9 Şubat 2011 Çarşamba

Elveda İETT

Camdan bakıyorum. Çok değil birkaç ay önce bu saatlerde beni almadan geçip giden mavi çift katlı otobüsü görüyor ve hafifçe gülümsüyorum. Aklıma kırmızı olanı geliyor. Onun da bir keresinde bizi 200 m peşinden koşturduğu ve almadan gittiğini hatırlıyorum. Ya siyah, üzerinde araba yağı reklamı olan? Beni sınavın anca son 15 dk.sına yetiştiren o muydu? Bilmiyorum. Çünkü artık hiçbiri umurumda değil. Ben, artık okuluma 15 m mesafede kalıyorum.


Okulda iki yakın kız arkadaşım var; Pınar ve Nilüfer. Pınarla ikimiz geçen sene sonbaharda İngiltere'ye gitmek istiyorduk. Beraber gittik. Bu yılın sonbaharında ise yurt olayını gündeme getirdik. Her sabah okula gidip akşam okuldan dönerken aynı çileyi çekiyor, otobüslerin peşinden beraber koşuyorduk. Sonunda aileler kabul etti ve biz şu an özel bir yurtta güzel bir odada annelerimizin yiyecek, babalarımızın maddi desteğiyle mutlu bir hayat sürüyoruz.

Ben ses konusunda biraz hassasım. Hatta sinir bozucuyum. Evet belki naletim. Uyurken çıkan en ufak gürültüde uyanırım. Bir de biraz titizimdir. Yani kendi kendime odamı temizleyeyim, sürekli el yıkayayım gibi bir temizlik hastalığı değil ama, yere düşen şeyleri yemem, yatağımın üstüne pantolonla oturmam falan. İşte bu ve şu an aklıma gelmeyen huylarım yüzünden burada sıkıntı çekebilirim giye düşünüyordum. Ama hiç öyle olmadı. Yurt zaten şu an baya boş, insanların okulu henüz başlamış değil. Ses, sıcaklık, temizlik bakımından bir şikayetim yok. Bir de müdür sağolsun dediklerimizi hemen yapıyor, bir de üstüne akşamları oturup bizimle dizi izliyor lobide.

Tabi şimdilik sadece 3 gün oldu. Umarım hep böyle devam eder. Esas ben size başka bir şey anlatacağım da, du bakalım...

27 Ocak 2011 Perşembe

Tatil Rehaveti

Sömestr tatili ile ilgili bir sürü planım vardı. Sanki upuzuun bir tatil olacakmış, işleri yoluna koyacakmışım gibi geliyordu. Tatilimin sadece 2.5 hafta olduğunu öğrenmemle ilk darbeyi yedim. Örneğin Cerrahpaşa 1 Mart'ta açılacakken, bizim okul 7 Şubat'ta açılıyor.

  • İlk olarak bloguma bir sürü yazı yazarım diye düşünüyordum. Sadece bir tane yazdım.

  • Çevirdiğim kitapta baya bir aşama kaydederim sanıyordum. 15. sayfadayım. Kitap 350 sayfa.

  • Her gün süpersonik yerlere giderim diye düşünüyordum. Henüz Avcılar'dan daha uzağa gitmedim.

  • Bir sürü film izlerim diyordum. Grey's Anatomy'nin 12 bölümü ve How I Met Your Mother'ın birkaç bölümünden başka bir şey izlemedim.

  • Direksiyon dersi almak istiyordum. Daha sürücü koltuğuna bile oturmadım. (Ehliyetim var, trafiğe çıkmak için de ders almam gerekiyor çünkü ehliyeti alalı 1.5 sene oldu.)


Bunun dışında geç saatlere kadar uyudum, okul günleri sabah 6'da uyanmanın acısını çıkardım (annem çok kızdı). Hiçbir gün evde oturmadım, gezdim. Ama yapmak istediğim birçok işi yapamadım. Biliyorum ki bir çok arkadaşımın başına da geliyor bu.

Yarın çektiğim fotoğrafları bilgisayara atarsam, size bu dönem okulda yaptığımız köprü protezini anlatacağım.

Bomboş bir yazı olmasın diye bir de oyun ekliyorum, mühendisler daha çok sever muhtemelen bu oyunu. Amaç çizdiğiniz çizgilerle tahtaları, topları ayarlayıp balığı suya düşürmek.

Balık Oyunu

İyi eğlenceler, boş tatiller dilerim.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Paella'yı sevmeyiz, Cordoba'ya hayır demeyiz

18 Kasım 2010

Gece birden uyandım. Yatakta doğrulup etrafa baktım, karanlıkta saatin üzerindeki kırmızı rakamlardan başka hiçbir şey gözükmüyordu. Rakamları tam olarak kavrayabilmem için birkaç saniye geçti, sonunda gözlerimi odaklayabildim, saat gecenin 3'üydü. Kafamı yastığa koyduğum an bir daha gözüme uyku girmeyeceğini anladım.

Küçük bir odada 4 kişiydik, yan odadan eniştemin horultuları yükseliyordu. Babam da ona back vokal yapıyor, kendilerince bir melodi tutturmuş gidiyorlardı. Kalkıp banyoya gittim, makyaj çantamın içinden kulak tıpalarımı buldum.

THY'nin kulak tıpaları beni birçok zor durumdan kurtarmış olsa da, bu sefer pek yeterli gelmiyorlardı. Küçüklüğümde yaptığım gibi uyuyamadığım zaman yatakta oturup ağlama eylemine geçmeden önce son çare olarak babamı dürttüm, seslerin kesildiği 5 dk.lık zaman diliminde yeniden uykuya dalacak kadar şanslıydım.

Sabah uyanıp kahvaltıya indik. Kaldığımız otel -Türkiye'de de olan- Holiday Inn'di. Dolayısıyla sadece bed&breakfast hizmeti veren, lüksü en aza indirip temiz ama ucuz hizmet veren bir oteldi. Aynı odada tüm ailenin kalması ise anladım ki bu yaştan sonra pek olası değil. Bizimkiler de bunu idrak etmiş olacak, sonraki duraklarda hep 2 oda tuttuk. Kahvaltıda bizden bir gün önce oraya gelen teyzemlerle hasret giderip, Madrid'i gezmeyi son güne bırakarak Toledo'ya doğru kiraladığımız arabayla yola çıktık. Bütün yolculuk boyunca arabadaki navigasyon sisteminden yardım aldık, her yere de götürdü bizi.

Sonunda Toledo'ya varıp arabamızı park ettikten sonra, fotoğraf makinelerimizi kuşanarak gezmeye çıktık. Toledo, Ortaçağ'dan kalan yapılarla dolu bir şehir. Elimizdeki gezi rehberinde, İspanya'yı gezmek için sadece bir gününüz varsa, Toledo'ya gidin, tüm ülke hakkında fikir sahibi olabilirsiniz diyordu. Bence hiç öyle değilmiş ya, neyse.

İspanya hakkında şunu söyleyebilirim ki, tarih dersinde bir ara görüp çok da önemsemediğim Endülüs Emevileri burada gerçekten büyük izler bırakmış. Gerek saraylarda, gerek camilerde, hatta sokaklarda bile onları hissedebiliyordum.

Bulunduğum tarihi yerlerde hep zamanında oranın nasıl bir yer olduğunu düşünürüm. Sarayları gezerken tahtların, koltukların, masaların, yatakların sadece işlerine, süsüne püsüne bakıp geçmem, orada kimler oturmuş, yemek yemiş, uyumuş, bunu düşünürüm. Bu nedenle dönem filmlerine bayılırım. Tarihteki İngiliz kral ve kraliçelerini anlatan filmleri mutlaka izlemeye çalışırım. Muhteşem Yüzyıl'ı da takip etmeye başladım, bitirmeyeceklerini umuyorum. Neyse konudan sapmayayım, anlatacak çok şey var.

Toledo sokaklarında gezip pek de tatmin olmamış bir halde öğle yemeği için bir restorana oturduğumuzda gezimizin geri kalanı boyunca peşimizi bırakmayacak bir gerçekle karşılaştık: İspanyollar'daki İngilizce bilgisi eksikliği. Daha önce tanıştığım İspanyollar'da doğal olarak (İngilizce öğrenmeye gelmişlerdi) böyle bir şey fark etmemiştim.

Adama İngilizce olarak "2 Paella" diyoruz, parmakla da gösteriyoruz, mutlaka "dos paella" diye tekrar ediyor. Beyaz şarap istediler, kırmızı geldi, beyaz masa örtüsünü gösterince anca "aa blanco!" deyip getirdi. Hayır biz 2 günde beyazın blanco olduğunu öğrendik de, sen 35 senelik garsonsun "white"ı öğrenemedin ya, pes. Sultanahmet'teki garsonlar neredeyse Toefl'a girecekler.



Dondurulmuş, restorana hazır gelen o paella'da beklediğimiz lezzeti bulamayıp yolumuza devam ettik. Sıradaki durağımız, Cordoba'ydı. Cordoba, İngiltere'de tanıştığım bir çok İspanyol'un memleketiydi. Her hafta mutlaka bir derste "ülkenizin görülecek en güzel yerleri" konusu geçtiği için bu şehrin ve Alhambra Sarayı'nın ismini çok duymuştum. Otelimiz old city, yani şehrin eski kısmının tam karşısında, öncekine göre çok daha iyi bir oteldi.


Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Şehir, resimde de görüldüğü gibi gece ayrı bir güzel. Her yer ışıklandırılmış ve tarihi yapılar böyle daha da hoş görünüyor. Cordoba'da, Emeviler'den kalan, Hıristiyanlar tarafından sonradan katedrale dönüştürülen bir cami var (resimdeki büyük yapı). Katedralin etrafı, turistik eşya satan mağazalarla dolu. Ben İngiltere'den kalma, bırakın alışverişe katlanamayan babamı, arkadaşlarımı bile delirtecek alışkanlıkla her mağazaya girmek istesem de, buna pek fırsatım olmadı.


Akşam yemeği için bulduğumuz restoranın dışarıdaki sokağa koyduğu masalara oturduk; çünkü içerisi hem kalabalık, hem de gürültülüydü. Ancak gelen garson tahmin edileceği gibi İngilizce'den pek nasibini almamıştı. Beş dakika süren el kol hareketleri ve Tarzanca diyaloglar sonuç vermeyince içeriden İngilizce bilen bir İspanyol müşteri getirdiler. Ancak teyzem kadının müşteri olduğunu anlamamakla birlikte, sadece yurt dışı seyahatlerinde İngilizce konuşma fırsatı yakaladığından ailenin Dış İşleri Bakanı olan bana görevi devretmemekte çok kararlıydı ve sürekli fikir değiştirerek, menüdeki yemekleri kadına birer birer soruyor, muhabbet uzadıkça uzuyordu. Neyse ki kadın bozuntuya vermedi ve siparişleri aldı. Sonradan teyzeme kadının garson değil müşteri olduğunu söyleyince baya şaşırdı.





Yemeklerimizi yerken, sokağın başında bir adam göründü. Eski püskü kıyafetleriyle, karışık saç-sakalıyla, elindeki şişesiyle tam bir ayyaştı. Bize doğru yaklaştıkça küçük kuzenim korktuğunu belli eden sesler çıkarmaya başladı, e ben de tırsmıyor değildim, masanın altından el ele tutuşup geçmesini bekledik. Ama adam da korkulmayacak gibi değildi şimdi, kendi kendine bağırıp duruyor zaten. Korkum da bize bir şey olacağından değil, babamlarla falan kavga çıkacağındandı. Neyse yavaş yavaş geçiyor derken tam bizim yanımızda durdu. Eyvaah dedim içimden, şimdi bir şey olacak. Gitti restoranın dışında duran kocaman, ayaklı menü tahtasını devirdi. Menü tangır tungur önce vitrin camına çarptı, sonra yere düştü. Sonra, adam artık keyfinden mi kederinden mi bilinmez, elindeki şişeyi de çarpmasın mı yere! Tam dedim "tamam şimdi sıra bizde", hemen sokağın köşesinden Yunuslar çıktı. Yunuslar dediğim işte bizim motorlu polis ekipleri var ya, onlardan. Aldılar adamı götürdüler. Olaya anında müdahale etmeleri, her ne kadar diğerleri kadar kuralcı olmasalar da, yine de bir Avrupa ülkesinde olduğumuzu hatırlattı.


Hesabı istediğimizde bize ikram olarak tadımlık yöresel alkollü-alkolsüz içkiler getirdiler, ufak bir indirim yaptılar. Türk esnafına bu yönden benziyorlar, müşteriyi hemen bağladılar. Nitekim ertesi gün öğle yemeğini de orada yedik. Otele döndükten sonra kocaman yumuşacık yatağımda bir önceki geceye kıyasla mışıl mışıl uyudum. Devamı sonraya kalsın daha çok şey var..

Not: Biliyorum uzun süredir ilgilenemiyorum blogumla. Bunun ilk sorumlusu, yeni iPad'imdir. Babam sağolsun güzel bir sürpriz yaptı. O geldiğinden beri bilgisayara pek dokunmuyorum, iPad'den de blogger'a yazı giremiyorum. İkinci olarak da finallerimi suçlayabilirim. Ama artık finaller bitti, 3 haftalık bir tatilim var. Aklımda yazılar da var. İspanya'nın devamı ve bu dönem okulda yaptığımız diş işleriyle ilgili şeyler yazacağım. Görüşmek üzere.


Fotoğraflar: Muhsin Şengün
(Paella fotoğrafını internetten buldum, resmini çekmeyi unutmuşuz.)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Havaalanı Hikayesi

15 Kasım 2010

Sabah annemin tanıdık sesiyle uyandım. Her gün çalan alarm melodinizi dışarıda bir yerde duyduğunuz zaman nasıl o sabahı hatırlıyorsanız, ben de annemin kalk tonlamasıyla "Kızlaar!" diye bağırmasını ne zaman duysam irkilirim. Neyse, mesele o değil. Bugün yolculuk günü. Ama içimde o tanıdık uçağa binme heyecanı yok. Çünkü uçak öğleden sonra 2'de. Daha çok zaman var.

Belki de bu yolculuğu dört gözle beklemiyor olmamın sebebi, döndükten hemen sonra başlayacak olan vizelerim. Nasıl olacak bilmiyorum ama, tatilde ders çalışmam gerek.

Havaalanlarını, özellikle dış hatları çok severim. Oradaki yeme-içme mekanları daha güzel, alışveriş -duty free- daha keyifli gelir bana. En önemlisi de, havaalanındaki insan çeşitliliğidir. Sadece gözleri gözüken Arap turistler, küçük sarışın mavi gözlü bebekler, pahalı bavulları çeken ucuz kadınların -Emre Aydın şarkı sözü gibi oldu- yanı sıra, izlemeyi en sevdiğin tip kısa tatilini yurt dışında (muhtemelen Avrupa'da) değerlendiren genç Türk çifttir. Kadın mutlaka çok bilmiş olmalı yalnız.

İngiltere'ye giderken yanımda böyle bir çift oturuyordu. Ellerindeki rehber kitaptan gidecekleri yerleri işaretliyorlardı. Tükenmez kalemlerini iki dk.lığına yan koltuktakilere verdim diye
kadının gözleri fıldır fıldır dönmüştü.

Bugün Alitalia ile önce Roma'ya, oradan Madrid'e uçacağız. Uçağın yarısı İtalyan yani.


Evden çıkmadan önce internetten check-in yaptırdığımız için kontuarda çok
beklemeyeceğimize sevinerek "Web check-in" sırasına girdik. Önümüzde sadece birkaç kişi var. Fakat sıra bir türlü ilerlemiyor. Bagaj yolunda - bavulların kayıp gittiği bant adı her neyse - bir arıza var, neyse bi 10 dk. onu bekliyoruz. Kontuar görevlisi (KG diyeyim) aheste aheste ilk iki kişiyi alıyor.

Sıra önümüzdeki 4 kişilik gruba geliyor. 2 çiftten oluşan bu grubun bayanları sabah kuaföre gitmiş belli ki. Saçlar yapılı, suratlarda birkaç milim fondöten var. Yan sıraya bakıyorum, kızın biri mini, drapeli, streç bir elbise, bir diğeri yapışık deri pantolonla topuklu ayakkabı giymiş. "Modanın merkezi İstanbul" lafını fazla ciddiye alan bu kızlar havada nikah falan kıydırmayacaklarsa gayet komik olmuşlar. -burada annemle birbirimize kaş göz yapıyoruz tabi hemen-

Ben bunlarla oyalanırken, önümüzde uzadıkça uzayan bir konuşma yapılıyor. Duyduğum kadarıyla bu grup aktarmalı olarak Paris'e gidecek. KG de onlara Air France'la direkt uçmak isterler mi diye soruyor. Bu sırada yandaki "check-in yapmayanlar sırası" almış başını gidiyor, aynı anda sıraya girdiğimiz leopar bavullu kadın 10 dk önce pasaporta gitti bile.

Tüketici hakları konusunda oldukça duyarlı olan annem (daha önce onun sayesinde Reis, Piyale, Polonez Sucuk firmaları bize sattıkları bozuk ürün karşılığında bir hediye kolisi göndermiş, Arçelik bulaşık makinesi için annem rahat kullanamıyormuş diye bardak koyma aparatı yollamış, Ariston normalde parayla alınan 2. ve 3. tepsiyi bedavaya temin etmişti.) söylenmeye başlıyor. Normalde daha soğukkanlı olan ve müdahale etmeyi sona bırakan babam duruma el koymak üzere. Bu belirtilerden KG'nin birazdan zor duruma düşeceğini anlamak zor değil.

Sonunda zaman geliyor. Babam masaya yaklaşıp "Arkadaşım biz kaç dk.dır ayakta bekliyoruz, hızlı olsun diye online check-in yaptık.." diye gittikçe yükselen bir ses tonuyla kızmaya başlıyor.

Önümüzdeki maşalı saçlar ve kocaları, aktarmalı değil direkt uçma fırsatını onlara sunduğu için KG'nin safındalar ve babama "cık cık"layan ifadelerle bakıyorlar. Sonunda biletlerini alıp önümüzden çekilirlerken kadının babam için "Hala konuşuyor bak..." dediğini duysam da ortalık kızışmasın diye platin sarısı saçından çekmiyorum.

İki tane bavulumuz var, biri büyükçe, biri de onun yarısı kadar, orta boy. Görevli, bavulları tartıya tek tek koymamızı söylüyor. Kırmızı bavul: 30 kg yazıyor. Bu sefer de "1 parça bagaj 23 kg'ı geçemez" kuralını koyuyorlar önümüze. Halbuki toplam yükümüz 45 kg, üstelik 4 kişiyiz. Hakkımızın yarısını kullanmamışız. (Sonradan not: Kırmızı bavul dönüş yolunda bize hiç sorun çıkarmadı) "Yok" diyor adam, "23 kg'a inmezse alamam." Bu sefer ben bile karışıyorum olaya, neyse sonunda babam Alitalia'ya lanet okuya okuya açıyor bavul. İçinden 6 kg aldıktan sonra 24 kg'a ikna oluyor paşam.



Moralimizi bozmayalım diyor ve pasaport kontrolün sırasına giriyoruz. Sıra, check-in'den iki kat hızlı ilerliyor. Bir ara, arkamızdaki çiftten bayan olan telefonla konuşmaya başlıyor. Eşiyle beraber bir tur şirketi ile Prag'a gidiyorlarmış. Kadın Şato dö Bilmemne'ye yapılan gezinin iptal edilmesini şikayet ediyor. "Ama beyefendi ben yarın akşama opera bileti ayırtmıştım." "Viyana'yı 5 saatte gezemeyeceğimizi ben de biliyorum, daha önce hepsine gittim, bana mı öğretiyorsunuz?" laflarını yakalıyorum.



Kadın bağırıp çağırırken eşi o kadar da sinirli görünmüyor. Bunun yarın akşamki operaya katlanması gerekmeyeceğinden dolayı duyduğu sevinçten olabileceği geliyor aklıma. Sıra bize geliyor, kardeşimle beraber bankoya doğru ilerliyoruz. Arkamızdan "daha önce bir sürü ülke gezmiş ve Ortaçağ Gecesi de iptal olursa tura gitmeyeceğini beyan eden" kadının anneme bir şeyler dediğini duyuyorum. Annem yanımıza gelince ne dediğini soruyorum, iki kişi gitmek yasak demiş çok bilmiş. Bilmiyor ki beraber seyahat edenlerin birlikte gitmesinde bir sorun yok. Prag'ın köylüsü işte garibim.

Kontrolden geçtikten sonra yemek yemek için Garanti'nin Lounge'una gidiyoruz. Bilenler bilir, bilmeyenler için söyleyeyim, havaalanında çeşitli kredi kartlarının müşterilerine özel hizmet verdiği böyle odalar var. Televizyon, internet, yiyecek içecek, bilgisayarlar, bilardo masası, hatta PlayStation gibi olanaklardan bedava yararlanıp vakit geçiriyorsunuz. Vakit gelince kapıya gidiyoruz.

Hangi İtalyanla göz göze gelsem bana gülümsüyor. Tabi ben hiçbir zaman üstüme alınıp da geri gülümseyemiyorum, o ayrı.

2 saatlik yolculuk sonunda Roma'ya, oradan da Madrid'e uçuyoruz.

Devamı sonra.

31 Ekim 2010 Pazar

Eski Balerin, Yeni Ot.

10 sene önce bir yaz günü Balıkesir'de bulunduysanız eğer, belki elinde yeni çıkmış olan Harry Potter serisinin ilk kitabını taşıyan, anneannesinin koluna sımsıkı tutunmuş ve gözlerini kitabın sayfalarından ayırmayan bir çocuk görmüşsünüzdür. Büyücü dünyası ve fantastik edebiyatla ilk kez tanışan bu çocuk, yaklaşık 5 yaşından beri eline geçirdiği kitapları okumadan bırakmayan, ondan önce de etrafındakilere "Oku!" diye baskı yaparak aynı kitabı binlerce kez dinleyip ezberledikten sonra da resimlerine bakarak kendi kendine sesli bir şekilde bunları tekrar ederdi.
Kitapları her zaman sevmişti, ancak böylesini daha önce hiç görmemişti.

Harry hem onun yaşlarındaydı, hem de hayalindekinden bile güzel bir dünyada yaşıyordu. Büyüler, baykuşlar, cüppeler, sihirli hayvanlar, süpürgeler havada uçuşuyor, başını döndürüyordu küçüğün. Kitap bitti, yetmedi, bir daha okudu, sonra bir daha.

O günlerde bu çocuk hem sınıfının en başarılı öğrencisiydi, hem bale/modern dans gibi şeylerle uğraşıyordu, hem kendi kendine org çalıyordu, hem resim yarışmalarına katılıyordu, hem de İngilizce tiyatrolarda aksanı en düzgün olanlara verilen sunuculuk görevini üstleniyordu. ÜstleniyorduM.

Evet tahmin ettiğiniz gibi o çocuk bendim. Üstünden 10 sene geçti neredeyse, üniversite öğrencisi oldum. Peki şimdi ne oldu?
Hangi bölümde okuduğumu sorduklarında verdiğim cevaba aldığım "Oo, çok iyi." tepkisini daha önce hiç hesaplamamıştım. Tabi "Ben aslında endüstri mühendisliği istiyordum, hem istediğim yerlerin puanı daha yüksekti." açıklamasını kendime saklıyorum, karşımdaki insanın o an için gururumu okşaması hoşuma gitmiyor değil.

Okuduğum lise, Türkiye'nin oldukça iyi bir anadolu lisesiydi -Adnan Menderes A.L.-. Ancak Bahçelievler'in ücra bir köşesinde, etrafında gençlerin ilgisini çekecek belki de tek şeyin McDonalds olduğu bir yerdeydi. Kulüp çalışması, gezi tarzı şeyleri pek yoktu, hatta sahip olduğu şeyler küçük bahçesine sıkıştırılmış bir kantin, okulun etrafında dönüp duran, ya da okulun jargonundaki adıyla "tavaf eden" öğrencileri ve birkaçı dışında "ders bitse de gitsem" diye düşünen öğretmenlerinden ibaretti.
Ortaokulda hamlanmaya başlayan bünyem, lisede derslerinde sınıfın orta seviyelerine gerilemeye başlamış, müzik kulağı zayıflamış, bacaklarını değil açmak, esnetmeye bile üşenir olmuştu. Üniversitede ise ipin ucu iyice kaçtı. Azıcık koşsam nefes nefese kalıyorum, bacaklarım hemen acımaya başlıyor. Öyle dersler kondu ki önümüze, pratikten 60 aldığımıza sevinir olduk, 40 geçer not sayılıyor.
Halbuki 4 senelik lise hayatım Boğaziçi Endüstri Mühendisliği hayaliyle, çimenlere yatıp uzanacağım, ailemin yanından taşınıp özgürlüğümü kazanacağım, her türlü kulübe katılacağım, piyano çalmayı öğreneceğim, Almanca'mı da geliştirip mezun olduğumda P&G, Unilever gibi şirketlerden birinde oldukça iyi bir maaşla çalışacağım fikriyle geçti.

Liseden mezun olduğum yaz, annemlerle endüstri mühendisliği - diş hekimliği tartışmalarımızın sonu gelmedi. Ailem klinik bilimlere karşı duyduğu ilgiyi, tamamen duygusal sebepleri hatırlatmak sureti ile beni diş hekimliğine, makine mühendisliği isteyen başka bir arkadaşımı (selam Tunç) tıbba yönlendirerek kanıtladı.

Okula başladığımda lisede kurduğum "üniversite yılları" hayallerinin hepsini çöpe atmam gerektiğini anlamam çok uzun sürmedi. Denemedim değil, resim kulübüne katıldım bir kere, mikrobiyoloji anabilim dalında, mikroskop altına konulduğunda kim bilir neler görüldüğünü düşünmek bile istemediğim bir sürü preparatın hemen yanında bize boş birer kağıt verip masanın üstünde duran yeşil saksı bitkisini çizmemizi söylediler. "E ben bunu evde de yapardım." diyerek zaten ulaşımın zor olduğu evime varma çilesini her hafta 1 gün daha da büyütmek istemedim.

Bir de müzik grubu denememiz oldu arkadaşlarımla. 6-7 kişi bir kaç kez stüdyoya giderek aklımıza gelenler arasında en kolay olan Teoman-Rüzgar Gülü şarkısını çalmaya kalktık. Ancak çalışmalarımızı dinleyen dışarıdan birinin hangi şarkıyı çaldığımızı kesinlikle anlayamayacağını fark ettikten sonra daha çok çalışmak yerine koyverdik ve kendimizi boş boş gezmenin kucağına bıraktık. Çok da gezdik gerçekten. Ama boş gezdik.


Artık eskisi kadar kitap da okumuyorum. Okumak istemediğimden değil, kitap yokluğundan. Aksiyon-macera tarzı kitapları okumayı sevmediğimden, evdekileri okumak istemiyorum. Yeni kitap almak için de fırsatım olmuyor, işte paramı ona değil başka şeylere harcıyorum vs., olmuyor işte. Bazen de kitapsızlıktan sıkılıp eski kitaplarıma yöneliyorum.


Bugün de Harry Potter'ı okumak istedim tekrar. Her birini 5-6 kez okuduğum yıllardan bu yana hiç elime almamıştım. 3.sü geçti elime, Azkaban Tutsağı, okumaya başladım. Okurken şunu fark ettim, Harry Potter çocuklar için yazılmış bir kitapmış gerçekten. Ve ben onu okurken zevk almayacağım günün geleceğini anlayıp buna üzülüyorum.


Bu yaz Oxford'a gidip Harry Potter filmlerinin çekildiği Christ Church College'ı gezerken de bunu 19 yaşındaki Görkem'in değil, o sıralar Coca Cola'nın kampanyasıyla bilmem kaç kişiyi "Hogwarts"a yolladığını okuyup deli gibi kapak biriktiren, 12-13 yaşındaki Görkem'in hak ettiğini düşünmüştüm. O taş kapılar, merdivenler, tablolar, bahçeler benden çok onu heyecanlandırırdı eminim ki.

Liseye başladığımdan şu ana kadarki en büyük gurur kaynağım, "daha ölmedik" diye düşünmeme sebebiyet veren şey, Lise 3'ün yazında çevirdiğim kitap oldu. Evet ilk basımının redaksiyonu güme gitse de, bu nedenle bir sürü noktalama hatası ve anlatım bozukluğu barındırsa da bilmemnerenin valiliği için basılan 2. baskısında bu hatalarının düzeldiğini düşündüğüm kitabım, Belalı Misafir. Kitabım diyorum sanki yazmış gibi, hayır Çehov'un hikayelerinden seçmeler işte.

Bu yazıyı "aman kendim diye söylemiyorum küçükken şunu da yaptım, bunu da yaptım." demek için değil, "şimdi niye böyle oldu, ne yapabilirim"i paylaşmak için yazdım.

Aslında umudum hala sönmüş değil, Pınar Fotoğrafçılık Kulübü'ne gidelim diyor, Almanca kursuna gidip fiyat sorduk, piyano hocasından aldığım telefon numarasını hala silmedim. Belki bir gün...

2 Ekim 2010 Cumartesi

Bir Otobüs Hikayesi

O Cumartesi günü, Taksim'den iki katlı ekspres otobüse ilk duraktan binmeme rağmen ayakta kalmıştım. Aslında ayakta gitmiyordum, sadece oturacak bir koltuğum yoktu. Tek artısı adının "oturmak" olduğu ancak ayakta kalmaktan daha iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim 'kaba eti merdivene koyma' eylemini gerçekleştiriyordum. Oturduğum basamak kafamı kaldırıp pencerelere baktığımda bulutları, eğilip aşağıya baktığımda ise asfalttaki çizgileri gördüğüm bir yerdeydi, merdivenlerin tam ortası. Arada sırada duyduğum acı fren seslerine normalde olduğu gibi dönüp bakamıyor, tahmin yürütmekle yetiniyordum. Bir de "Şimdi bir kaza yapsak acaba burada bana ne olur, daha mı iyi daha mı kötü?" gibi hesaplar peşindeydim.


Merdivenlerde oturmanın çilesi az önce de dediğim gibi ayakta durmanın çilesiyle yarışır. Yukarıda oturacak yer olmasa da aşağının kalabalığından kaçıp orada ayakta durmak isteyen insanlar yanınızdan geçip durur, merdivenin sertliği bir süre sonra poponuza batmaya başlar ve ya çok bunaltıcı ya da çok rüzgarlı olan hava koşulları sizi hasta eder. Bir de ben ilk duraktan bindiğim için önümüzdeki yarım saat boyunca her durakta bu durumla karşı karşıya kalacak olmam manevi olarak da bünyemi etkiliyordu. İlk başlarda çok kişi yukarı çıkmadı, çünkü alt kat henüz dolmamıştı. Durakları geçtikçe, birer ikişer yukarı çıkmaya başladı insanlar. Merdivende oturan diğer kaderdaşlarım kalkıp yer veriyor, ben ise kucağımdaki dergiyi, çantayı, ceketi toplayıp ayağa kalkmak zor geldiği için duvara yapışarak yol açıyordum, ta ki bir adamın kot pantolonunun arka cebiyle burnumun temas etmesine ramak kalana kadar.

İşte yazıyı yazmama sebep olan olay o sıralarda gerçekleşti. Fitili ateşleyen teyze daha önce de yukarı çıkarken dikkatimi çekmişti. "Gençler bir yol verin de yukarı çıkayım, orası daha ferahtır." lafında bile tarif edemediğim ancak emekli bir öğretmen veya avukat olduğunu belli eden havayı sezebiliyordum. Yaşına rağmen (50 civarı) çapraz taktığı çantası, gözlük çerçeveleri, ciddi duruşu birazdan olacak olayların habercisiydi belki de.

Ben kafamı kaldırıp pencerenin köşesinden görünen binaların tepelerine, ağaçların şekillerine bakarak kendi kendime nerede olduğumuzu tahmin etmece oyunu oynarken birden üst kattan bir ses duyuyorum: "Siz oraya ayaklarınızı koyuyorsunuz ama.." diye başlayan bir kadın sesi. Ellili yaşlarda, fazla "bilinçli", çeşitli derneklere üye, hayvan hakları savunucusu, apartman toplantılarında en çok konuşan bir teyze canlanıyor gözümün önünde. Bir de deminki teyzenin görüntüsünü düşünüyorum ve "evet" diyorum, "işte bu o.". Neye kızmış olabileceğini düşünüyorum ve sesin yöneldiği tarafı da göz önünde bulundurarak teyzenin üst katın en önünde oturan bir gence, ayaklarını öndeki tutacak borulara koyduğu için kızdığını tahmin ediyorum.

"Böyle de olmaz ki" diye devam ediyor teyze "bir çocuk oraya otursa ne olacak, elini oraya koyacak sonra onu yüzüne götürecek, o ellerle yemek yiyecek, ohoo sonra her yer mikrop." Karşı taraftan henüz ses çıkmıyor, çünkü kendini savunacak bir şey yok, teyzenin sesi de gayet makul bir düzeyde, halbuki biraz yükselse karşı taraf hemen bunu fırsat bilip "niye bağırıyorsunuz" diye durumu dengeleyecek ancak teyze belli ki böyle tartışmalar konusunda deneyimli ve bu fırsatı vermiyor ona.

"Şimdi kalabalık olmasa aşağı inip kaptana anlatacağım durumu ama.." diye kendi kendine söylenme tadında karşı tarafa giydirmeye devam ediyor. Halbuki bilmiyor ki kaptan üst katta ayakta durmak yasak olmasına rağmen daha çok yolcu almak adına insanları üst kata çıkmaya teşvik eden biri. Teyze bu boş tehditler işini biraz abartıyor ve bu tip konularda maksimum konuşma süresi olan 3-4 dk.yı geçiriyor. Ben bir basamak önümde oturan kızla göz göze gelip gülüşüyorum. Hatta o sırada herkes birbirine bakıp gülüşüyor. Teyze, karşı taraf ve teyzenin sessiz yandaşı -kendi kendine mırıldanarak ona destek veren kadın- dışında.

O sırada farklı bir ses daha duyuyorum, bir kadın sesi. Teyzenin kızdığı genci savunuyor olsa gerek, ses hem gencin yakınından, hem de yüksek çıkıyor. Sonradan anlıyorum ki, bu kadın onun annesi. "Eh tamam söylediniz indirdi, daha ne konuşuyorsunuz?" diyor teyzeye. "İndirdi mi, indirmedi ki." diyor yandaş kadın. "Yook, önce bir şikayet etti sonra indirdi tabi." diyerek kontrolü tekrar ele alıyor teyze. Sonra olayı siyasete taşıyor.

Burada bir parantez açmak istiyorum, çünkü Bahçeşehir otobüslerindeki en ufak bir aksaklık ülke meselesi olmaya adaydır her zaman. Otobüs çok kalabalık olduğunda "Oy verdiniz verdiniz böyle oldu." konusunda herkes hem fikir olur. Çünkü Bahçeşehir, Başakşehir çatısı altına alınmadan önce iktidar karşıtı duruşuyla meşhur olmasına rağmen Başakşehirle birleşince çoğunluğu sağlayamadığı için AKP'li belediye başkanına razı olmak durumunda kaldı. Her neyse, demem o ki belediye buralarda pek sevilmiyor ve otobüslere kanat taktırılmadıkça bu durum değişecek gibi değil. Hakikaten de otobüsler geç gelmesiyle, kalabalık olmasıyla aldığı çift bilet parasını pek de hak etmiyor.(Ama geçen günkü wi-fi'li otobüs beni mutlu etti, teşekkürler.)

Ne diyordum, evet, teyze bu sefer de herkesi bu tür olaylara sesini çıkarmamakla suçluyor. "Türk halkı bu yüzden bu durumda" gibi bir şeyler söylüyor. Kızılan Kız'ın annesi "Kalk kızım teyzeye yer ver belli ki o yüzden bu kadar konuştu." diyerek kavgayı başka bir boyuta taşıyor. Teyze bu atağı da güzel bir şekilde savuşturuyor: "Yaşlılığın ayrı bir güzelliği var, babaanneyim ben, torunumla çok mutluyum."

Sonunda daha önce sesini hiç duymadığımız Kızılan Kız da patlıyor. Hem de ne patlama. Gençliğin verdiği heyecanla (merhaba, ben Görkem, 70 yaşındayım) o otobüsün duyup duyabileceği en yüksek sesle bağırmaya başlıyor. "Eeh, yeter artık indir dedin indirdik yaşlıysan yaşlılığını bil sus herkesi rahatsız ettin." Bir sessizlik oluyor. Teyzenin yandaşı kadın gittikçe azalan bir sesle "Yoo, ben rahatsız olmadım." diyor. Teyze ise susuyor. Otobüs benim durağıma yaklaşıyor. Yerimden kalkıp "inecek var" butonuna basıyorum. Otobüs durup kapılarını açıyor, ben iniyorum.

21 Eylül 2010 Salı

Bayram Tatili

Bu bayramda İstanbul'da kalıp Kavak'tan Paşabahçe'ye, Güzelce'ye, Bostancı'ya giderken (semtlerin bazılarının adını bilmiyor olabilirsiniz, düşünün ne kadar uzaklara gidiyoruz) trafikte bitap düşmek yerine ailecek Altınoluk'a, anneannemlerin yazlığına gittik.

Benim babam çok gezmeyi sevmez. Pazar günü onun için evde yatıp arka arkaya 3-5 tane film izlemektir. Bodrum'daki tatil ona göre şehir merkezine hiç inmeden tüm gün şezlongta uzanmaktır. Ancak bu tatilde nasıl olduysa, çok da iyi oldu orası ayrı, bizi gezdirmeye karar vermiş. İlk gün orada kalıp denize girdikten sonra, ikinci gün arabaya atlayıp Assos'a gittik.

Assos, ufak bir sahil kasabası. Bir tane antik şehri var, burası kasabanın turist merkezi. Şehir bir tepenin üstüne kurulmuş. Oraya çıkan yokuş oldukça dik ve engebeli. Annem, babam ve kardeşim zirveye ulaşana dek kan ter içinde kalırken, ben hiç yorulmadığımı fark ettim ve bunu yakın zamanda İngiltere'de yaptığım gezilerden alışık olmama bağladım. Antik kentte manzara dışında pek bir şey yok. En tepeye kadar çıkıp fotoğraflar çektikten sonra, aşağı inmeye koyulduk. Yokuşta turistlere yönelik hediyelik eşya, havlu, takı toka satan tezgah var. İnerken önümde yürüyen babam birden durdu. Tezgahının yanında oturmuş bir parça ekmek ve zeytin yiyen, 75-80 yaşında bir teyzeye bakıyordu. Yaşlı teyze onun öyle baktığını görünce küçücük ekmeğinin yarısını kopararak babama uzattı ve "Karnın açsa ye oğlum." dedi. Bu tekliften oldukça etkilenen babam teşekkür edip teklifini nazikçe geri çevirdi ve onun bir fotoğrafını çekmek istedi. Teyze "Çekme oğlum abdestim kaçmasın, namaz kılacağım." dedi. Hepimiz teyzenin cana yakınlığından etkilenmiş bir şekilde yolumuza devam ederken annem "Benim memleketimin insanı işte." diyerek kendine pay çıkarmasını bildi.

Buradan sonra arabayı da alıp sahile doğru gittik. Bir jandarma eri bize aşağıda yer olmadığını söyledi, biz de oradaki otoparka park ettik. Bu sırada dışarıda hava o kadar sıcaktı ki, annem sürekli kafamıza su dökmemiz gerektiğini hatırlatıyordu. Bu olayı da hiç sevmem, güneş gözlüğüm ıslanır, tişörtümün içine su girer, zaten nereye döktüğümü de göremediğim için kesin yanlış yerlere dökülür. Her neyse, sahilde bir lokantada oturup çok güzel bir balık tattık, adı sinaritmiş.

Ertesi gün de Cunda Adası'na gidelim dedik. Burası Girit'teki Müslüman Türkler'in Girit elden çıktıktan sonra getirildikleri yermiş. Dar sokakları, şirin evleriyle bir Yunan adasına benziyor. Bir tane eski, yıkık dökük bir kilisesi var, içine girilmiyor. Kiliseye gittiğimizde yalnızca dışını görüp hayal kırıklığıyla oradan ayrılırken, sokağın tam karşısında 8-10 kişinin bir araba etrafında toplandığını gördük. Ne oldu diye oradan birine sorunca, arabanın arka koltuğuyla ön koltuğunun arasına bir keçinin sıkıştığını söyledi. Evet, bir keçi. Oraya nasıl girdiğini, ne yaptığını öğrenemedik.

Kilisenin karşısında da bir tanıdığımızın ev aldığını duymuştuk. Geçen sene eniştemlerle adaya gitmiş olan kardeşim bize evi gösterdi. Kardeşimin anlattığına göre eskiden yıkık dökük olan bu ev, biz gördüğümüzde restore edilmiş, oldukça güzel olmuş. Bu tanıdığın kim olduğunu anlatmak biraz zor, teknik olarak eniştemin eniştesinin kardeşi oluyor. Yıllardır yurtdışında yaşayan bu amca bizi İsviçre seyahatimiz sırasında çok güzel gezdirmişti, oldukça misafirperver ve genç ruhlu biriydi. Bir de eşiyle tanışmıştık. İşte ev onlarındı.

Biz de tabi insanlık hali, içini de merak ediyoruz. Annem elini gözümüze siper ederek camlardan içeri göz atmaya çalışırken birden "Ay!" diyerek geri çekildi. Aynı anda kapı açıldı. Meğer amcanın eşi içerideymiş. Ancak kadın bize evin önünde park etmiş arabayı göstererek "Arabanızı mı almaya geldiniz?" diye sorup, annem de üstüne "Hayır, bu ev Turgut Abi'nin eviymiş de." deyince, anladım ki iki taraf da birbirini tanımamış. Taraflar birbirlerine kendilerini tanırken ben de içimden "Oh şimdi içeri girer bir çay içer dinleniriz." diye düşünüyordum. Ama bir baktık, kadında bizi içeri çağırmak gibi bir niyet yok. En son biz gitmeden "Eh, siz bir dolaşın gelin." demez mi? "E teyzecim oldu mu şimdi, biz zaten kaç saattir dolaşıyoruz, yapacak bir şeyimiz kalmadı geri döneceğiz!" demedik tabi, "Oldu o zaman selamlar." diyerek arabaya doğru yol aldık.

Son günümüzde denize girme hayalleri kurarken iki gündür günlük güneşlik olan havanın bozmasıyla bu hayallerimiz suya düştü. Anneannem akşamüstü Altınoluk'a inme önerisi yapınca kabul ettik biz de. Annem, kardeşim, anneannem ve ben, babamla dedemi evde bırakarak akşamüstü Altınoluk'a gittik. Gümüşçülere, tezgahalara bakınıp birkaç bir şey aldıktan sonra Ayvalık tostu da yeyip dönüş için minibüs durağına yürüyorduk ki, birden havlayan köpek sesleri duyduk. Bir de baktım, 4-5 tane köpek havlayarak son sürat bize doğru koşuyorlar. Annem ve ben köpeklerin yolunda değildik ancak kardeşimle anneannem tam hedefteydi. Anneannem geri çekildi, kardeşim öne, bizim yanımıza gelmek istedi, ancak o sırada iki bacağının arasından geçmekte olan köpeğe takılarak yere kapaklandı. Hemen yanına koştuk, onu bir yere otutturduk ancak yüzündeki acı ifadesinden bunun normal bir incinme olmadığı anlaşılıyordu.

Hemen taksiyle eve döndük ve Zeynep'i Edremit Devlet Hastanesi'ne götürdük. Meğer bileğinde küçük de olsa bir kırık varmış. İşte o günden beri, bacağı alçıda, sürekli yatıyor, annemle ben de ona bakıyoruz. Devamı sonraki yazılara. Uzun süre yazamadım evet, ama vaktim olmadı, ya da üşendim. Daha Cambridge'den bitmeyen yazılarım da var. Görüşmek üzere.

Fotoğraflar: Muhsin Şengün
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...