18 Haziran 2010 Cuma

Cevapsız -yok yok- Cevabı Bilinemez Sorularım

Hiç kışın yazlık siteler nasıl olur diye düşündünüz mü? Boş ve soğuk bir yazlık, beni her zaman hüzünlendirir. Terk edilmiş evler, uzamış çimler, yaprakları dökülmüş güller, hiç alışık olmadığım görüntülerdir ve beni rahatsız eder.

Televizyonlarda -genelde ShowTv yapar bunu- gördüğüm "70'lerin ünlü sinema oyuncusu, şimdilerde Sıraselviler'de bir bodrum katında yaşam mücadelesi veriyor." haberleri de beni çok üzer. Bir zamanlar o kadar ünlü, zengin olan insanları şimdi öyle görmek içimi acıtır. Belki de kendimi onların yerine koyduğum içindir, bilmiyorum.

Oturduğum semt sürekli büyüyen, yeni sitelerin yapıldığı, yeni mağazaların, restoranların, kahve dükkanlarının, kafelerin açıldığı bir yer. Ancak "tiki" denilen, yüksek gelirli aile mensubu genç insanlar çoğunlukta, dolayısıyla sürekli bir tüketim halindeyiz. Açılan pideciler, kumpirciler genellikle kepenk indiriyorlar. Ve ben, bir hafta önce açık olan dükkanı kapalı gördüğümde, oradan hiç yememiş, ömrüm boyunca da yemeyecek olsam bile üzülüyorum. Orayı açan kişinin kaç para batırdığını, istedikleri kadar çok müşteriyi çekemediğinde ne kadar zarar ettiğini, ne zaman kapatmaya karar verdiğini ve şimdi ne iş yaptığını merak ediyorum. Empatiyi abartmak da bu olsa gerek.


Taksim'de bir teyze var, hiç gördünüz mü bilmem, kızı olduğunu düşündüğüm bir bayanla birlikte İstiklal Caddesi'nde dolaşıp çöplerden kağıt, karton, teneke toplayan, 80 yaşlarında, kambur bir teyze. İşte onu, veya onun yaşındaki çalışan insanları gördüğümde de bir hüzün çöküyor bana. Eğer bir şey satıyorsa alıyorum genelde, ama yapacak başka bir şeyim olmadığını düşündüğüm için üzüntüm geçsin diye şöyle düşünüyorum: "Belki eşine, çocuklarına zamanında çok eziyet etmiştir, dövmüştür onları, belki kendi kendini bu duruma getirmiştir." Evet, bu saçmalığı yapıyorum ve üzüntüm gerçekten geçiyor.

Varsayımlardan bahsetmeyi çok severim. Etrafımdakilere ıssız adaya düşşen yanına alacağın 3 şey grubundan sorular sorarım, mesela "Adriana gelse seni sevdiğini söylese..", "Bir yangın olsa evden kaçarken yanına alacağın..." gibi başlayan sorular.

"Acaba ben bu dondurmayı yiyene kadar, dünyada kaç kişi doğacak?" gibi soruları da çok merak ederim. Küçükken de "Acaba evleneceğim kişi şu anda ne yapıyor?"u düşünürdüm. Ama gerçekten de siz banyo yaparken o anda kaç kişinin daha aynı şeyi yaptığını bilmek ilginç olmaz mıydı?
Bir de başka bir mesele var kafamı kurcalayan. "Şu ana kadar dünyadan kaç tane insan gelip geçmiştir" gibi, "Şimdiye dek kaç para harcanmıştır" gibi. Bu sorularıma biraz olsun cevap alabileceğim bir site buldum, o da şu: http://www.worldometers.info/
Elbette tam rakamları veremese de, tahmini olarak bir şeyler söylüyor ve ben orada değişen rakamları izlerken eğleniyorum.

Bu yazıyı yazarken şöyle düşünmemeniz için dikkat ettim: Bu kız da "ben ne kadar ilgincim, kimseye benzemem, kendime ait fantastik fikirlerle dolu bi dünyam var"ı gözümüze sokmuş. Sürekli "ben" kelimesini okuduğum bloglar hoşuma gitmiyor, bunu yapmayı da hiç istemem. Aslında biraz da tek olmadığımı, sizin de böyle düşünceleriniz olduğunu bilmek, belki yeni sorular duyup onları merak etmek için yazdım.

Görüşürüz. He bi de, acaba bu yazıyı kaç kişi okumuştur?

fotoğraf, çok beğendiğim larafairie'den. şemsiyeliler arasından rastgele seçtim fotoğrafı, onun çıktı.

ek: "Bugün gönderilen blog yazıları" da o sitede varmış. Şu anda,benimkiyle beraber,25.775 tane gönderilmiş. Gazeteye çıkmış gibi sevindim, çorbada benim de bi tuzum oldu. Ha ondan bahsetmeyi unuttum, gizli oy verdiğimizde-tabi şimdiye dek sadece okul başkanlığı seçiminde falan oy verdim- oy sonuçları açıklanır ve mesela "447 oyla A kazandı" denir ya, işte ben de "demek ben olmasam A 446 oy alacaktı." der ve kendimi önemli hissederim. Bu "yarın 1.456.388 aday ÖSS'ye girecek" haberindeki 388. olmakta da geçerli.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Biliyorsunuz, bu sabah kötü olaylarla başladık güne. Gazze'ye insani yardım götüren gemilere İsrail askerleri çıkartma yaptı ve 16 ölü, bir çok yaralı bıraktılar geride. Yaptıkları çok büyük bir insanlık ayıbı, bu konuda hepimiz hemfikiriz. Ancak bunun üzerine yapılanlar, birden galeyana gelme, bütün Yahudi ırkını afaroz etme, ne oluyoruz yahu?

Facebook, Twitter, bu tür siteler çok hızlı değişen ve olan şeyleri çok çabuk alıp, tüketen oluşumlar. Feysbuk hesabı olanlar bilir, sabahtan beri ana sayfanızda yüzlerce İsrail karşıtı gruplara üye olan arkadaşlarınız türemedi mi? İşi çok daha ileriye götürüp Hitler'den alıntı yapanlar, keşke köklerini kurutsaydı diyenler de hiç az değil.

Bu çok eskiden beri var. Bir ara çocuk tacizcileri çok çıkıyordu haberlere, MSN nicklerinin başına küçük kız şekli koymak bir "tepki" sayıldı.

Şu sıralar "İsrail'i Boykot edelim" türü gruplara üye olma furyası çıktı. İlk başta haklı buldum, ben üye olmasam da arkadaşlarımın katıldıkları gruplara girip baktım, insanlar neler düşünüyor falan diye. Ama olay artık "100.000 kişi olalım İsrail yıkılsın" gruplarına ve Hitler'in resimlerinden oluşan albümlere dönüşüyor. Halbuki daha geçen gün Schindler's List filmini "Beğen"memiş miydin?

Demek istediğim, "sadece oturduğunuz yerden bir şeyler yapmayın" falan değil. Tabi ki her birimiz Siyaset Meydanı'na falan çıkmadığımız için, fikirlerimizi beyan etmek için bazı yollara ihtiyacımız var. Ben Facebook'u değil, Blogspot'u tercih ettim mesela. Demek istediğim, saman alevi olmasın öfkemiz, 6 ay sonra da neye kızdığımızı, kimin ne yaptığını hatırlayabilelim.

Benim fikrim aha da budur. Görüşürüz.

11 Mayıs 2010 Salı

Gel de Fotoğrafla Uğraşma

Fotoğrafçılık zaman zaman heves ettiğim, sonra unuttuğum, fotoğrafçılık kulübü afişlerini veya güzel birkaç fotoğrafı görünce yeniden aklıma gelen güzide bir uğraştır benim gözümde. Zaman zaman Photoshop ile uğraşır, saç/göz rengi değiştirme, renklerle oynama, kesip yapıştırma gibi bir kaç ufak numara yapardım. Photoshop programının yüklü olduğu bilgisayarım bozulunca, bu etkinliklere ara vermek durumunda kaldım.

Ama bu siteleri görünce aşkım depreşti, feysbuk şeytanım uyandı. Yüzlerce resim çekip editlemek istedim.İlki, online Photoshop sitesi. Benim görebildiğim kadarıyla klasik Photoshop'un her özelliği var. Linki burada.
İkincisi de, Photoshop'un biraz daha kolaylaştırılmış versiyonu gibi. Geçen gün yukarıdaki fotoğrafı kırpmak için Paint'te ilkel ilkel debelenirken Zeynepçiğim önerdi bu siteyi. Bir çok şey elinizin altında, fotoğraflarınızı kolayca düzenleyebiliyor, kırpıp rengini değiştirebiliyor, bıyık sakal ekleyebliyor, sivilceleri silebiliyorsunuz. O da Picnik. Site yüklenirken çubuğun altında "Loading" yerinde yazan şeylere dikkat edin.

İyi eğlenceler.

9 Mayıs 2010 Pazar

Bu İş Oyuna Gelmez!

Uzun zamandır hasret kaldım HoşBeş'in satırlarına. Ama çok tatlı bir oyunla döndüm sahalara. Bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi ben diş hekimliği okuyorum. Bu oyun tam bana göre, sizinle de paylaşmak istedim.

Oyunda bir karavanla Amerika'da seyahat ediyorsunuz. Her şehirde 3 tane hasta bakıyorsunuz, her hastanın 3-4 tane problemi oluyor. Bunları tedavi ettiğinizde bir sonraki şehire geçebiliyorsunuz. Hasta ilk geldiğinde, hasta kartını görüyoruz.



Hasta kartında hasta hakkında kısa bir bilgi, ne derdi olduğu, anestezi için hangi ilacı tercih ettiği, sevdiği müzik tarzı ve dolgu için tercih ettiği renk yazıyor. Daha sonra muayene aynasını hastanın ağzında gezdirmeye başlıyoruz. Problemli bölgede resimdeki gibi mavi bir yuvarlak çıkıyor ve yandaki aletlerden işimize yarayacak olanın etrafı sarı oluyor. O dişi hallederken, bir yandan da tükürük emme aletini arada space tuşuna basarak çalıştırmamız gerekiyor.

Tedavi sırasında sağ altta hastanın çektiği acı artarsa, ona anestezi yapıyoruz ve sevdiği müzik türünü açıyoruz radyodan.

İşte böyle, linki burada. İyi oyunlar.

Not: Oyun önerisi için Pınar'a teşekkürler.

22 Nisan 2010 Perşembe

Tek Başına Sessiz Sinema

Evde oturup sıkılıyorsanız, benim gibi isketch'ten de bıktıysanız o zaman sizi biraz oyalaması için bir oyun önereceğim. Bu bildiğimiz sessiz sinema. Yalnızca filmi siz değil, karşınızdaki çocuk anlatıyor.

Gençtürksel reklamı, ama bir süre sizi idare eder.

Buyurun link.

6 Nisan 2010 Salı

Mevlana Beni Görse "Sen Gelme" Derdi

Geçen haftasonu TDB Öğrenci Kolu 4. Ulusal Kongresi için Konya'daydım. Aytaç, Pınar, Tan, Nilüfer de geldiler. Gidişimizi trenle, dönüşümüzü uçakla yapmaya karar verdik; çünkü döndükten sonraki gün başlayan vizelere çalışmak için zamanımız kalsın istiyorduk.

Cuma sabahı eşofmanlarımızı giyip, bavullarımızı alıp okula gittik. Akşam 19:40'ta kalkacak trenimizin sabah 8:40'ta Konya'ya varması planlanıyordu. Bu benim ilk tren yolculuğum olacağı için biraz meraklı, biraz da tedirgindim. Örtülü kuşetli denilen, istendiğinde yatak olabilen 4 koltuklu bir kompartımandan aldık biletlerimizi. Saat 6 civarında Kabataş'tan motorla Haydarpaşa'ya geçtik. Trenimizi biraz arayıp bulduktan sonra kompartımana geçip oturduk. Yol boyunca şen şakrak olan grubumuz bir anda sessizliğe bürünmüştü. Çünkü sıcak, boğucu, havasız bir ortamda, loş ışıklar, 4 koltuk ve 5 kişiydik.



Tren hareket etmeye başladığında, hava kararmış, ışıklar yanmış ve camdan giren hava sayesinde kompartımanımız havalanmıştı. Ama trenin yavaşlığı, kasveti ve kompartımanın ufaklığı yüzünden herkesin uykusu geldi. Bir iki saat bu şekilde takılıp yanımıza aldığımız çubuk kraker, bisküvi gibi abur cuburların birazını tükettkten sonra, gidip yemekli vagon denilen yere bir bakalım dedik. Ray Restaurant diye özel bir işletmeye verilen bu vagonda, bir garson, bir de aşçı bulunmakta. Şunu söyleyeyim, aşçı trende sigara içiyor, vagon kötü kokuyor, garson laubali, porsiyonlar küçük ve pahalı.

Trende uyuma konusuna gelince, eğer kulak tıpanız varsa bunu yapmanız daha kolay olacak ve trende uyuduğunuz her dakikaya şükredeceksiniz. Neden derseniz, çok ses çıkarıyor ve içerisi çok sıcak (klimayı kapatamadık, ya sıcak ya soğuk üflüyor).

Neyse, yaklaşık 12 saatlik yolculuğun sonunda Konya'nın biraz dışındaki Sarayönü'nde indik. Neyse ki trende bulunan 20 kadar Yeditepeli -özellikle temsilcileri Nurettin- vardı ki, sabahın köründe rayların ortasına indikten sonra bir minibüsle Rixos Konya'ya gidebildik. Otelin giriş kapısı şu döner kapılardandı ve üzerine bir semazen resmi yapıştırılmıştı. Kapı döndükçe semazen de tam tur dönüyor, Konya'ya geldiğinizi size hatırlatıyor.
Odaya en erken 12'de giriş yapabileceğimiz için bavulları lobiye bıraktık, üstünü değişmeyenler değişti (biz trende halletmiştik), Selçuk Üniversitesi'nin bizi almaya gelen servisine bindik ve 10 dk.da kongre merkezine vardık.

Konya ekibi bizi güzel karşıladı. Organizasyon iyiydi, kayıt masalarına gidip isminizi söylüyorsunuz, onlar da size yaka kartınızı, içinde ilaç promosyonu olan defterler, kalemler ve katılım sertifikanızı içeren TDB baskılı laptop çantanızı veriyor ve yolu gösteriyorlar. Bu promosyon defterler beni çok sevindirdi, çünkü hem doktorlara dağıtılan bu ürünlerle "meslek hayatımda" ilk kez karşılaşmış oldum, hem de yapışkanlı, renkli irili ufaklı bir sürü not kağıdım oldu.


İlk panelden sonra (Yurtdışı ve Türkiye'de Diş Hekimliği Eğitimi) otele gidip yerleştik. Arkadaşlarım odalarında yayılıp kaldılar, fakat ben farklı bir şehre gelip sadece otel görüp dönmeyi kendime yediremedim. Sonunda benim ısrarlarım ve arkadaşlarımın gönülsüzlüğü karşılaşmasında ben galip geldim. Önceki gece trende uyuyamayan Pınar ve Aytaç hariç geri kalanımız şehir merkezine gitmek üzere otelin önünden geçen mini tramvaya bindik. Tabi ben saf, Akbil'in bütün Türkiye'de geçtiğini sanıyorum. Halbuki orada El Kart varmış. Tramvayda para kabul etmiyorlar, dolayısıyla yanında bileti veya El Kart'ı olmayanlar, soruyorlar "El Kart'ı olan var mı?" diye ve mutlaka bir veren çıkıyor. İşin garibi, bunun karşılığında para falan vermiyorlar, bir teşekkür yetiyor.

Şehir merkezinde önemli iki yer varmış: Mevlana Türbesi ve Aleaddin Keykubat Camii. Biz Mevlana Türbesi'ne gittiğimizde oradan ayrılmakta olan kongre grubuyla karşılaştık. Hazır yanlarında rehber varken onların peşine takılalım dedik ve türbeyi göremeden oradan ayrıldık.

Aleaddin Keykubat Camii'nde en çok ilgimi çeken şey caminin içinde yerden yaklaşık 1.5 m yükseklikteki "loca" oldu. Burada sarayda kalan sultanlar, sadrazamlar ve devletin ileri gelenleri namaz kılarmış. Esas soru, herkesin eşit olmasını öngören bir dinde nasıl böyle bir ayrıcalığın yapıldığı. İşin aslı şuymuş; eskiden önemli insanlar, devletin ileri gelenleri namazda secdeye gittikleri sırada arkalarından hançerlenerek suikaste kurban giderlermiş. Yani bu loca onların güvenliği için yapılmış.

Bir iki saat Konya'yı gezdikten sonra, akşamki yemeğe hazırlanmak üzere otele döndük. Ben saçlarımı maşalamak için 2 saat uğraştım, sonuç olarak 1 saat gecikmeli olarak yemeğe gittik. Yemekten sonra müzik başladı, herkes piste koştu, Ankaralı Namık, Konyalım gibi şarkıları duydukça yerlerine dönmeye başladı. Topuklu ayakkabılardan dolayı ben de gecenin sonunda yerimden kalkamaz hale gelmiştim.

Gece geç yattığımız için Pazar günkü ilk 2 paneli kaçırdık. Yetiştiğimiz panel öğrenci sorunlarıyla ilgiliydi. Her ilin temsilcisi kendi illerindeki üniversitelerin sorunlarından bahsetti. Kırıkkale'nin temsilcisi, ilk sene laboratuvarları bile olmadığını, sınıf sıralarında sabun oyduklarını anlattı, Marmara Üniversitesi'nden bir öğrenci çok eski tekniklerle röntgen çektiklerini. Genel olarak edindiğim izlenim şudur ki; Ankara'da diş hekimliği okuyacaksanız Gazi Üniversitesi'ni tercih edin. İstanbul'da ise Marmara Üniversitesi'nea gitmeyin.

Daha sonraki panel çok daha eğiticiydi. Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ders veren bir anestezi uzmanı doktor, bize hastalarda karşılaşabileceğimiz acil durumlardan, ne yapmamız gerektiğinden bahsetti. Öyle ki kalp krizi geçiren veya alerjik reaksiyon sonucu nefes alması birden güçleşen hastalarda birkaç saniye ile hastanın hayatını kurtaracak yöntemler anlattı.

Akşam küçücük fıçıcık Konya Havalimanı'ndan uçakla İstanbul'a döndük. Trende beraber geldiğimiz Yeditepe grubu da oradaydı. Gezinin sonunda onlarla vedalaşıp evlerimize döndük.

Sonuç olarak biraz öğrendik, biraz daha fazla eğlendik, gezdik, gördük, geldik. Eksiklerimiz Mevlana Türbesi'ni görememek, etli ekmek yiyememek ve Sema gösterisi izleyememek oldu. Bu durumda Konya'ya gitmiş sayılır mıyım bilmiyorum, başlığı da o yüzden koydum.
Bu kongre seneye İzmir'de olacak diye bir söylenti var, onun daha da güzel olması dileğiyle.

29 Mart 2010 Pazartesi

İngiltere'de bir Görkem

Kaç senedir istediğim bir şey var. Uzun zamandır aldığım İngilizce eğitimini, yazın bir süre İngiltere'de kalarak pekiştirmek. Babamın "daha küçüksün" bahanesi, üniversiteye geçmemle geçerliliğini yitirince, ben de Şubat ayında çalışmalara başladım. Bu işi yapan bir sürü yurtdışı eğitim acentası var. Siz gitmek istediğiniz yeri, İngilizce seviyenizi, kalma sürenizi söylüyorsunuz, onlar da size çalıştıkları özel dil okullarını sunuyorlar, aralarından seçim yapmak size kalıyor.
İtiraf etmeliyim ki ben bir Harry Potter fanıyım. Daha küçük yaşlardaki gibi fan sitelerini takip etme, kitapları tekrar tekrar okuma gibi şeyleri yapmasam da, hala kalbimin derinliklerinde bir Harry Potter ve Hogwarts sevgisi var. Hogwarts -hepimizin de bildiği gibi- Harry'nin okuduğu büyücülük okulu.



6. sınıftayken-pek de küçük değilmişiz evet- bir arkadaşımla beraber okulda hiç açılmayan bir kapı keşfetmiştik. O kapının arkasında Hogwarts'a giden bir yol olduğuna birbirimizi inandırmıştık ki, her öğle teneffüsünde tel tokalarla o kapının yanına gidip kapıyı açmaya çalışıyorduk. Ta ki bir gün o kapıyı açık görene kadar. Meğersem kantinin deposuymuş.
Neyse, bu travmatik olayı bir kenara bırakır ve Hogwarts'a dönersek, onun gotik mimarisi, yüksek kuleleri, işlemeleri beni cezbetmişti daha çok. Ve sanırım bu yüzden, İngiltere'de üniversiteleri ve mimarisi ile meşhur Cambridge ya da Oxford şehirlerinden birine gitmek istiyordum.Uzun süren bir karar verme aşamasından sonra, 2 aylığına Cambridge'e gitmeye karar verdim.

Bugün pasaport işlemleri için Büyükçekmece Emniyet Müdürlüğü'ne gittik annemle. Sırada beklerken insanlarla ilgili birkaç şey gözlemledim. Öncelikle bir teyze vardı sırada bekleyen. Bıyıklı olmasının dışında, bildiğimiz teyze. Sıra ona geldiğinde teyzenin nüfus kağıdının yanında olmadığı anlaşıldı. Meğer oğlu alıp harcı yatırmak için bankaya gitmiş, teyzeye de sırada beklemesini söylemiş. Teyze başladı oğluna söylenmeye "ben ona dedim bak bıraktı beni getti". Sıradaki birkaç kişi teyzeye harç olmadan zaten işlemi yapamayacaklarını söylese de, teyze oğluna söylene söylene bir hal oldu.

Daha sonra sıraya giren bir adam "Aa, parmak izi de mi lazım?" dedi. Tabi hemen herkes "E tabi yasa çıktı şu tarihten sonra alınan pasaportlarda istenmiyor ..." diye açıklamaya başladı. Önümüzdeki adam "Ben birkaç sene önce Amerika'ya vize aldığımda benden de aldılar." diyerek o topraklara ayak bastığını hepimize söylemiş oldu. Annem de altında kalmayarak "Evet, 2004'te bizden de istemişlerdi." diyerek durumu 1-1 yaptı. Bunun üzerine karşı tarafın oğlu tekrar atağa geçerek "Ben de 2007'de verdim." dedi ve öne geçti (!). Babası da "Ama oğlum sen zaten orada okuyordun." cümlesiyle oğlunun golünü taçlandırdı.

Bu sırada sırtında kürkü, elinde araba anahtarlarıyla kokoş bir teyze geldi ve pasaport müraacatlarının nereden yapıldığını sordu. "Uzatma yapacağım." diye özellikle ekledi, (uzatma ve yeni pasaport çıkarma aynı yerden yapılyor, zaten o an sadece bir kişi vardı ilgilenen). Ne de olsa yurtdışına çıkmamış olmanın ayıp sayıldığı bir ortamdayız. Annem kadına yan taraftan form alıp kutuya 1 lira atması gerektiğini anlattı. Kadın kutuyu yanlış anladı, para kutusunun yerine kapaklı, üstünde "Kime hizmet ettiğimizi görmek için kapağı açıp bakınız." yazan, içinde ayna olan (bu da ayrı bir yazı konusu olurdu ya, neyse) kutunun tepesinde bir süre para atma yeri arayarak bizi baya güldürdü. Araba anahtarları ve kürküyle oluşturduğu imajı, bu hareketle beraber çöpe atmış oldu.

Ben de bankada annemin veznedeki bayanla yaptığı sohbette "İngiltere'ye gidiyor, dil öğrenmeye" lafına bozulmuş, "öğrenmek mi,nasıl ya?" dememek için kendimi zor tutmuştum. Hayatımda bir daha görmeyeceğim biri benim İngilizce seviyemi bilse n'olur, bilmese, değil mi?
Ama insan o an öyle düşünmüyor, hangi ülkelere gittiğini, neyi ne kadar bildiğini 5 dakikalığına konuşacağı birine bile anlatmaya çalışıyor. Çünkü bir toplumda yaşıyoruz ve herkes kendini etrafındakilere beğendirmek, takdir görmek istiyor. Diş hekimliği öğrencileri, daha da fazla ihtimalle tıp öğrencileri toplumdaki yerlerini daha kolay edinebiliyorlar.

Geçen gün teyzemle beraber bir kolejde okuyan kuzenimi okuldan almaya gittik. Birkaç veli daha vardı ve elbette konuşma okul-çocuklar ekseninde sürüyordu. Velilerin hepsi okuldan memnun olmadıklarını söylediler, eğitim kalitesinin düştüğünden yakındılar. Annelerin bir tanesi bir ara dedi ki "Geçen bizim bilmemkimin annesiyle konuştum, MEV'e almış çocuğunu, çok memnunmuş. Kadın dişçi yani biliyor da konuşuyor.". İtiraf etmeliyim ki, kadının bu söylediği çok da hoşuma gitti.

Ne yapalım, bu böyle. Unutmadan söyleyeyim, pasaportumu "uzatmaya" gittim, sonra yanlış anlaşılma olmasın ..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...