayıklarla Cam Nehri'nde yapılan gezintiye verilen isim. Kayıkta 6 kişiydik, hepimiz kızdık. Halbuki kayığın gerisinde durup o sopayla kayığı yürütecek güçlü kuvvetli biri lazım. Biz tabi 15 dk. boyunca olduğumuz yerde burnumuzu doğru yere vermeye çalıştık. Bunu başardıktan sonra, tam 10 m. ilerledik diye sevinmeye başlamışken, o güneşli hava bozdu, gök gürledi, bir yağmur bastırdı ki, ben buraya geldiğimden beri böylesini görmemiştim. Tam yarım saat boyunca bir arpa boyu yol gittik, iliklerimize kadar ıslandık. Bir de sürekli komşu kayıklarla çarpışıyoruz, yan kayıktaki kız ayağa kalkmış güya komiklik olsun diye küreğini suya yan yan çarpıp duruyor, üstümüze su sıçratıyor, zaten canımız burnumuzda suyla cebelleşiyoruz, en sonunda buna "Bana bak, bi daha öyle yaparsan iterim seni aşağı" diye bağırdım, baktım hala boş boş bakıyor, gülüyor mülüyor edepsiz. Hayır laftan da anlamıyorlar.

Dün de bizim evde Türk Günü yaptık. Türk malları da satan bir marketten bulgur, salça alıp kısır yaptık, Tesco'dan kebap alıp fırında pişirdik, burada "wrap" denilen şeyleri de lavaş gibi kullanıp dürüm yaptık. 9 tane Türk Cambridge'de çok güzel vakit geçirdik, valla yabancı insanlar hiç böyle değiller.

Not: İngiltere'de durakların niye ters olduğuyla ilgili bir şeyler saçmalamışım geçen, o öyle değilmiş. Bekleyenleri yağmurdan ve rüzgardan korumak içinmiş. Bir de anahtarlar ters sokuluyor. Tırtıklı kısım üste bakacak şekilde yani. Öyle işte, görüşmek üzere.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Cambridge - 3.hafta



Cambridge'de yaşamaya artık iyice alıştım. Mesela bir sıcak bir soğuk musluğun yanında bulunan tıpayla lavabonun deliğini kapatıp içine istediğiniz sıcaklıkta su doldurup ellerinizi öyle yıkadığınızı keşfettim. Ama tabi ki 4 kişi beraber kullandığımız banyomuzda böyle bir şey yapmaya kalkışmadım.

Farklı milletlerden insanlarla anlaşmak benim için bazen zor oluyor, çünkü ne temizlik anlayışları, ne başka insanlarla ilişkileri bize benziyor. Biliyorsunuz ki evde 4 kız yaşıyoruz. Kahvaltıları kendi evimizde ediyoruz, akşam yemeklerini eskiden yaşadığım evde. Dolayısıyla kahvaltıda kullandığımız tabak, çatal ve bardakları yıkamamız gerekiyor. Ben kendiminkileri yıkıyorum, diğer iki kız da yıkıyor ama yine de lavabonun içi bir süre sonra dolup taşıyor, bu da demek oluyor ki aramızda bir tane tembel var -adı bende kalsın-.

Her zaman duyduğum, ama hiç başıma gelmeyen "öğrenci evi olayları"nı yaşamaya başladım. Mesela Cristina'yla ortak bir 2lt'lik Schweppes aldık. İkimiz de birer bardak içtik, ama bir de baktım ki her geçen gün şişenin içindeki sıvı azalıyor. Cristina da içmiyor, biliyorum. Hadi dedim olsun diğer kızlar da içsin, zaten indirimli fiyattan almıştık. Ama şu son olay tepemin tasını attırdı: Cristina Rus kızı bizim koskoca şişemizi ağzına dayayıp içerken görmüş! Hadi içtin tamam da bari edebinle iç. Neyse, daha bir sürü şey var da, anlatıp sinirimi bozmayayım.

Okulda seviye atladım. Şöyle ki Upper Intermediate ve Advanced arası olan EF1'den EF2'ye geçtim. F'ye bir adım daha yakınım artık. Derslerde gramer öğrenmiyoruz, aslında her gün yeni bir konu seçip onun üzerinde konuşma, dinleme, yazma ve kelime öğrenme pratikleri yaptığımız söylenebilir. Genelde tüm aktiviteleri yanımızda oturan kişiyle konuşarak yapıyoruz. Birbirimize çok çeşitli konularda çok çeşitli şeyler soruyoruz. Bu şekilde bir sürü ülke hakkında bir sürü şey öğrenme fırsatımız oluyor.

Burada her yere gitmek çok kolay, çünkü bisikletim var! Bisikletle hiçbir yere gitmeye üşenmiyorum ve çok eğleniyorum. Kuralları da öğrendikten sonra, işim daha da kolaylaştı. İlk zamanlar kendime sürekli "Soldan git!" diye hatırlatıyordum, ama artık buna gerek kalmadı, çünkü alıştım. Direksiyonun sağda olduğunu, yürüyen merdivenlerin ters çalıştığını biliyorum artık. Sola sağa dönerken elinizle (veya ayağınızla) sinyal vermeniz - ki benim için sağ elimi bırakmak çok kolay ama sol elimi bırakmak çok zor -, hava karardıktan sonra da bisikletinizin ışıklarını açmanız gerekiyor. Şehrin her yerinde bisiklet park alanları var ve kalabalık zamanlarda, aynı alışveriş merkezlerinin parklarında olduğu gibi bölgeyi birkaç kez turlamanız ve çıkacak olan birini yakalamanız gerekiyor. Ki bu benim gibi araba kullanmaya hevesli biri için çok eğlenceli bir olay.

İngiliz yemeklerine gelince... maalesef öyle bir şey YOK. Şimdiye dek yalnızca "scone" adı verilen poğaça benzeri, krema ve reçelle yenilen bir tatlılarından yedim "milli yemek" olarak. Yanımızda bulunan Türk arkadaşımızın "Adamlar bal kaymak satarak zengin olmuş ya" yorumu da düşüncelerime tercüman oldu resmen.

Kendi okulumun sosyal aktiviteleri çok güzel olmadığı için Pınar'ın okulunun düzenlediği bisiklet turlarına katılmaya çalışıyorum. İlk hafta gittiğim tarihi Cambridge turu yazımı da bir türlü yazamadım, ama bu hafta bitmeden onu da yazacağımı umuyorum.

Haftasonu gezileri çok güzel, bu Cumartesi York'a gidiyorum, Pazar da Londra'ya. 31 Ağustos'ta da Liverpool gezisine katılmayı istiyorum. Tabi daha Brighton ve Oxford da görülecek yerler arasında. "Bir daha ne zaman geleceğim" düşüncesiyle mümkün olduğu kadar çok yere gitmek, bu sırada da bütçemi ayarlamak çok kolay olmuyor tabi. Mesela bu akşamki "Phantom of the Opera" müzikali gezisini çok pahalı olduğu gerekçesiyle göz ardı ettim. Onun yerine Greenwich'e iki kez giderim yahu!

Günler geçip gidiyor, dün azıcık hasta oldum ama ıhlamur-pastil-Minoset üçlüsü ve Erikli Su (evet, burada bir dükkanda buldum, buradaki suların tadı çok kötü) yardımıyla hastalığı yenmeyi başardım. Birazdan yemek yiyeceğiz, şimdilik bu kadar, yakında tekrar görüşmek üzere.

6 Temmuz 2010 Salı

İngiltere Gariplikleri

Bu İngiltere garip memleket vesselam. Hepimizin bildiği gibi, en büyük gariplik trafiğin soldan işlemesi ve araçların direksiyonlarının sağda olması. Neredeyse bütün Avrupa Euro'yu kullanırken, onlar Pound kullanıyorlar.

Evlerde küvetlerin perdeleri yok. Hatta kimilerinde duş başlığı bile yok. İki tane ayrı musluğun birinden soğuk, birinden sıcak su akıyor. Bir tasta ikisini birleştirip öyle su "dökünüyorlar".

Evimdeki ve okulumdaki musluklar da öyle. Nasıl ılık su elde edeceğimi bir türlü çözemiyorum. İlk seferinde sağ elimi soğukta sol elimi sıcakta yıkamıştı, tabi biri dondu biri de yandı. O günden beri sadece soğuğu kullanıyorum.



Kimi otobüs duraklarının sırtı yola bakıyor. Yani oturduğunuz zaman otobüsün geleceği yola değil, kaldırıma bakıyorsunuz. Otobüsü görebilmek için kafanızı sola çevirmeniz gerekiyor. Durakları bu şekilde konumlandırmalarının sebebi, otobüs geldiğinde kapıda yığılma olmamasıymış. Çünkü durak ters olduğu için otobüse binerken herkesin sıraya girmesi gerekiyor.

Kimi evlerde çamaşır makinesi yok. Her hafta çamaşır yıkama dükkanlarına gidiyorlar.

Bir sürü Hintli insan var. Taksi şoförlerinin çoğu Hintli. Nitekim bizim ailemiz de öyle.

Dükkanlarda aynı yemeği, içeceği oturup yemek ya da paket olarak almak için farklı para ödüyorsunuz. Oturup yemek her zaman 40-50 pence fazla oluyor. "Hava parası" gibi bir şey. İngilizler pek fazla bahşiş bırakmıyor.

Dükkanlar haftanın 7 günü farklı saatlerde kapanıyor. Her dükkanın vitrininde haftalık çalışma saatleri var ve oraya gitmek için bu saatleri bilmeniz gerekiyor. Çünkü bazı günler öğlen 1'de bile kapanabiliyorlar. 7:30'dan sonra restoran ve pub'lar dışında açık bir yer bulmak neredeyse imkansız.

Alışveriş merkezleri pazar günü çok az çalışıyor ya da çalışmıyor. Ayrıca 8'den sonra tüm dükkanlar kapalı. Alışveriş merkezinin kapıları birkaç saat daha açık kaldıktan sonra kapanıyor. Kafeler bile kapalı.

Birçok dükkanda "1 alana 1 bedava", 1 tanesi 1.50, 2 tanesi 2.50" gibi kampanyalar var.

Burada da insanları kandırmak için 5 pound'luk şeyleri 4.99'a satıyorlar ama 1 pence'i geri veriyorlar.

Hava 11.00'de kararıyor ve 3:30'da güneş doğmaya başlıyor.

Ve çoğunuzun bildiği gibi klozetlerde taharet musluğu yok.

ek: Alışveriş merkezlerinde inen-çıkan merdivenlerin yeri ters, bunu unutmuşum. Sürekli yanlış tarafa gidiyorum, sonra geri dönüyorum.

İşte böyle, ama alıştım sayılır.

Şimdilik bu kadar. Görüşmek üzere.

4 Temmuz 2010 Pazar

Gorkem as a Princess

Bu sabah yeni evimde 12'ye kadar uyuyacağım güzel bir pazar sabahı hayal ederken, saat 9'da kapının çalmasıyla uyandım. Pencereden baktım, evde kalacak olan ve bugün beklediğimiz diğer kız gelmiş. Tabi bu kadar erken beklemiyorduk. Neyse, inip kapıyı açtım ve onları içeri davet ettim. Slovakya'dan buraya kızı bırakmaya maaile gelmişler. Anne, baba ve kız dahil tüm ailenin İngilizce iletişim kurabilmesini sağlayan bir aile dostu.

Onların ne zaman, nerede, nasıl, kim ile başlayan sorularını cevapladıktan sonra uyumaya gittim ama bu sefer de yakınlardaki büyük parkta kurulan festivalden gelen sesler yüzünden uyuyamadım. Kalkıp kızlarla kahvaltı ettikten sonra, onlara etrafı göstermek -hayır, motamot çeviri tadında oldu, GEZDİRMEK- için dışarı çıktık.

Ev arkadaşlarımdan biri Cristina, İspanyol. Biri Masha, Rus ve diğeri Iveta, Slovak. Evimiz de iki katlı, dört oda bir salon, bahçeli bir ev. Bahçe dediğime bakmayın, çimen, çiçekler falan yok. Daha çok depo gibi kullanıyorlar. Mutfakta mikrodalgamız, tost makinemiz, buzdolabımız var. Her odada minibar bulunuyor.


Ev dışında neler yapıyorum, biraz da ondan bahsedeyim. Bu haftasonu, okul gezisine katıldım. Shakespeare'in doğduğu yer olan Stratford-Upon-Avon'a ve Warwick Şatosu'na gittik. Stratford öyle bir kasaba ki, başınızı çevirdiğiniz her yerde Shakespeare'in resmini, büstünü, evini, onunla ilgili şeyler satan hediyelik eşya dükkanlarını veya kitapçıları görüyorsunuz. Onun sayesinde geçimini sağlayan yüzlerce insan var.

Kasabada onun doğduğu ev, hayatının son 19 yılını geçirdiği ev ve kızkardeşinin evi var. Arkadaşlarım bunları gezmek için para vermek istemedi, ama ben merak ediyordum, bu yüzden gezi parasına ek olarak bunları gezmek için 17 pound vermeyi çıkardım. Gezinin ana teması şuydu; "O olmasaydı dünya şu anda olduğu gibi olmazdı.".

Daha sonra Warwick Şatosu'nu gezdik. Ben Ortaçağ dönem filmlerini, kıyafetleri, prensesleri falan çok severim. Bu nedenle şato benim için hayallerimin mekanıydı. Konsepte göre şato savaşa hazırlanıyordu ve her yerde savaşçılar, demirciler, ayakkabıcılar (balmumu heykeller) vardı. Etrafta prensesler ve uşaklar dolaşıyordu (canlı insan).

"Kraliyet partisi" verilen bir yerde içeri girdiğimizde dönem kıyafetleri giymiş bir adam bizi karşıladı. Havadan sudan ve İskoçya'dan buraya gelmesinin 4 gün sürdüğünden bahsetti. Önce anlamadık tabi, hemen sonra kafamdaki ampul yandı, "Siz Türkiye'den nasıl geldiniz?" sorusuna "Gemiyle." diye cevap verip konsepti bozmamış oldum.

Yeni evimde internet olmadığından ve şu anda diğer evde olduğumdan dolayı şimdi yazıyı kesmek zorundayım, yarın devam edeceğimi umuyorum.

Thou shall take care, brothers. Kisses.

29 Haziran 2010 Salı

Cambridge - 1 haftaya yaklaşırken

Cambridge'de 5.günümdeyim. Buraya "bisiklet şehri" diye geldim ama her gün bisiklet sürmekten bacaklarım o kadar yoruldu ki, akşama doğru pedalları zor çeviriyorum. Dolayısıyla günlerim o kadar yorucu geçiyor ki, akşamları bloga yazacak mecalim kalmıyor.

Okula başladım. İlk sabah kalkıp okula gitmek için hazırlanmak çok zor oldu. Çünkü şu anda ne kahvaltımı hazırlayıp elime tutuşturacak bir annem, ne de çantamı çabucak hazırlayıp hızlıca kahvaltı edecek becerim var. Okula vardığımda saat 9:03 falandı, birkaç dakika geç kalmıştım, neyse ki hemen sınıfımı öğrendim - ve içeri girip yerime oturdum.

Seviye belirleme testine göre beni koydukları sınıf E (Upper Intermediate) ve F(Advanced) sınıflarının tam ortası, EF sınıfı. Yani ne Upper, ne Advanced olmuşum. Çoğu zaman (restoranlarda, mağazalarda, herhangi bir seçim anında) kararsız olduğum için hep orta karar bir şeyler seçmeye çalışırım ve sanırım bu burada da kendini gösterdi. Eskiden hep merak ederdim, Advanced sınıflarına ne öğretiyorlar diye, şimdi öğrenmiş oldum ki, "kulağa hoş geldiği için" yazdığımız şeylerin doğrusunu, bildiğimiz gramer konularının diğer kullanış şekillerini öğretiyorlar, çeşitli kültürler (bugün Yehova Şahitleri konusunda konuştuk mesela) hakkında konuşuyoruz, kasetten bir şey dinleyip hızlıca not almaya ve bildiğimiz kelimelerin anlamlarını düzgünce ifade etmeye çalışıyoruz.

Sınıfta 10-12 kişi var ve çoğu koca koca insanlar. Bir tane İtalyan adam var mesela, 68li, bir kadın ise 55li. Benim yaşıma yakın olan yalnızca 3-4 kişi var. Bu yüzden arkadaş edinmem çok zor olacağa benziyor. Neyse ki Pınar var. Onun sayesinde yalnız kalmıyorum, bazen ikimiz, bazen de onun arkadaşlarıyla beraber takılıyoruz.

Öncelikle alışveriş konusuna değineyim. Burası yaz indirimlerinden dolayı o kadar ucuz ki, her şeyde gözüm kalıyor. Ya da şöyle söylemeliyim, buradaki pound etiketlerini beynim sürekli TL olarak algıladığı için, ben öyle sanıyorum. (1 pound=2.30 TL) Kıyafet satan mağazalardan birkaçı, mesela H&M, Primark, bizim Türk pazarlarında bulunan kıyafetleri ütüleyip, askılara koyup satan mağazalar. Ancak her ne kadar üzerinde Türkiye'de üretildiği yazsa da üzerinde 3 pound etiketi varsa, o bluzdan kaçmak imkansız hale geliyor. Ancak birkaç günün sonunda bu mağazalara alışıp, eliniz boş çıkma erdemini gösterebiliyorsunuz.

Mağazalarda, marketlerde size çoğunlukla "Torba ister misiniz?" diye soruyorlar. "Evet." derseniz de küçük mü büyük mü tercih ettiğinizi soruyorlar. Aklıma Türkiye geliyor, markette aldıklarımızı en büyük poşete koyup yanına da "Lazım olur" mantığıyla bir tane boş poşet atmıyor muyuz? Gelin görün ki, burada poşetlerimi biriktirmeye başladım ve yakında ben de çantasında poşet taşıyan "Hayır, istemiyorum."culardan olacağım. Tüm poşetlerin/torbaların üzerinde yüzde kaç geri dönüşümlü olduğu yazıyor, ayrıca evlerin önünde bir çöp, bir geri dönüşüm kutusu bulunuyor ve insanlar ilanlarla, reklamlarla geri dönüşüm yapmaya çağrılıyor.

İngiltere Dünya Kupası'ndan elendiği için herkes üzgün ve bütün taraftar malzemeleri, kıyafetleri, bayraklar, toplar indirimde. Eskiden 15 pound olan bir taraftar tişörtünü şu sıralar 3 pound'a bulabilmek mümkün.

Dün Cambridge'in tarihi yerlerini gezdik. Rehberin anlattıklarını fotoğraflarla birlikte yarın koyacağım ama şimdi söylemek istediğim şey başka. Tur sırasında su almak için bir markete girdik. Aslında marketten çok "bakkal" diyebiliriz. Üç kişiydik, üçümüz de birer su aldık ve ödemek için kasaya gittik. Bakkalın sahibi olduğunu düşündüğüm adam "Beraber mi ödeyeceksiniz?" dedi, biz "Hayır." dedik. Adam bizim dil okulu öğrencisi olduğumuzu anlamış olacak ki, bize ders vermeye başladı. "Hayır, teşekkürler." veya "Evet, lütfen." dememiz gerekiyormuş. Düzgün İngilizce için bunlar olmazsa olmazmış. Hayır sanki suları bedava verdi de teşekkür edeceğiz.

Ayrıca beni internette gören birkaç kişi, "Burada ne işin var, gidip gezsene." diyor. Hayır da sokaktaki bankta mı yatmamı bekliyorsunuz ey insanlar. Sanki 1 haftalığına geldim. Duş aldığım gibi, yemek yediğim gibi eve geldiğimde internete de giriyorum. Sonra dışarı çıkıyorum, bazen de evde oturuyorum. Yaşayıp gidiyorum işte. Neyse.

Bisikletim konusunda şanslıydım. Şöyle ki haftalık 18 pound olan bisiklet kirasını ödemek yerine, ailenin bisikletini kullanıyorum. Yalnız bisiklete bir kilit ve ışık almam gerekti. Üstelik bisikletim en sevdiğim renk olan mor.

Ailemin biraz sorumsuz olması beni rahatsız ediyor. Şöyle ki, onları sadece akşam yemeğinde bulabiliyorum, sabah evde yoklar. Akşam yemeği bir gün 6:30'da yeniyorsa, diğer gün 7:15'te yeniyor. Yani İngiliz tarzıyla hiç alakası yok, nitekim ailem Hintli. Ama odalar güzel ve ev şehir merkezine çok yakın, bu yüzden değiştirmeyi pek düşünmüyorum. Ayrıca önümüzdeki hafta diğer evdeki tadilat bitecek ve oraya geçeceğiz, her şeyin çok güzel olacağını söyleyip duruyorlar, ben de onu bekliyorum.

Bugün de Cambridge University'nin tanıtım günleri vardı. Cambridge University, 31 tane "college"dan oluşan bir üniversite. Tanıtım günü dolayısıyla tüm kolejler ziyaretçilere açıktı ve gönüllü öğrenciler kolej içinde rehberlik ediyorlardı, ben de orada okumak isteyen bir öğrenciymişim gibi broşürlerden aldım ve rehberlerin peşine takıldım. Tüm kolejler Boğaziçi Üniversitesi'nin Güney Kampüsü gibi, ilginç olan şey ise, oradaki gibi çimenlere yayılmak yasak, hatta yalnızca hocalar çimenlerde yürüyebiliyor. Ayrıca tüm kolejlerde bir adet şapel bulunmakta.

Kilisenin çanları eşliğinde yazımı bitiriyorum. Görüşmek üzere.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...